Hadisi Anlamada Bütünlüğü Sağlayan Temel Unsurlar

a-Hadîsi Dil Özellikleri Bütünlüğünde Anlamak

İnsanlarda değişik düşünceler bulunmakla birlikte, bunlar insa­nın içinde, başkaları tarafından görülemez, gizli ve kendiliklerinden açığa çıkamayacak durumda bulunurlar. Bunlar, ancak başkaları ta­rafından bilinmelerini sağlayacak haricî işaretlerle anlaşılabilirler(958). Dolayısıyla dil gibi, gerek mahiyeti ve gerekse gerçekleşmesi bakı­mından tamamen ruh alanından kaynaklanan bir konu incelenirken, onun bu durumu göz önünde bulundurulmalıdır. Zira, nesnel reali­teyi kavramadaki başarılar ne derece üstün olursa olsun, dil bunları ruhsal yaşantılardan hareketle ve onlara geri dönerek gerçekleştir­mektedir. Dolayısıyla her dil ifadesinde bütün ruhsal güçlerin katılımı söz konusu olmaktadır(959). Böylece, insanın iç dünyasından geçenle­rin bir şekilde anlaşılmasına aracılık eden dil, aynı zamanda adetler, ahlâk kuralları, ibâdetler, inançlar gibi bütün kültürel kazançların aktarılması için de bir araç olma özelliğini taşımaktadır(960). Bu özelliklere sahip olan dil, aslında önceden başkaları tarafından konulmuş top­lumsal bir olgudur. Zira dil, onu konuşanlar tarafından yeniden icat edilmemekte, bilakis onların önünde hazır bulunmaktadır(961).

Dil en geniş anlamda; “Göstermeyi kolaylaştırmak amacıyla ifadelerin sistemli bir hale sokulması”(962) veya “insanlar arasında bildirişimi sağlayan sözlü göstergeler sistemi”(963) şeklinde tanım­lanmaktadır. Buna göre dil, hem dil yetisinin toplumsal ürünü, hem de bu yetinin bireyler tarafından kullanılabilmesi için top­lumun belirlediği zorunlu, anlaşma ürünü kurallar bütünüdür(964).

Bununla beraber dilin kendisi (bütünü) bir şey bildirmez. Çünkü dil, istemde bulunamaz. O sadece isteme (iradeye) aracılık eder. Yukarıda belirtildiği üzere kişi, düşüncelerini dilde, dil ile, dilin imkânlarıyla oluşturur ve yine bu düşüncelerini o dilde, o dil ile ve o dilin imkânlarıyla başkalarına aktarır(965). Başka bir ifadeyle, zihinde bulunan bir mefhum, bir akustik hayale yer verir. Bu rûhî bir hâdisedir. Sonradan zihin bu hayale uygun olacak şekilde ses çıkarma uzuvlarına bir tembih göndermektedir. Bu da fizyolojik bir safha olmaktadır. En sonra ise, ses dalgaları ağızdan çıkıp, diğer bir kulağa erişmektedir. Bu da fizik safhasını oluşturmaktadır(966). Buna göre dilin, zihnî, fizyolojik ve fizikî safları bulunmaktadır.

Öte yandan dil, hem yazılı hem de sözlü boyutlara sahiptir. Bununla beraber dillerin yazılmadan önce konuşulmakta olduk­ları da bir gerçektir(967). Hatta anlamayla bağlantılı olarak düşünül­düğünde; konuşma dinlemeyi, dinleme anlamayı, anlama da söz ve yazıya dönüştürmeyi gerektirir(968). Buna göre önümüzde yazılı olarak bulduğumuz hadîsler, aslında bir anlamadan geçerek kayıt altına alınmış malzemeler olmaktadır.

Bununla beraber konuşmanın (kelâm/söz), dilden (lisan) daha sınırlı ve dolayısıyla daha özel bir mana taşıdığı da unutulmamalı­dır(969). Konuşmanın ferdî olmasına rağmen, dil daha çok toplumsal­dır(970). Zaman içerisinde oluşan ve ferdin iradesine bağlı olmayan şey dildir. Ferdin iradesine bağlı olan şey ise sözdür, yani dilin kul­lanımıdır. Bununla beraber, dil sözden büsbütün ayrı da değildir. Bunlar birbirinin “lazım-ı gayr-i mufarıkı”dır. Biri olmazsa öteki de olmaz. Sözün anlaşılabilmesi için dil şarttır. Dilin korunması, yer­leşmesi, varlığını sürdürmesi için de söz zorunludur(971).

Buna göre dil,yalnız seslerden, ses dizelerinden ve bunlara bağlanmış kavramlardan oluşan göstergeleri değil, bunlar arasın­daki çeşitli ve düzenli ilişkileri de içinde bulunduran bir kaynak­tır. Kısacası dil, bir “göstergeler deposu” değil, bir “göstergeler sistemi’dir. Göstergeler, bildirişimdeki görevlerini bu sistem için­de yerine getirirler. Bunun içindir ki sözlü bildirişim, “göstergeler dizisi” ile yapılır. Bu diziler de, göstergelerin gelişigüzel yan yana gelmesiyle değil, belli düzenler içinde birbirine bağlanmasıyla mey­dana gelirler(972).

Oluşan bu sistem içerisinde meydana gelen haberleşme veya iletişim, konuşma yoluyla olabildiği gibi yazıyla da olabilmektedir. Ancak insanlar arası bildirişim daha çok konuşmaya dayanır. Zira yazısı olmayan ama konuşan binlerce toplum bulunmaktadır.(973) Yazının ancak ikinci derecede iletişim vasıtası olduğu, insanlık tari­hinde onun son 6000 senedir kullanılmasından anlaşılabilir. Oysa konuşma dili, on binlerce yıl önceye götürülebilmektedir(974) .

Dilin bu durumu, özellikle hadîs için son derece önemlidir. Hz. Peygamber in Peygamberliğinin ilk yıllarında okuma yazma bilen­lerin sayısı oldukça sınırlı olmasına rağmen, Arapça zirvede bir dil olarak konuşulmakta ve şaheserlerini vermekteydi.

Burada ayrı bir konuya daha temas etmek gerekir. Konuş­mada, insanın duyguları, hisleri, jest ve mimikleri kısacası bütün maddî ve manevî halleri devrede iken, yazılı iletişimde, alıcı ve verici arasındaki bu kabil bir etkileşim azalmaktadır. Günümüz ya­zılı dillerde, el-kol hareketlerinin yeri, bazı noktalama işaretleriyle doldurulmaya çalışılsa bile, geçmişte bunlardan da bahsedilemez. Buna mukabil, kalıcılık açısından yazılı dil daha uzun ömürlü ol­maktadır. Ancak yine de yazılı dilin kalkış noktasını sözlü dil (ko­nuşma) oluşturmaktadır(975).

Söz konusu duruma hadîs açısından bakıldığında, önemli bir hususa işaret etmek gerekecektir. Hadîslerin ilk önceleri yazıl­madığı, sonradan yazıya geçirildiği, yazıya geçirilinceye ka­dar sözlü rivayet şeklinde devam ettiği, bunun ise hadîs açı­sından güven problemini gündeme getirdiği yönünde eleşti­riler, içinde yaşadığımız dönemde sık sık gündeme getirilmektedir. Halbuki dilbilimcilerin de vurguladığı gibi, meseleye anlam açısından bakıldığında, yazının belli oranda anlam kaybolmasına neden oldu­ğu ortaya çıkmaktadır. Bir hatibin beliğ bir konuşması yazıya geçi­rildiğinde, sözler aynen verilmesi durumunda bile, sözün anlamına vurgu ve güç katarak onu daha anlamlı kılan jest, mimik, ses tonu vs. yazıya giremeyecektir. Günümüz imla kuralları ve noktalama işaretleri yardımıyla, bu türden anlam kaybolmalarının önüne nispeten geçilebilmektedir. Ancak Hz. Peygamber dönemi, sahabe dönemi ve bunlara yakın olan dönemler için aynı durumdan bahsedilemez.

Rasûlullah’ın söyleminin yazıya geçirilmiş hali olan metin (hadîs), sözün yerini aldığı zaman durum değişmektedir. Hele gerçek şartlarından koparılan ve bu şartları referans almayan metin (hadîs), kararsız, dünyasız ve dünyanın dışındadır. Sanki boşlukta gibidir. Her metin, bu dünya ile ilişkiye girmekte serbesttir. Bu ilişki sayesinde bir metin, sözün gösterdiği duruma bağlı olarak hakikatin yerini alır .

İlk bakışta yazı, oldukça masum, zararsız gibi görünmekte ve şöyle düşünülmektedir: Yazı sadece maddî ve haricî bir faktörü işin içine sokarak söylem mesajının kaybolmasını önler. Oysa gerçekte yazıyla tespit etme, basit bir koruma fiili değildir; söylemi derinden etkiler ve bazı önemli sonuçlar doğurur. Öncelikle yazı, metni ya­zanın amacı karşısında bağımsız kalır. Metnin belirlediği şey, artık yazarın söylemek istediği şeyle uyuşmayabilir. Hem sözel, yani metinsel anlamlandırmanın kaderi, hem de zihnî anlamlandırmanın kaderi, bundan böyle farklıdır.(977) Bu açıdan yazı bazen aldatıcı da olabilmektedir(978).

Durum bu olunca, hadîslerin duyulduğu şekliyle sözlü ola­rak rivâyeti, onlardaki anlamların korunması için; yazılı rivâyeti de onların daha kalıcı olmalarını sağlamak için faydalı olmuştur. Hadîs rivayetinin özellikle ilk dönemlerinde bu ikisinin at başı olarak devam ettirilmiş olması, bu açıdan isabetli bir uygulama olmuştur.

Bütün bunlar göz önünde bulundurulduğunda, hadîsi dil bütünlüğü içerisinde anlamanın bir başka unsuru daha günde­me gelmektedir. O da; Rasûlullah’ın jest-mimik, ses tonu, kısa­cası beden dili yoluyla ifade tarzlarıdır. Bütün bunlar nasıl yazıya geçirilecektir?

Hadîsin tanımında yer verilen “takrîr”, yani herhangi bir olay veya söz karşısında Hz. Peygamber’in suskun kalması ve bu şe­kilde yapılan ya da söyleneni onaylaması, bir ifade tarzıdır ve anlamlıdır. Bu tavır, yapılan veya söylenen şeyin Hz. Peygam­ber tarafından onaylandığı manasında anlaşılmıştır. Zira orada bulunanlar bu tavrın belli bir anlama geldiğini bilmekteydiler. Zaten konuşma sırasında, konuşan ve muhatap birbirlerinin karşısındadırlar; söylemin durumu, cereyan etme tarzı ve bağlı olduğu şartlar ortada ve hazırdır. Dolayısıyla söylem bu şartlar içerisinde bir anlama gelmektedir(979). İşte bu şartlar içerisindeki susma/takrîr’in de bir anlamı olmaktadır. Hz. Peygamber’in et­rafında bulunan insanlar da çok iyi biliyorlar veya farkındaydılar ki, insanlar sadece konuşmakla değil, başka şekillerle de iletişim kurabilir, birbirlerine anlamlı mesajlar gönderebilirler. Bu iletişim şeklini oluşturan dil, genelde “beden dili” olarak anlaşılmaktadır. Evrensel nitelikteki bu dil sayesinde, birbirini tanımayan insanlar bile anlaşabilmektedirler.

Bu bakış açılarının ışığında, dil bütünlüğünden bahsedilirken, sadece konuşma dilinin değil, beden dilinin de önemi ve hadîsleri anlamadaki katkısına işaret edilmelidir.

aa.Hadîsi Ait Olduğu Dil Özellikleri Bütünlüğünde Anlamak

Konuşma dilindeki bütünlüğü sağlamak için, çok farklı un­surları göz önünde bulundurmak gerekir. Bu unsurlardan bir kısmı, konuşma anında ve daha sonra yürürlüğünü devam ettir­mekteyken, bir kısmı zamanla değişikliğe uğrayabilmektedir. Her iki durumun da dil bütünlüğü açısından göz önünde bulundu­rulması gerekir. Meseleye bu açıdan bakıldığında, aşağıda deği­nilecek hususların öncelikli olarak göz önünde bulundurulması gerekmektedir.

aaa. Hadîsi Dil Kuralları Bütünlüğünde Anlamak

Yukarıda, dilin bir “göstergeler deposu” değil, “göstergeler sistemi” olduğu(980) belirtilirken, her dilin kendine ait bir sisteminin olduğu vurgulanmak istenmiştir. Bu manada Hz. Peygamber’in konuşma dili olan Arapça’nın da bir sistemi bulunmaktadır. Keli­melerin iştikakı, kelimelerin cümle içerisindeki dizilişleri, cümlelerin yapısı ve bunların anlam üzerindeki birinci dereceden etkileri vs. bu sistem içerisindeki unsurlardan bazılarıdır.

Herhangi bir dildeki metinleri anlamada ilk adım, dil kuralları gibi vasıtaların iyi kullanılması olmalıdır. Hadîslerin çoğunun ma­nayla rivâyet edildiği bir gerçek olsa da, manayla rivâyet dilinin Arapça olduğu da başka bir gerçektir. Bu durumda, özellikle hadîsi anlama çabasında olanların Arapça bilgisinden müstağni kalama­yacakları ortaya çıkmaktadır.

Hz. Peygamber’in konuşmaları, onu dinleyen Sahabîler ta­rafından dil birliği sayesinde rahatlıkla anlaşılmaktaydı. Esa­sen Hz. Peygamber’in kendi kavminin dilini konuşmasında ve Kur’ân’ın bu dilde gönderilmesinde de anlama kaygısı ön planda tutulmuştur. Nitekim; “ Ve işte biz Arapça bir hüküm olarak indirdik…”(981) ve “ Biz onu Arapça bir Kur’ân olarak indirdik ki anlayasınız”(982) âyetlerinde ve onun Arapça olduğuna vurgu yapan diğer âyetlerde(983) , dil birliğinin anlamada ilk sırada olduğuna işaret edilmektedir.

Hz. Peygamber i ve onun mesajını anlama konumunda olan Ashâb, dil konusunda yeterli birikime sahipti ve Rasûlullah’a dil­le ilgili fazla soru sorma ihtiyacını hissetmiyordu(984) . Dil bilgilerinin yanında, onların “anlama”larına katkı sağlayan bir diğer husus, hadîslerin vürûd sebeplerini, ortamlarını bilmeleriydi. Sahâbenin dil konusundaki bu kabiliyetleri, hadîslerin vürûd ortamlarını ve dini maksatlarını iyi kavramış olmaları, müstakil hadîsler konusun­daki yorumlarının muteber kabul edilmesinin en önemli sebebi ol­muştur(985). Başka bir ifadeyle, her hangi bir hadîsteki dille ilgili bir problem, onun söylendiği dili ve dış şartları bilen ashâb tarafından çözülmüş, bu çözüm, diğer Müslümanlar tarafından kabulle karşı­lanmıştır. Bu kabulde, onların ilk muhataplar olmaları ve aslında bize ulaşan hadîslerin çoğunun da onların hadîsten anladıkları ma­nalar olduğu gerçeğinin payı büyüktür.

aab. Hadîsi Anlam Değişmelerini Dikkate Alarak Anlamak

Dillerdeki değişimler, kabul edilmesi zorunlu durumlar olarak değerlendirilirler .(986) Dil, eski kuşakların aktardığı ve olduğu gibi benimsenmesi gereken bir ürün(987) olmasına rağmen, dilin zaman­la değişeceği gerçeği de her zaman göz önünde bulundurulması gereken bir husustur. Çünkü diller, aynı zamanda ardı arkası ke­silmeyen bir tekâmülle sürekli olarak değişmektedirler. Bu açıdan bakılınca, her devrin kendine mahsus bir dili, her dilin de kendine ait bazı özelliklerinin bulunduğu(988) anlaşılmaktadır.

Bu değişimin çok farklı nedenleri olabilir. Neden ne olursa olsun,Hz. Peygamber’in kullandığı dil de dahil olmak üzere bütün dillerde değişimin olduğu(989) , bunun; bazen, bazı kelimelerin tarihin belli bir devresinde durması ve kullanılmaz olmasıyla, bazen de uzun zaman kullanılmasıyla beraber, yeni kelimelerin ortaya çıkmasıyla meydana geldiği(990) görülmektedir. Kelimelerdeki bu değişimler, niteliğine göre, anlam daralması, anlam genişlemesi ve
anlam kayması gibi terimlerle ifade edilmektedir.

Bunlardan “anlam daralması”; “Anlamlı bir birimin daha sınırlı bir kapsam içermeye başlaması, genel bir anlamdan daha dar bir anlama geçiş yoluyla değişimi”(991) şeklinde tanımlanır. Çok anlamlı bir kelimenin anlamlarından bir ya da birkaçının kaybolup birinin yaşamaya devam etmesi, hemen bütün dillerde görülen bir durumdur(992). Bu tür bir değişim, bazen bir kelimenin bir dilden başka bir dile geçişinde de görülür. Aktarıldığı dildeki bu anlam daralması, orijinal kelimenin anlaşılmasında yanılgılara sebep ola­bilir. Bu tür bir anlam daralmasına, hadîslerde geçen “tecavüz” ve “fuhş” kelimeleri örnek verilebilir.

Arapçada her türlü “haddi aşmak”(993) anlamına gelen tecâvüz, bu manada birçok hadîste de kullanılmıştır(994). Türkçe’de; lügat iti­bariyle “geçme, aşma, el uzatma”(995) anlamlarına da gelmesine rağ­men, günlük kullanımda daha çok “namusa sataşma”(996) manasın­da kullanılmaktadır. Bu, bir anlamda sözün anlamının daraltılması demektir. Dolayısıyla hadîslerde geçen her “tecavüz” kelimesini, bugünkü Türkçe’de yaygın olarak kullanıldığı biçimde anlamak, hadîsin anlaşılması önünde önemli bir engel olacaktır.

Diğer örnek, “fuhş” kelimesi ise, Arapçada; “aşırı çirkin olan şey ve haddi aşan iş”(997) anlamında kullanılmaktadır. Nitekim yu­karıda sened ve metin tenkidini yaptığımız hadîsi incelerken, bu kelimenin ism-i faili formunda kullanılan “fâhişe”(998) ile ilgili açık­lamalarda, onun; “çok çirkin olan söz ve fiiller”(999) anlamında kul­lanıldığı belirtilmişti. Bu manada çok çirkin olan söz ve fiillerden her türlüsünü kapsamı içerisine alan bu kelime, Türkçe’de sadece; “gayri meşru ilişkiyi meslek edinen kadınlar” manasında kullanıla­rak(1000) anlam daralmasına uğramıştır. Halbuki Hz. Peygamber bu kelimeyi kendi döneminin Arapçasının kelimeye yüklediği geniş an­lamda kullanmıştır. Rasûlullah, kendisine selam verme bahanesiyle, selam yerine; “ölüm (es-sâm) üzerine olsun” diyenlere, “sizin de” diye cevap verirken, eşi Hz. Aişe onların bu tavırlarına kızmış ve ce­vaben; “Ölüm ve kınama sizin üzerinize olsun” ifadesini kullanmıştı. Rasûlullah devreye girerek Hz. Aişe’ye; “lâ tekûnî fâhişeten/ çirkin (sözler kullanan) olma”(1001) demiştir. Burada kullanılan “fâhişe” keli­mesi, bugün bizim Türkçe’de anladığımız dar anlamda değil, o dö­nem Arapçasındaki kullanıldığı geniş anlamda kullanılmıştır.

Aynı durum Arapça’nın kendi içinde de mevcuttur. Kur’ân’da; “İmanlarına zulüm karıştırmayanlar…”(1002) âyeti nazil olunca, sahâbe âyette geçen “zulüm” kelimesini günlük hayatta kullanıl­dığı anlamıyla anlamış ve endişelenmişlerdi. Rasûlullah’a gelip bu endişelerini ifade etmişler, o da; “Hayır, bu (zulüm) şirk demektir” (1003) diyerek, kelimenin anlamını daraltmıştır.

Bütün bunlar, kelimelerin dil bütünlüğü içerisinde anlaşılabil­mesi için Rasûlullah’ın döneminde kullanıldığı anlamlarına ve var­sa Hz. Peygamber’in ilgili kelimeye yüklediği özel anlamlara vakıf olmanın gerekliliğini göstermektedir.

Kelimelerde meydana gelen bir diğer anlam değişikliği, “anlam genişlemesi”dir. Bu; “Anlamlı bir dil biriminin, daha geniş bir kapsam içermesi, dar bir anlamdan genel bir anlama geçmesi”(1004) şeklinde tanımlanmaktadır.

Yukarıda örnek hadîste geçen “şeyh ve şeyha” kelimelerinin kullanımını, bu çeşit anlam değişikliğine örnek vermek müm­kündür. “Şeyh ve şeyha” lügatte; “yaşlanmış, yaklaşık elli yaşına gelmiş kimse”(1005)şeklinde tarif edilmesine rağmen, İmâm Mâlik ilgili hadîsteki bu kelimenin; “seyyib ve seyyibe” anlamında kul­lanıldığını bildirmektedir.(1006) Buna göre “şeyh ve şeyha”; “bekâr olmayan yani evli olan kimse” anlamında kullanılarak, kelimenin anlamı genişletilmiştir. Eskiden sadece yaşlılar, anlamına kullanı­lırken, bu hadîste, evli olan gençler, orta yaşlılar ve yaşlıları kap­sayacak şekilde kullanılmıştır. Buna göre, hadîste geçen “şeyh ve şeyha”nın; “yaşlı erkek ve kadın”(1007) şeklinde anlaşılması yanlış olacaktır. Kaldı ki hadîste geçen bu kelimenin “seyyib/evli” anla­mında kullanıldığına dair başka rivâyetler de bulunmaktadır(1008) .Hatta Zeyd b. Sâbit’in bir rivâyetinde; “Evli gençler (eş-şâbbeyni’s- seyyibeyni)” ifadesinin kullanılması(1009) da bu anlam genişlemesini teyit etmektedir.

Kelimelerin anlamlarındaki bir diğer değişiklik çeşidine ise; “anlam değişmesi” denilmektedir. “Kelimenin eskiden yansıttığı kavramdan ayrı olarak yeni bir kavramı yansıtır duruma gelmesi”(1110) olarak tanımları bu tür anlam değişiklikleri, hadîslerde sıkça görü­len bir durumdur.

Zamanla bazı kelimelerin lügat anlamları unutulmuş, terim an­lamları kullanılmaya başlanmış, hatta kelimelerdeki bu anlam de­ğişiklikleri, ileriki yıllarda bazı hadîslerin müşkil addedilmesine bile sebep olabilmiştir. Meselâ Hz Peygamber ashabına, ateşte pişmiş yemekler ile deve eti yedikten sonra “vudû‘” emretmiştir(1011). Bu kelime Arapça’da, “elleri yıkamak” anlamına geldiği gibi, bir terim olarak “abdest almak” anlamına da kullanılmıştır. Hatta zamanla bu kelime zikredilince, artık akla sadece “abdest almak” gelmeye başlamıştır. Adı geçen kelime her zaman terim manası olan “abdest almak” anlamında anlaşılacak olursa, bu hadîs, benzer durumlar­da abdest almanın gerekli olmadığını bildiren diğer sahîh hadîslerle çelişmiş gibi algılanacaktır(1012). Halbuki kelimenin ilk önceleri “elleri yıkamak”, sonraları dinî bir kavram olarak “abdest almak” şeklin­deki anlam değişmesi göz önüne alındığında, böyle bir çelişkinin söz konusu olmadığı anlaşılacaktır.

Bu tür bir anlam değişmesine, “hased” kelimesi de örnek gös­terilebilir. Birçok hadîste, hasedin yasaklandığı bildirilmektedir(1013) . Ancak başka bir hadîste de; “yalnızca iki şeyde hased olabileceği” bildirilmektedir(1014). Bu kelime zamanla, “Birisinin, başkasının elin­deki nimetin onun elinden gitmesi ve kendisine geçmesi”(1015) şek­linde terim anlamıyla manalandırılmaya başlanmış ve hadîsler ara­sında tearuz olduğu zannedilmiştir. Halbuki hased aynı zamanda; “Birisinin nail olduğu nimetin misline nail olma arzusu”(1016) anla­mına da gelmektedir. Dildeki bu tür değişimler bilindiği takdirde, bu iki “hased”le kastedilen şeylerin farklı olduğu, biriyle “kınanan hased”in, diğeriyle de “gıpta”nın kastedildiği anlaşılacaktır.

İster anlam daralması, ister genişlemesi ve isterse değişmesi türünden olsun, kelimelerin anlamlarının zamanla değişikliğe uğ­radığı, hadîs anlamalarında bu durumun göz önünde bulundurul­ması gerektiği, aksi takdirde bir takım yanlış anlamaların ortaya çıkabileceği’ gözden kaçırılmamalıdır. Buna göre hadisi bütünlük içerisinde anlamak için dil özelliklerine, bunun içinde de anlam de­ğişmelerine dikkat edilmesi gerekmektedir.

aac.  Hadîste Anlamı Kapalı Kelimelere Özen Göstermek

Dillerin sahip oldukları bazı özellikler, bazen anlam kapalılıkla­rına yol açabilmektedir(1017) . Dille ilgili bu durumların, genel olarak iki sebepten kaynaklandığı belirtilmektedir. Bunlardan biri: bazı kelimelerin anlam kapalılığı, diğeri de dilde kullanılan edebî sanat­lardır. Câhız, dilin bu özelliklerini bilmeyenlerin Kuran ve sünnetin yorumunu bilemeyeceğini, Kelâm ve diğer bazı ilimlerde söz sahi­bi olamayacağını iddia etmektedir. Ona göre bu kişiler, kendilerini helâk edecekleri gibi, bu yetersizlikleri ile başkalarının felaketine de neden olacaklardır(1018). Burada birinci türden anlam kapalılıkların­dan bahsedilecek, edebi sanatlarla ilgili olan diğer hususa, daha sonra değinilecektir.

Hadîslerde geçen, anlamı ilk anda bilinemeyen, kapalı olan kelimeleri inceleyen hadîs bilim dalına “garîbul-hadîs” denilmekte­dir(1019). Hadîs ilminde büyük önem taşıyan “garibu’l-hadîs”, ancak lügat ilmine vakıf olanların içinden çıkabilecekleri bir konu olmakla beraber, hadîsçiler arasında garîb kelimeyi bilmeyenler ayıplanmış; böyle kimselere, Hz. Peygamber’in sözlerini zanna dayanarak yo­rumlamaktan sakınmaları tavsiye olunmuş, bazı hadîsçiler de bu konuda kendilerini yeterli görmedikleri için hadîs yorumundan ka­çınmışlardır(1020).

Aslında ilk zamanlarda Hz. Peygamber’in sözlerinde garîb olarak algılanan kelimeler son derece nadir bulunuyordu. Zira o, Arapların en fasîhi idi. Ancak diğer kültürlerden olan insanların Müslüman olmaları sonucu, bazı lafızlar garîb bulunmaya başlan-dı. Dolayısıyla onlara kapalı gelen kelimeler açıklanmaya başlandı ve bu surette adı geçen ilim oluştu(1021). Buna göre, bu hadîslerdeki kelimeler, özel açıklamaya ihtiyaç duymaya başladı. Örnekleme açısından, en-Nihâye’den rastgele seçilmiş olan bazı kelimeler su­nularak söz konusu mesele açıklanmaya çalışılacaktır.

Bir hadîste; “Ümmetimden “müfeellîn”e yazıklar olsun” buyurulmaktadır. Bu hadîste anlamı kapalı olan ve anlaşılmayan “müteellîn”in; “Allah adına hükmedip, falanca cennette, falanca ce­hennemdedir şeklinde hüküm verenler” olduğu açıklanmaktadır(1022).

Anlaşılmayan kelimeler arasında coğrafî yer isimleri de bulun­maktadır. “Binhâ” bunlardan biridir. Mısır köylerinden birinin adı olan bu kelime anlaşılmamış ve daha sonraları açıklanma ihtiyacı duyulmuştur. Zira bu isim, Araplarca bilinmediği için telaffuzu da “benhâ” şeklinde yanlış olabilmiştir. Halbuki Hz. Peygamber bu köyü bilir, hatta onun balını methederdi .

Kelimelerdeki anlam kapalılıkları, bazen de yabancı dilden ge­çen kelimelerden dolayı zuhur etmiştir. Meselâ bu kelimelerden biri; “el-beyşiyârâkât’tır. Bu, yemekten önce misafire ikram edilen aperatif türü şeydir(1024). Arap kültüründe olmayan ama sonraları çeşitli vesile­lerle Arapçaya giren ve bazı hadîslerde kullanılan bu kelimenin anla­mındaki kapalılık yine “ganbu’l-hadis” ilmi sayesinde izale edilmiştir.

Bütün bunlar, zaman zaman bazı hadîslerde anlamı kapalı ke­limelerin olabileceği, bunların da ancak “garîbu’l-hadîs” yardımıy­la çözülebileceği gerçeğini gösteren sadece birkaç örnektir.

aad. Hadîsi Dildeki Edebî Unsurlar Bütünlüğünde Anlamak

En dar anlamda; “Hz. Peygamber’in sözleri” anlamına gelen “hadîs”; “söz” olması hasebiyle, diğer sözlerin sahip olduğu bü­tün unsurlara sahip olabilmektedir. Günlük hayatta herhangi bir Arab’ın bilinçli veya bilinçsiz olarak kullandığı mecaz, kinaye, teş­bih vs. gibi edebî unsurlar, Hz. Peygamber in sözlerinde daha bilinçli ve daha yerli yerince kullanılmıştır. Burada esas olan, hadîs anlamalarında sözü (hadîsi), bu bütünlükler içerisinde değerlendir­mene çalışmaktır.

Bu durum, hadîsi anlama çabası içerisinde olan ilk şarihler ta­rafından da dikkate alınmıştır. Nitekim Buhârî Şârihî el-Aynî; daha eserinin başlarında, Hz. Peygamber in sözlerinin Arapça olduğunu ve hakikat, mecaz, kinâye, sarîh, âmm, hâss, mutlak, mukayyed, mantûk. mefhûm, tenbih, ima gibi çeşitli yönleriyle Arap kelâmının özelliklerini taşıdığını, Arapçanın bu özelliklerini bilmeyenlerin hadîsi anlamaktan uzak olacağını belirtmiştir(1025).

Burada, sözün bütün bu unsurlarının anlatılması yerine, sa­dece hadîs anlamalarında ihmal edilmemesi gereken bir husus olduğuna dikkat çekmek amacıyla bazı örneklerin sunulmasıyla yetinilecektir.

Mutezile kelâmcılarının; “Rüzgara sövmeyin, çünkü o, Rahman’m nefesindendir”(1026) hadîsi hakkında; “Buna göre rüzgarın yaratılmış olmaması gerekir. Zira Rahman’dan mahluk şey olmaz” dediklerini nakleden İbn Kuteybe, bu ifade ile rüzgarın “Rahmân’ın ferahlığı ve bereketi” olduğunun anlatılmak istendiği, söz konusu ifadenin “kinâye” olduğunu söylemektedir.(1027) Nitekim benzeri bir kullanım, “Rahman’m nefesini Yemen tarafından hissediyorum”(1028) hadîsinde de görülmektedir. İbn Kuteybe’ye göre Hz. Peygamber, aslen Yemenli olan Ensâr ile, ferahlığa ve rahata kavuştuğunu an­latmak için bunu söylemiştir(1029) .

1.Bölümde, kadınların kaburga kemiğinden yaratılmasından bahseden hadîsin, hakikî anlamda anlaşılması sonucu serdedilen değişik izah tarzlarına değinilmişti. Bu izahlardan bazılarının aslında Hz. Peygamber in kastettiği mana ile ilgisinin olmadığı ve dilde­ki mecâzî ifadelere vakıf olmamadan kaynaklanan yanlış anlama­lar olduğu ifade edilmişti.

Hz. Peygamber, mecaz ve kinayenin yanı sıra diğer edebî sa­natları da kullanmıştır. Bunlardan biri de istiaredir. Enes b. Mâlik’in rivâyet ettiği şu hadîste, Hz. Peygamber istiâre kullanmıştır: “Hz. Peygamber bir seferdeyken, Habeşli bir deve sürücüsü, kadınların bindiği develeri güzel sesiyle hızlı bir şekilde yürütüyordu. Bunun üzerine Hz. Peygamber; “Ey Enceşe! Kristal kupalara dikkat et, onları hızlı yürütme” buyurdu”(1030). eş-Şerif er-Razî(ö. 406/1015), burada istiârenin olduğunu belirtmiştir. Zira Rasûlullah bu ifadesin­de, kadınları, nezaketleri ve narinlikleri sebebiyle ince, kıymetli ve kırılgan olan kristal kupalara benzetmiştir

Hadîslerde bazen temsilî kıssalara da rastlanılmaktadır. Temsîlî kıssalar, yaşanmamış hadiselerdir. Bunlar, bir gerçeği anlatmak, onu toplumun zihnine ve vicdanına yerleştirmek için başvurulan dolaylı anlatım tarzıdır(1032). Mecâzî ifadeler, nasıl bazılarınca hakikat­miş gibi algılandıysa, bunlar da bazen hakikatmiş gibi algılanmıştır. Meselâ Hz. Peygamber’in şöyle bir temsîlî kıssası vardır: “Sizden biriniz, yiyeceği ve içeceği yüklü olan bineğini ıssız bir çölde kay­bettikten sonra, ümidini kesip ağacın gölgesinde otururken, onu birden karşısında bulup yularını ele geçirince ne kadar sevinirse, Allah, kendisine yönelip tövbe eden kulunun tövbesinden dolayı bundan daha fazla sevinç duyar”(1033). Burada geçmişte yaşanmış bir olay anlatılmamaktadır. Sadece tövbenin Allah katındaki değe­rini anlatmak için Hz. Peygamber bir temsîle başvurmuştur.

Bu birkaç örnek, hadîslerin basit, düz birer metin değil, dilin bü­tün edebî özelliklerini bünyesinde barındıran metinler(1034) olduğunu göstermektedir. Bunlar, hadîsi anlamada, edebî ve diğer dil unsurla­rının da bütünlük içerisinde değerlendirilmesi gerektiğini gösterir bir kaç örnektir. Hadîsi dil bütünlüğünü sağlayarak anlamak, bu husus­ların da göz önünde bulundurulmasını gerekli kılmaktadır.

ab.Hadîsi Beden Dili Bütünlüğünde Anlamak

Bir toplum içerisinde kullanılan ve anlamı olan çeşitli işaret sistem­lerini inceleyen dala, “semiyoloji” veya “işaret bilimi” adı verilmekte, böylece lisan dışında da insanların çeşitli işaretlerle anlaşabildikleri bi­limsel olarak kabul edilmektedir, insanlar arasındaki iletişimin büyük bir bölümünün dil (lisan) dışında gerçekleştiğini belirtenler de vardır. Bunlara göre, insanlar da bazen; içgüdüsel olan doğal verilere daya­narak anlaşabilmektedirler. Kızmayı, bağırmakla; utanmayı, yüzün kızarmasıyla; sevinmeyi, gülümsekle; sıkılmayı, kaşlan çatmakla belli etmek, bunu örneklendirecek durumlardan yalnızca birkaçıdır.(1035)

İnsanların mesaj yüklü bu ifade tarzları, daha çok beden dilini çağrıştırmaktadır. Beden dili, en geniş anlamda; “İnsanlar arası iliş­kilerde kişilerin diğer insanlarla aralarına koydukları “mesafe”leri ve birbirlerine temasları başta olmak üzere, bedenin duruşu, yön değiştirmesi, başın çevrilmesi, kaş-göz ve yüz ifadeleri, bir bakış, bir tebessüm, bir gülüş, tokalaşma, yumruk sıkma, el kaldırma, kol kavuşturma gibi el-kol hareketleri, bacak bacak üstüne atma, bağdaş kurma ve yürürken bacakların kullanılışı, oturma-kalkma şekilleri, ses tonları -bütün bunlara ek olarak- giyiniş tarzları, saç- sakal-bıyık biçimleriyle duygu, düşünce, tavır, istek ve ihtiyaçları bildirmeye yarayan anlatım aracı”(1036) olarak tanımlanmaktadır.

Beden dilini, söylemin kapsamı içinde gören dilbilimcilere göre; “söylem kavramının kapsamı, cümlelerle bildirim yapmak­tan, örneğin göz kırpmaya, tüy dikenleşmesinden, yüz kızarmasına kadar iletişime yarayan her türlü aracı kapsayan geniş bir yelpazeye yayılır . Buna göre, bedene mal olmuş anlamsız bir hareket ve davranış yok gibidir. Bir olaya veya bir kimseye karşı nasıl bir duygu içerisinde olunduğunu ifade eden her davranış, kendi bağ­lamında anlam yüklü bir sözcük konumunda olmaktadır(1038). Hat­ta bazen, kelimelerin anlatamadığı bazı duygular, beden diline ait bazı ifade formlarıyla daya iyi anlatılabilmektedir.

Buna göre, kelimeler, ses tonu ve beden dili iletişimin temel unsurlarından sayılmaktadır. Ancak bunlar arasında oransal olarak üstünlüğü elde tutanın beden dili olduğu belirtilmektedir. Bir değer­lendirmeye göre; iletişimin yapılmasında ortalama olarak, kelimeler %10, ses tonu %30, beden dili de %60 belirleyici olmaktadır. Ses tonunun beden diline eklenmesi durumunda, beden dilinin iletişim­deki katkısının %90 olduğu sonucu ortaya çıkmaktadır(1039).

Bu açıdan Hz. Peygamber’e bakıldığında, sadece onun söz­leri ve fiilleri değil, sessizliği ve hareketsizliğinin de bir anlam içer­diği görülecektir. Buna dayanılarak beyan denilince; asıl olanın Hz. Peygamber’in sözlü açıklamaları olmasına rağmen, onun fiil­leri, davranışları, ikrar (onay)ları, hatta bütün sireti ve hayatı da Kur’ân’ın açıklamaları olarak anlaşılmıştır(1040).

Hz. Peygamber’in beden dili diye ifade ettiğimiz ve jest ve mi­mikleri de içine alan bu durum, zaman zaman gündeme getirilmiş­tir. Bazılarınca Hz. Peygamber’in beden diline ait jest ve mimikler hadîs metinlerinde yeterince yer almamıştır .(1041) Bazılarına göre de, hadîs metinlerinde yer alan bu unsurlar, sonradan oluşturulan senaryonun ürünüdürler.(1042)

Hz. Peygamberin beden diline ait bazı unsurlar, kısmen hadîs kavramı içerisindeki takrir ifadesiyle anlatılmaya çalışılmıştır. Hz. Peygamber in huzurunda bir şey söylenir veya yapılır, o da bunu inkâr etmez, sessiz kalırsa, bu anlamlı sessizliğin adına takriri sünnet denilmektedir. Rasûlullah’ın bu sessizliği, huzurunda yapı­lan veya söylenen ya da haber verilen bir olayın onun tarafından onaylandığı anlamına gelmektedir. Çünkü Rasûlullah, yanlış olan söz ve fiillerin yanlışlığını onaylamaz, onlara müdahale ederdi. Mü­dahale etmediği durumlarda, onun bu hususları onayladığı anlamı çıkarılmaktaydı(1043). Zira o, mübeyyin olarak gönderilmişti, onun bâtıl, çirkin ve yanlış olan şeyleri onaylaması, onlara tepkisiz kal­ması düşünülemezdi(1044).

Takriri sünnet, Hz. Peygamber in beden diline ait bazı anlamlı mesajları muhtevi olmasına rağmen, onun bütün anlamlı beden­sel ifadeleri sadece takriri sünnetten ibaret de değildir. Bu konuda yardımcı olan bir diğer hadîs çeşidi, “müselsel hadîsler”dir. Müselsel hadîsler, râvîlerin veya rivâyetin sıfat ve hallerinin baştan sona kadar aynen devam ettirilerek rivâyet edildiği hadîslerdir . Bu hadîslerde, Hz. Peygamber’e ait sıfat ve haller taklit edilerek daha sonraki râvîlere aktarılır. Meselâ Rasûlullah, “Allah arzı cumartesi günü yarattı…” hadîsini söylerken, parmaklarını Ebû Hureyre nin Parmaklarına geçirerek onun elini tutmuştu. Ebû Hureyre de aynı hadîsi Abdullah b. Rafî’e rivâyet ederken aynı tutuş şeklini tekrar­lamış, bu şekilde son râvîye kadar aynı hareket tekrarlanmıştır(1046).

Görüldüğü gibi, Resûlullah’a ait bazı hareketler, mü­selsel hadîsler vasıtasıyla sonraki nesillere aktarılmıştır. Ancak onun bütün beden dilinin sadece takrirî sünnet ve müselsel hadîsler vasıtasıyla anlaşılabileceği zannına ka­pılmamak gerekir. Zira diğer bazı hadîslerde de bu konuyla ilgili tasvirlere yer verilmiştir.

Hz, Peygamber in bazı konulan anlatırken aynı anda bazı işa­retleri kullanması, bu tur anlatım tarzlarındandır. Rasûlullah; “Ben ve yetimi koruyan cennette şöyleyiz” derken işaret parmağıyla orta parmağını yan yana getirerek uzatmıştı(1047). Bununla, yetimi koruyan ile kendisinin cennette yan yana ve çok yakın olacaklarını anlatmak istemişti(1048) , Bu işareti, orada bulunanlar tarafından doğru anlaşılmış, aynı beden dili formuyla gelecek nesillere rivayet edilmiş, işaret türü terk edilmemiş, işaretle birlikte rivâyet edilmiştir.

Rasûlullah, başka bir hadîste; korkulması gereken şeylerden birinin de “dil” olduğunu belirtmek için, kendi dilini tutarak; “işte bu” demiş, onun bu işareti gelecek nesillere rivâyet edilmiştir.(1049)

Görüldüğü üzere, çoğunlukla bu ve benzeri bedensel işaret­ler, jest ve mimikler, ashâb tarafından dikkatle takip edilmiş, her birinin hangi anlama geldiği çözümlenmiş ve bizlere kadar rivâyet edilmiştir. Bunlardan en önemlileri de Hz. Peygamber’in baş hare­ketleridir. Başın en küçük bir hareketi bile, kişiler arasındaki iletişi­mi büyük ölçüde etkileyebilmektedir. Bu bakımdan baş, beden dili açısından önemli bir organdır. Hatta, jest ve mimik hareketlerinin en fazla sergilendiği, yüz, kaş, göz, ağız ve dudakların başa dahil uzuvlar olduğu hatırlanırsa, başın beden dili açısından son derece önemli olduğu ortaya çıkmaktadır(1050).

Hz. Peygamber’in hem kendisi baş, yüz hareketleriyle bir şey­ler anlatmış, hem de başkalarının bu tür hareketlerini anlamlandı­rarak bazı sonuçlara ulaşmıştır.

Meselâ o, ölümcül bir şekilde dövülen ve artık konuşmaya mecali kalmayan bir cariyeye, zanlıların isimlerini sırayla saymış, birinci isimde kadın başıyla “hayır” işareti yapmış, ikinci isimde de aynı işareti yapmış, üçüncü isimde başıyla “evet” işareti yapmış ve bunun üzerine adam Resûlullah tarafından cezalandırılmıştır(1051).

Rasûlullah’ın başını gülerek kaldırması, genellikle orada ho­şuna giden bir işin olduğu(1052) şeklinde anlaşılmıştır. Ancak ashâb onun her tebessümünü bu şekilde anlamamıştır. Onun hoşuna giden bir olay veya kişiden dolayı tebessüm etmesi ile(1053), kızgınlı­ğından ötürü tebessüm etmesi bariz bir şekilde fark edilir ve buna göre anlamlandırılırdı. “Resûlullah’a geldim, selam verdim. Bana sinirli bir yüz haliyle tebessüm etti”(1054) gibi ifadeler, bunu gösterir örneklerdir.

Onun kızgınlığı, bazen yüzünden ve gözlerindeki değişiklikler­den de anlaşılmaktaydı. Meselâ; “Rasûlullah kızdı, ta ki yanakları/ yüzü kızardı”(1055), “Ömer, Rasûlullah’ın yüzündeki (kızgınlık alamet­lerini görünce (hemen devreye girdi ve) “Yâ Rasûlallah! Allah’a tövbe ediyoruz” dedi…”(1056) ve “Rasûlullah’ı hiçbir konuşmasında böyle kızgın görmemiştim…”(1557) şeklindeki ifadeler, onun kızgınlı­ğının yüz ifadelerine nasıl yansıdığını, ve insanların da bunları an­lamadaki maharetlerini göstermektedir.

Bütün bunlara ilâveten, onun yüzünün kızarması, bazen, o anda vahyin geldiğinin(1058), bazen de heyecan ve endişenin gös­tergesi olabilmekteydi. Hz. Peygamberin eşi Zeyneb bintu Cahş; “Rasûlullah bir gün yüzü kızarmış ve endişeli bir halde dışarı çıktı ve şöyle dedi…”(1059) derken buna işaret etmiştir.

Görüldüğü gibi ashâb, Hz. Peygamber’in yüzünün kızarma­sından değişik mesajlar anlamışlar, bunları bazen kızgınlık, bazen heyecan, bazen de sıkıntı şeklinde deşifre etmişlerdir. Aynı şekilde onun tebessümleri de, yerine göre onay, yerine göre sitem, yerine göre hoşlanma manalarında anlaşılmıştır.

Ashâb, Hz. Peygamberin yüzünün parlamasını; canlılık, neşe ve sevinç belirtisi olarak yorumlamışlardır. Nitekim Rasûlullah’ın son dönemlerini anlatırken Enes b. Mâlik; Hz. Ebû Bekr’in na­maz kıldırdığı sırada, Rasûlullah’ın hücresinin örtüsünü kaldırıp baktığını görmüş, tabii bu ara onun yüzüne de bakmış ve onu; “sanki yüzü mushaf kağıdı gibiydi (Yüzün güzelliği, neşesi ve parlaklığını vurgulamak için kullanılmıştır) (1060)” diyerek tasvir et­miştir. Rasûlullah ashâbını bu şekilde görünce sevinmiş ve tebes­süm ederek gülmüş, onların namaza devam etmelerini sağlamak için de eliyle devam işareti yapmıştır(1061). Görüldüğü gibi burada Enes, Hz. Peygamber’in yüz rengi, yüz ifadesi ve el işaretini an­lamlandırmaktadır.

Hz. Peygamber’in beden dilini yansıtan bir başka unsur, onun ses tonudur. O önemli konulan anlatırken sesini yükseltirdi(1062) . Bu­nunla ilgili olarak Câbir b. Abdillah şöyle demektedir; “Rasûlullah konuşma yaptığı zaman, gözlerinin beyazı kızarır, ses tonu yükse­lir, gazabı artardı. Sanki o ( bu haliyle) yaklaşan bir (düşman) or­dusunun geliyor olduğunu haber veriyor (gibi inandırıcı konuşur)du..(1063)

Şüphesiz Hz. Peygamberin beden diline ait anlamlı unsurlar, sadece onun baş, yüz ve sesiyle sınırlı değildir. Onun el hareket­leri, oturma şekilleri de bu konuda önemli göstergelerdendir. O, ashâbla iletişim kurarken el hareketlerini sıkça kullanmıştır. Bunu; bazen birini yanına çağırmak için(1064), bazen insanlara sakin olma­larını anlatmak için(1065), bazen bir rakamı tarif etmek için(1066) , ba­zen bir yönü anlatmak için(1067) ve bazen de birilerinin oturmalarını sağlamak için(1068) yapmıştır.O, bazen de kullândığı bir kelimenin anlamını el işaretiyle anlatmıştır. Meselâ Hz. Peygamber, ilmin çe­kilip cehaletin ve fitnenin çoğalacağı bir dönemde, “herec”in de artacağını söylemiş, oradakiler “herec” in anlamını sormuşlar, o da eliyle öldürme işareti yaparak, öldürme olaylarının artacağını anlatmıştır .(1069)

Rasûlullah’ın oturma şekillerinin de farklı anlamları vardır. Bir yastığa yaslanarak Kabe’nin gölgesinde oturması, rahat ve huzurlu bir oturma anlamına gelmekte iken, bu halden aniden doğrulup, dizlerinin üzerine oturması ve bu arada renginin kızarması, verece­ği mesajın ciddiyetini göstermektedir. Bu konuda Habbâb şöyle bir olay anlatmaktadır: “Rasûlullah’a geldim. Kabe’nin gölgesinde bir yastığa yaslanmış oturuyordu. O aralar müşrikler bize şiddet uy­guluyorlardı. Ona; “(bizim için) Neden Allah’a dua etmiyorsun?” dedim. Bunun üzerine doğrularak oturdu, yüzü kızardı ve şöyle dedi:…”(1070).

Bütün bunlar; Resûlullah’ın beden dilinin sahabe tarafından çok iyi tahlil edilip anlamlandırıldığını, dolayısıyla, hadîsi anlama­da bütünlüğü sağlamak için sadece dil (lisan) deki bütün unsurları göz önünde bulundurmanın yeterli olmadığını, Hz. Peygamber’in bunları hangi beden dili eşliğinde sunduğunu bilmenin de bütün­lük açısından önemli olduğunu göstermektedir. Zira, bir fikrin anla­tılması ve anlaşılmasında, bazen dildeki kelimeler, cümleler vs gibi lisan unsurları tek başına yeterli olmayabilir(1071). Bununla birlikte sergilenen jest ve mimikler, kelime veya cümlelerin hangi anlamda kullanıldığını tayin ederler. Meselâ Türkçede “görüşürüz” şeklinde­ki bir cümle, bu haliyle, çok farklı anlamlara hamledilebilir. Çünkü sadece “görüşürüz” ifadesi, gerçekten görüşme ümidini anlatabile­ceği gibi, tehdit veya bir konudaki haklılık beklentisini ifade etmek için de kullanılabilir. Bunu tayin etmek, anlamada dil kadar önemli olan beden dili ifadeleriyle mümkün olacaktır. Zira bedensel ifade­ler, insan faaliyetinin doğal belirtileridir ve anlama bu belirtiler üze­rine kurulur. Bununla beraber bu ifadeler de bağlamlar içerisinde anlam kazanırlar(1072).

Buraya kadar, hadisin iç bütünlüğünü sağlayan dil özelliklerin­den (dahili siyak ve sibak) bahsedildi. Burada ise, onların anlamla­rını tayin edici fonksiyonu bulunan bağlamdan (dış siyâk ve sibâk) bahsedilecektir.

Prof.Dr.Selçuk Coşkun – Hadise Bütüncül Bakış,ifav,syf;282-304

Devamı için bkn: (2) http://ilimcephesi.com/b-hadisi-baglam-butunlugunde-anlamak/

Not:Dipnotlar yazının en sonunda verilecektir..

Gelen arama terimleri:

  • mehme temel 967

Yazar Hakkında: Muhammed Ali

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*