b.Hadîsi Bağlam Bütünlüğünde Anlamak

Her ne kadar bazı dilciler, zaman zaman anlamın bağlamdan ba­ğımsız olduğunu öne sürmüşlerse de(1073), çoğunluğa göre bağlam, an­lama faaliyetinin en önemli unsurlarından biri olarak kabul edilmiştir.

Bağlam; iletişim olayının sözlü veya yazılı söyleyişinin, içinde yer aldığı ortamdır. Bağlam, öncelikle yer ve zaman boyutlarını, konuşan ile dinleyen arasındaki ilişkiyi içine alır. Bunlara, konu­şan ve dinleyenin önyargı, önbilgi, görüş, kanaat ve beklentileriyle, her türlü kişisel davranışlarını ve toplumsal özelliklerini de eklemek mümkündür.(1074)

Bilindiği üzere, her düşünce, kendi bağlamında anlamlı ve de­ğerlidir. Farklı bağlamlarda yer alan düşünceler, farklı doğruluk ve geçerlilik ölçütlerini gerekli kılabilir. Bir düşünce veya bir düşünce sistemini anlamanın en iyi yolu, onu kendi bağlamı içinde görmek ve anlamaya çalışmaktır. Anlama, ancak bu şartlarla doğru anlama olabilmektedir(1075).

Düşünce, geliştiği, ortaya çıktığı bu ortamdan koparıldığı za­man, anlamında kaybolmalar başlar. Örneğin; bir fotoğraftaki yüzün sadece bir bölümünü insanlara göstererek, onun öfkeli mi,yoksa üzüntülü mü olduğu sorulsa, verilen cevaplar birbirinden farklı ve kesin olmayacaktır. Fotoğraftaki yüzün bütünü gösterildiği takdirde, alman cevaplar biraz daha güvenilir olacaktır. (Hadîs için düşündüğümüzde, buraya kadarki kısım, dil bütünlüğünü (iç bağ­lam) oluşturmaktadır). Fakat, fotoğraftaki resim; hareket ve derinlik kazandırılmak suretiyle animasyon filmi haline getirilerek gösteril­diğinde, yargıların çok daha gerçeğe uygun olacağı görülecektir. Son olarak bu filmdeki insan, belli bir mekânla birlikte meselâ bir cenaze töreni ortamında gösterilse, sorulan soruya alınacak cevap­lar daha net ve yanılmaz olacaktır(1076) . İşte, bu fotoğrafın hareketli bir film haline getirilmesi ve belli bir ortam içerisinde gösterilmesi, bağlam/ortam/çevre bütünlüğünü ve bunun anlamaya katkısını ör­neklendirmektedir.

Görüldüğü üzere, ifadelerle kastedilen anlamlar, bağlamlar içerisinde ortaya çıkar ve ancak onlar aracılığıyla sağlıklı bir şekilde anlamlandırılırlar(1077). Zira ifadeler, dünyadan bağımsız, boşlukta değil, zaman ve mekân ilişkileri içerisinde bulunurlar(1078). Dolayısıy­la her sözün bir temel anlamı, bir de bağlamsal anlamı bulunmak­tadır. Doğru anlama, ancak bu ikisinin bütünleştirilmesiyle müm­kün olabilmektedir.

Her sözün bir temel anlamı bir de bağlamsal anlamı olduğu gibi, aynı şekilde her hadîsin de bir temel anlamı, bir de bağlam­sal anlamı vardır. Hadîsin söylenme amacı, hadîsin vürûd sebebi, hadîs metninde geçen bir hükmün hikmeti veya illeti, ancak bağla­mın doğru tesbit edilmesiyle anlaşılabilir. Bütün bunları, sadece ma­nayla rivâyet edilen hadîslerin lafzında aramak doğru değildir(1079).

Bir söylem veya yazılı bir metin, insan fizyolojisine benzetile­cek olursa, organizma içerisindeki organlar arasındaki ilişki ne ka­dar önemli ise, organizma ile dış ortam arasındaki ilişki de o kadar önemlidir. Aynı şekilde, bir metni anlamada, metnin iç birimleri olan kelime, edat ve cümleler arasındaki ilişki ne kadar önemli ise metinle dış dünya arasındaki ilişki de o kadar önemlidir. İnsanın tabii bağlamı ne ise, sözün tarihsel, toplumsal ve kültürel bağlamı da odur(1080)

Bağlamın anlam açısından arz ettiği en önemli hususlardan biri,hadîsin söylenme sebebini tespit etmektir. Esbâb-ı vürûd. hadîsin söylenme ve yapılma nedenlerini inceleyen bilim demek­tir(1081). Hadîsin söylenme veya yapılma sebebi, bazen hadîsin içe­risinde olur, bazen de olmaz. Bu nedenler bazen bir tane olur, ba­zen birden çok olabilir. Bazen de bariz olmayabilir. Bu durumlarda sebeb-i vürûd, hadîsin sened ve metin bütünlüğünden hareketle yeniden inşa edilmeye çalışılır. Bu, ilk dönemlerden itibaren dene­nen bir husustur. Bu konuyla ilgili bir örnek vermekle yetineceğiz.

İmâm eş-Şâfi’î Risâle’nin bir yerinde şu başlığı koymuştur: “Bir hadîste yer alan ve (sebebi) başka bir hadîsin delâletiyle anla­şılan yasak’’(1082). İmâm eş-Şâfi’î, bu başlık altında, Ebû Hureyre’nin Rasûlullah’tan rivâyet ettiği şu hadîsi nakleder: “Sizden biriniz, kar­deşinin nikâhlamak istediği (dünürcü olduğu) kimseye evlenmek için talip olmasın”(1083). İmâm eş-Şâfi’î devamla şunları söyler: Eğer Hz. Peygamber’in kişinin, kardeşinin nikâhlanmak istediği kimse­ye evlenmek için talip olmasını yasaklamasının özel bir anlam ve sebebi olduğunu gösteren bir husus bulunmasaydı, zahirde o şah­sın, kardeşinin dünür olduğu kimseyi istemesi, onun bu konuda­ki girişimi başladığı andan itibaren, bu işten vazgeçtiği ana kadar haram olurdu(1084). Hz. Peygamber’in; “Sizden biriniz, kardeşinin nikâhlamak istediği kimseye evlenmek için talip olmasın” sözü; belki de bir cevaptır ki, bununla Hz. Peygamber, hadîsin içerdiği bir hususu kastetmiştir. Onu rivâyet eden kimse, Rasûlullah’ın bu sözü söyleyiş sebebini işitmemiştir.

Bu yüzden Ebû Hureyre ve İbn Ömer, hadîsin bir kısmını rivâyet etmişler, veya onlar hadîsin bir kısmında şüpheye düşmüşler ve şüpheye düştükleri kısmı rivâyet etmemişlerdir . Yani Hz. Peygamber’e şöyle bir soru sorulmuş olabilir: Bir kimse bir kadına dünür olmuş, o da buna rıza göster­miş ve onunla nikâhlanmak için izin vermiştir. Sonra kadına daha iyi birisi talip olmuştur. Bunun için kadın, izin verdiği ilk adamdan vazgeçmiştir. İşte Hz. Peygamber, bu durumda olan kadına dünür olmayı yasaklamıştır . eş-Şâfi’î bu hadîsin sebeb-i vürûdunu kendisi inşa etmekte, böylece hadîsin inşa edilmiş sebebi vürûdla birlikte anlaşılması gerektiğini ihsas ettirmektedir.

O, hadîsin sebeb-i vürûdunun böyle özel bir durumla ilgili ol­duğunu, hadîsin başka rivâyetler bütünlüğünde değerlendirilme­sinden çıkarmaktadır. Zira, başka bir olay buna delâlet etmekte­dir. Fâtıma bintu Kays’ı kocası boşamış, Rasûlullah ona, Abdullah İbn Ümmi Mektûm’un evinde iddet beklemesini, ve iddeti bitin­ce de haber vermesini söylemiş. Fâtıma, iddeti bitince kendisine Muâviye ve Ebû Cehm’in evlenme teklifinde bulunduklarını Hz. Peygamber’e haber vermiş, bunun üzerine Hz. Peygamber; “Ebû Cehm sopasını omuzundan indirmez (Çok seyahat eden veya karı­sını çok döven biridir) (1087). Muâviye ise yoksuldur, malı mülkü yok­tur. Sen Üsâme b. Zeyd ile evlen” demiştir. Fâtıma; “Ben ondan hoşlanmıyorum” demiş, Hz. Peygamber de; “Sen Üsâme ile ev­len” demiştir. Fâtıma bunun üzerine Üsâme ile evlenmiş ve sonun-da bu evlilikten çok memnun kalmıştır(1088) .

İşte imâm eş-Şâfi’î, bu olaydan hareketle, yukarıdaki hadîsin özel bir sebeb-i vürûdunun olması gerektiğini söylemektedir. Zira, Fâtıma, Hz. Peygamber’e kendisine Muâviye ve Ebû Cehm’in talip olduklarını söylemesine rağmen, Hz. Peygamber onu Üsâme ile evlendirmiştir. Hz. Pey­gamber, Muâviye ve Ebû Cehm’in ona birbiri ardından evlenme teklif ettiklerini biliyordu. Buna rağmen onun bunlarla evlenmesini menetmiş, ona; “biri evlenme talebinden vazgeçmedikçe, ötekinin sana dünür olma hakkı yoktur” dememiş, onların evlenme talebi­nin üstüne, onu Üsâme ile evlendirmiştir. Buradan şu sonuç çık­maktadır: Onların evlilik teklifleri tekliften öteye geçmemiş, Fâtıma onlardan herhangi birine izin vermemiştir. Böyle olsaydı Rasûlullah söz verdiği kişiyle evlenmesini isterdi(1089).

Görüldüğü üzere Hz. Peygamber yukarıdaki sözlerinin sebebi­ni zikretmemiş, eş-Şâfı’î, hadîsleri bütünleştirmek suretiyle sebeb-i vürûdu inşa etmiş, daha sonra da hadîsi, inşa ettiği bu sebebe da­yanarak anlamıştır.

Bu durum, aslında söylenen bir sözün veya yapılan bir eylemin nedenini tesbit etme problemidir. Zira neden her zaman fâil tarafından ifade edilmez, bazen olaya veya söze şahit olanlar, bunun sebebini anlar ve olayı veya sözü, bununla bağlantılı olarak değerlendirirler.

Sokakta bir gencin otomobil çarpması sonucu ölmesi gibi bir olay düşünelim. Genellikle çevrede bulunanlar bunun nedenini anlamak isterler. Çünkü her olayın bir nedeni vardır. Fakat olayı bildiği sanılan kimselerin gösterdikleri nedenlerin sayısının çokluğu şaşırtıcıdır. Aslında ilk neden trafik kazası olmasına rağmen, doktor ölüm nedeninin kan kaybı olduğunu söyleyecektir. Şöför, ölenin dikkatsizliğini, bir şahit, arabanın aşırı hızını neden olarak göstere­cektir. Ölenin annesi, belki de oğlunun futbola düşkünlüğü yüzün­den öldüğünü, çünkü onun sokağa çıkmasının nedeninin futbol ol­duğunu söyleyecektir. Bunlara ambulansın gecikmesi, yakınlarda telefon kulübesinin bulunmayışı gibi sayısız nedenler de eklenebilir. Üstelik her neden de kendi başına birçok nedenlerinden oluşan zincirin son halkası durumundadır

Buna göre, fiili yapan tarafından neden açıklanmamışsa, ger­çek sebebin ne olduğunu bulmak göreceli olacaktır. Aslında ölüm sebebi trafik kazası olmasına rağmen, buna neden olan başka ne­denler de bulunmakta ve bunlar da olayla bağlantılı kılınmaktadır.

Bu nedenlerin hepsinin aynı güçte olduğu veya bunların hepsinin aynı türden nedenler olduğu söylenemez. Meselâ trafik kazasının sebep olduğu ölüm olayında, kan kaybı nedenlerden biri olabilir. Buna karşı futbolu sevdiği için maça giden insanlar arasında, iç­lerinde dalgın ve dikkatsiz olanların sayısı ne denli yüksek olursa olsun, ölüm olayının sık sık ortaya çıkması beklenemez. Bu yüzden bizim, öncelikle birinci türden nedenlerle ilgilenmemiz gerekir.

Bu tür neden bulma çabaları hadis için de geçerlidir. Zira hadîsin söylenme sebebi bazen açık bazen de kapalı olabilmekte­dir. Her iki durumda da sebebi tayin eden, sözün söylendiği veya fiilin yapıldığı anda etrafta bulunanlardır. Onlar bu sebebi, birtakım karinelerden hareketle tayin ederler. Bundan dolayı biz, hadîslerin anlaşılmasında “sebep” bildiren durumları ifade için kullanılan “esbâb-ı vürûd”u, dolaylı nedenler ve ilişkileri de kapsayan “bağ­lam” içerisinde değerlendirmeyi uygun buluyoruz. Zira bağlam içinde hem sebep, hem de sebebin sebepleri bulunmaktadır. Ayrıca esbâb-ı vürûd, tek başına asr-ı saadetin fotoğrafını ortaya koymak için yeterli değildir. Bu fotoğrafı bütünlük içerisinde inşa edebilmek için, yine bu rivâyetlerden yararlanmak kaydıyla, tarihi malzemeyi tenkit süzgecinden geçiren bir tarihçi gibi değerlendirmek gerekir. Çünkü, hadîsler, hukuk metinleri gibi defaten vaz edilmiş değil­lerdir. Bunlar, yirmiüç senede vakıalar muvacehesinde, yaşanan hayata müdahale formunda sadır olmuşlardır(1091).

Olaya bu açıdan bakınca, bağlamın farklı tiplerinden bahse­debiliriz. Bunlardan başlıcaları; sosyal, kültürel, beşerî, psikolojik, mekânsal, coğrafî ve zamansal bağlamlardır. Bunları da üç başlık altında toplayarak değerlendirmek mümkündür.

ba.Sosyal ve Kültürel Bağlam

Hz. Peygamber in bazı hadîslerini doğru anlayabilmek için, içinde yaşadığı toplumun değişik sosyal ve kültürel uygulamalarının bilinmesi gerekir. Zira her toplumda, geçmişten kalan kültürel unsurlar hayatiye­tini sürdürmektedir. Bunlar, önceki atalara ait olan, örf, inanç, adet tü­ründen kalıntılardır. Bu tür kalıntılar, şüphesiz Hz. Peygamber dönemi için de geçerlidir. Müslüman olan insanlar, yeni bir dini seçmiş olsalar da, hayata sıfırdan başlamadıkları için o zamana kadar edindikleri ve içselleştirdikleri bilgi, tecrübe ve örflerini de sıfırlamamışlardı.

Cahiliye döneminde yeni doğan çocuklara nasıl eziyet edildi­ğini bilmeyen bir kimse, Hz. Peygamber’in; “her çocuk için akika (kurbanı) vardır. Onun için kan akıtın ve ondan eziyeti giderin’(1192) sözüne anlam veremeyecektir. Nitekim çok erken devirlerde, Muhammed b. Şîrîn (ö. 110/728), “Hz. Peygamber’in “eziyeti giderin” ifadesiyle neyi kastettiğini herkese sordum, fakat tatminkâr bir ce­vap alamadım” demiştir(1093). Böyle olunca, Esmâ’î gibi bazı alimler, bu ifadeden, yeni doğan çocukların saçlarını kesmek gerektiğini istinbat etmişlerdir(1094). Oysa Ebû Dâvud bu hadîsin bağlamını Abdullah b. Bureyde’nin babası Bureyde’den şu şekilde rivâyet etmiştir: “Biz cahiliye döneminde bir çocuğumuz olduğu zaman, onun için bir koyun keser, çocuğun kafasını koyunun kanına bu­lardık.

İslâma girince, kurban (akika) kesmeye devam ettik, an­cak çocuğun kafasına, kan yerine (güzel kokulu) zaferan sürmeye başladık”(1095). et-Tahâvî (ö. 321/933), bu haberi görünceye kadar, Hz. Peygamber’in akika kurbanını emreden hadîste “eziyeti gide­rin/kaldırın” ifadesini anlayamamıştım. Ancak bu haberi görünce, bundan ne kastedilmiş olduğunu anlamış olduk” der(1096). Aslında cahiliye döneminde var olan akika kurbanı, Allah’ın verdiği ev­lat nimetine karşı bir şükür nişanesi olduğu, tevhid prensibine de aykırı olmadığı için kaldırılmayarak, tashîhle devamına müsaade edilmiştir(1097). Hatta cahiliye döneminde vacip derecesinde kabul edilen bu adetin vucubiyetini İslam kaldırmış, uygulamasını tercihe bırakmıştır. İsteyen akika keser, isteyen de kesmeyebilir(1098) .

Bütün bunlar, akıkanın nasıl, niçin, ne amaçla kesildiğini anla­mak için, önce Cahiliye Araplarının akika kültürünün bilinmesi ge­rektiğini, buna dayanarak, Hz. Peygamberin bu kültürden neleri de­ğiştirdiğinin anlaşılabileceğini göstermektedir. Zira, hadîslerde bahse­dilen ama orijinalitesi daha önceki dönemlere dayanan uygulamalar, ancak o dönemin kültürel bağlamı içerisinde doğru anlaşılabilir.

Kültürel bağlamın yanında, insanların birbirleriyle ilişkilerini gösteren sosyal bağlam da hadîslerin anlaşılmasında önemli bir unsurdur. Meselâ, Hz. Peygamber’in kurban etleriyle ilgili olarak söylediği birbirine zıt iki söz, ancak toplumsal bağlam göz önünde bulundurularak anlaşılmaktadır.

Hz. Peygamber; “Her kim kurban keserse, (etini) üç günden fazla, evinde tutmasın”(1099) buyurmuştur. Bir başka rivâyette ise o aynı anlamı destekleyen; “hiç kimse kestiği kurbanın etinden üç günden fazla yemesin”(1100) buyurmuştur. Rasûlullah bunu söyledik­ten bir yıl sonraki bir kurban bayramında, bazı kimseler ona gele­rek; “Yâ Rasûlallah! İnsanlar daha önceleri, kurbanlardan yararla­nabiliyorlardı: Yağını eritip (saklıyor), (derisinden de) su tulumları imal ediyorlardı” deyince, Hz. Peygamber; “Şimdi ne oldu ki?, İn­sanları bu yıl bundan alıkoyacak ne var ki?” anlamında bir soruyla karşılık vermiştir. Kendisine; bir yıl önce, Kurban bayramında, et­lerin üç günden fazla evde bulundurmayı yasakladığı hatırlatılınca da; “Ben bunu (geçen yıl) Medîne’ye gelen (fakir) göçebeler için yasaklamıştım. Şimdi hem yiyin, hem de tasadduk edin, hem de saklayın”(1101) buyurmuştur. Bir başka rivâyette; “Geçen yıl insanlar sıkıntı içerisinde idi. Kurban etlerinin herkese ulaşması için böyle bir yasak getirdim”(1102) demiştir.

eş-Şâfi’î, zaman zaman ashâbın da bu farklılığa vakıf olmadık­larını dolayısıyla, meselâ Hz. Ali’nin kurbanların üç günden fazla yenilemeyeceği kanaatinde olduğunu belirtmektedir. eş-Şâfi’î Hz.Ali’nin bu kanaatte olmasını, Rasûlullah’ın ruhsata delâlet eden ikinci hadîsinden haberdar olmayışına bağlamaktadır. Ona göre, eğer Ali ve onun gibi düşünenler, bu hadîsten haberdar olsalar­dı, bu kanaate sahip olmazlardı(1103). Birbirine zıt olan bu iki hadîs, gerek Şafii, gerekse başkaları tarafından neshle bağlantılı olarak izah edilmektedir(1104). Ancak şurası da unutulmamalıdır ki, Hz. Peygamber’in mensûh addedilen hadîsi, toplumsal şartların aynı olması durumunda tekrar gündeme gelecek(1105) ve uygulanabi­lecektir. Bütün bunlar, bazı hadîslerin sosyal olaylar bağlamında daha sağlıklı anlaşılacağını göstermektedir.

Yine Hz. Peygamber bir hadîsinde “Hâme (hâmme) (1106) yok­tur” buyurmuştur(1107). Halbuki başka bir hadîste; “Tüm şeytanlar­dan ve “hâmme”den Allah’ın bütün mübarek güzel kelimelerine sığınıyorum”1108 buyurmuştur. Bu son hadîste geçen “hâmme”; zehirli hayvanlar anlamına gelmektedir(1109) . Birinci hadîste geçen “hâme/hâmme” ise, cahiliye dönemi Araplarının batıl bir inanışı­dır. Buna göre, ölenin ruhunun kuş olacağına, bana su verin vs. şeklinde bağıracağına, intikam isteyeceğine ve intikamı alınınca da uçup gideceğine inanılır(1110). Nitekim o döneme ait bazı şiirler­de de bu inancı yansıtan bazı beyitlere rastlanmaktadır (1111) . Buna göre her iki tür hadîsi anlamak, ancak kültürel bağlamla mümkün olacaktır. Hz. Peygamber birinci hadîste, cahiliye dönemine ait batıl bir inancı reddetmekte iken, ikinci hadîste, zehirli hayvanla­rın insanlara zarar verebileceğine işaret etmektedir. Binaenaleyh,her ne kadar her iki hadîste de “hame/hamme” kelimesi geçmek­te ise de, bunlar tamamen kendi kültürel bağlamında anlam ka­zanmaktadır.

Ölçülerle ilgili olan; “”vezn”; Mekkelilerin vezni, “mikyâl” de Medînelilerin mıkyâfl’idir” (1112) hadîsi de bu bağlamda değerlendiril­melidir. Bununla ilgili olarak et-Tehâvî özetle şu ifadeleri kullanmak­tadır: Bu hadîsle ilgili olarak düşündük ve gördük ki, Mekke’de zira­at ve meyve işleri yoktur. Orası ticaret beldesidir ve oraya hac için gelenler alışveriş yapmaktadırlar. Medîne ise, bunun aksidir. Orada hurma ve diğer meyveler yetişmektedir. Dolayısıyla Rasûlullah, ti­caretteki ölçü olarak MekkeTilerin kullandığı vezni; ziraatteki ölçü olarak da Medîne’lilerin ölçüsü olan “keyl”i esas almıştır.(1113)

Bu sınırlı örnekler, hadîsin sosyal ve kültürel bağlam bütünlü­ğü içerisinde anlaşılmasının zorunlu olduğunu göstermektedir. Aksi takdirde bazı yanlış anlamalar ve hatta bazı hadîslerin birbirleriyle çelişik oldukları şeklindeki görüşler ortaya çıkabilir.

bb.Beşerî ve Psikolojik Bağlam

İnsanların doğuştan var olan ortak özelliklerine “fıtrat” denilir. Bundan kaynaklanan bazı huylar, duygular vardır ki, bunlara fıtrî özellikler ve fıtrî duygular denilir. Anlama faaliyetinde, insanın in­sana söylediği söz üzerinde yoğunlaşıldığına göre, onun ayrılmaz unsuru olan fıtrat ve fıtrî özelliklerin de göz önünde bulundurul­ması gerekir. İnsanların, hafıza-belleme, hatırlama, dikkat, anlama, mukayese, düşünme gibi aklî melekeleri; cinsî duygu, haya duygu­su, ümit ve korku duygusu, öfke (gazap) ve merhamet duygusu, sevgi ve nefret duygusu, sevinç ve hüzün duygusu ve rekabet duy­gusu gibi fıtrî duyguları ve; acelecilik, unutkanlık, nankörlük, zayıf yaratılışlılık, etkileme ve etkilenme gibi fıtrî huyları bulunmaktadır. Bunlara bir de, her insanın kendine ait mizaç, karakter, kabiliyet gibi beşeri özellikleri eklemek gerekir(1114).

İnsanlarda fıtraten ortak olarak bulunan aklî melekeler, duygular, huylar ile, insandan insana değişen mizaç, karakter, kabiliyet gibî beşerî özellikler, hem onların söz ve davranışlarını etkilemekte, hem de başkalarının bu söz ve davranışları anlamalarında etkili ol­maktadır. Hz. Peygamberin bazı sözlerinde ve davranışlarında, fıtrî özelliklerinin etkisinin olduğu açıktır. Aynı şekilde onun bu sözlerini ve fiillerini anlamaya çalışanlarda da bu etkinin varlığı gözlemlen­mektedir. Oğlu İbrahim’in ölümü münasebetiyle ağlayan ve göz­lerinden yaşlar gelen Hz. peygamber’in(1115) bu davranışına, onun fıtratında bulunan hüzün duygusunun sebep olduğu açıktır. Yine onu çok seven bir sahâbî’nin, onun bir fiiline veya sözüne verdiği değer ile, ondan nefret eden bir müşrikin onun hadîsine verdiği değer arasında önemli sayılacak farklılıklar vardır. Bu durum şüp­hesiz hadîsi anlama ve değerlendirmeye de yansıyacaktır. Dolayı­sıyla insanların beşeri ve psikolojik özellikleri, hadîsleri anlama ve değerlendirmede kaçınılması mümkün olmayan etkenler olmakta­dır. Hadîs anlama çabası içerisinde bulunanların ihmal etmemesi gereken hususlardan biri de işte bu beşerî ve psikolojik bağlam olmalıdır.

Bütün bunlar, ilk söylendikleri anda, hadislerin söylenmeleri­ne sebep olabilecek unsurlar olabileceği gibi, hadîslerin anlaşılma­sına etki edebilen unsurlar da olabilmektedirler. Buna göre, hadîsin hangi halet-i ruhiyede ve beşerî unsurlar içerisinde söylendiği diye anladığımız beşerî ve psikolojik bağlam, anlamada ihmal edilme­mesi gereken hususlardan biri olmaktadır.

Bir hadîste; nikâhlanacak bakire bir bayanın susmasının ev­lenme için ikrar/onay manasına gelebileceği ve evlenme izni için yeterli olacağı belirtilirken, aynı durumdaki dul bir kadının sus­masının yeterli olamayacağı, onun sözlü beyanının gerekli olduğu ifade edilmektedir(1116) . Bu hadîs, herhangi bir psikolojik bağlamda değerlendirilmediği takdirde, çok yanlış anlamalar ortaya çıkabilir. Nitekim olaya böyle bakan İbn Hazm, hadîsin lafzını esas almış şu değerlendirmeyi yapmıştır: Hadîste bakire kızın sükûtundan bah­sedildiği için, nikâhlanmak istenen kızın lehte ve aleyhte beyanları olsa bile onlara itibar edilmez ve bu tür beyanlara dayanarak nikâh akdedilemez(1117) .

Halbuki hadîsin ne demek istediği gayet açıktır. Bu, evlenecek kızın halet-i ruhiyesi ile bağlantılı bir durumdur. O dönemin kapalı toplumunda, henüz erkeklerle yüz-göz olmamış bir kızın evlenme hususunda aile büyüklerinin yanında “evet” veya “hayır” şeklinde ifadeleri sarf etmesi her zaman beklenemez. Hz. Aişe bu konuya dikkat çekerek Hz. Peygamber’e; “Yâ Rasûlallah! Bâkire utanır” demiş, bunun üzerine Hz. Peygamber de; “Onun rızası susması­dır” diye cevap vermiştir(1118). Dolayısıyla utanma duygusu bütün insanlarda var olmakla beraber, yoğunluğu insandan insana göre değişebilmektedir. Bu açıdan evlenmemiş kızlardaki utanma duy­gusunun daha yoğun olduğu belirtilmektedir. Ancak bu duyguları onların kendileri hakkındaki görüşlerine engel olmamaktadır. Yu­karıda da belirttiğimiz gibi, her zaman konuşarak değil, bazen su­sarak da bir şeyler anlatılabilir. Önemli olan, bu susmanın hangi anlama geldiğinin doğru anlaşılmasıdır. Zira susma onaylayarak tebessüm etme halinde olursa kabul, alay edercesine tebessüm, veya susarak ağlama red anlamında değerlendirilmiştir (1119) . Halbu­ki dul kadınlar, hem tecrübe, hem de erkeklerle diyalog kurabilme açısından kızlardan farklıdırlar. Başlarından daha önce bir evlilik geçmiş olduğu için kendilerini rahatça ifade edebilirler. Bu nedenle evlenme konusunda “evet” veya “hayır” şeklinde sözlü ifadeleri gereklidir(1120).

Genel psikolojik özelliklerin yanında, insandan insana değişe­bilen, mizaç ve karakter de, davranışlarda etkili olan unsurlardan­dır. Dolayısıyla bazı olaylar, onları yapanların mizaç ve karakteri bütünlüğünde değerlendirilmelidir.

Hadîslerde, Hz. Ebu Bekrin, yumuşak bir mizaca sahib ol­duğu, onun için kullanılan; “çok ağlayan’(1121) ve “yufka yürekli”(1122) gibi ifadelerden anlaşılmaktadır. Dolayısıyla, bu mizaca sahip olan kişide sertlik yerine, yumuşak davranma hakimdir. Nitekim bu mi­zaç ona, olaylara heyecanlı yaklaşma yerine, teenni ile yaklaşma imkânı sunmuştur. Meselâ Hudeybiye antlaşması sırasında, Hz. Peygamber in aldığı kararı, Hz. Ömer hazmedememesine rağmen,Hz. Ebu Bekr oldukça olgun karşılamış ve kabul etmiştir.(1123)Yine Hz. Ömer, Resûlullah’ın vefatına, sert mizacının etkisiyle, kılıç çe­kip inanmak istemezken; Hz. Ebu Bekr, gayet dirayetli bir şekilde ve akıllıca, bu ölüm olayının peygamberler için de geçerli olabile­ceğini anlatmış, Hz. Ömer’i teskin etmiştir(1124). Hz. Ebû Bekr olay­lara ğayet sakin yaklaşırken; Hz. Ömer, hemen tepki gösterebil­mektedir. Sahabe kadınların Hz. Ömer’e hitaben söyledikleri, “Sen Resûlullah’tan, mizaç itibariyle(1125) daha şiddetli ve katısın”(1126) ifa­deleri, Hz. Ömer’in zaman zaman birilerinin boynunu vurmak için Rasûlullah’tan izin istemesi(1127),kılıç çekmesi(1128),bu sert mizacı ve bunun hareketlere yansımasını göstermesi bakımından önemlidir. Ona, zina etmiş deli bir kadın getirilmiş, Hz. Ömer kadın hakkında bazı insanlarla istişare etmiş ve neticede recmedilmesini emretmiş­tir. Bunun üzerine mesele Hz. Ali’ye intikal ettirilmiş, o, bu cezanın uygun olmadığını, çünkü delilerden kalemin kaldırıldığını söylemiş ve kadın hakkında verilen bu hükümden vazgeçilmiştir(1129). Dolayı­sıyla, meselâ bu zatların içinde bulunduğu olayları anlatan hadisler araştırılırken, mizaçla ilgili söz konusu durumun da göz önünde bulundurulması gerekmektedir.

bc.Mekân, Zaman ve Coğrafi Bağlatı

Bir hadîsin söylendiği, yapıldığı zaman, mekân ve coğrafya onun anlaşılmasında önemli bir bağlamı teşkil eder, özel bir durumda, karşı karşıya gelen orduların savaş düzenini, ya da savasın gidişini; arazinin belli bir ölçüde eğimli ve yanında bataklık olduğunu, ya da sisin bölgenin bir bölümünü gizlediğini bilmeden anlamanın mümkün olmadığı(1130) gibi, bazı hadîslerin söylenildiği veya fiiliyata geçirildiği, zaman, mekân ve coğrafi durumun göz önünde bulundurulmadan anlaşılması da mümkün değildir.

Bu cümleden olarak meselâ, hadîslerde zikredilen bazı coğrafi yerlerin sınırlarını bilmek, hadîsi anlamayla doğru orantılıdır. Hz. Peygamber; “Cezîretü’l-Arap (Arap yarımadası)”dan müşriklerin çıkarılmasını emretmiştir(1131). Ancak bu ifadenin kapsadığı bölgeler belirtilmemiştir. Bugün bile konuyla ilgili olarak muhtelif yorumlara yer verilmektedir(1132). Hadîsteki bu kapalılığı açıklamak için, hadîsi tahrîc eden bazı musannifler; buranın nereleri kapsadığını bildiren sahâbe ve tabiûn sözlerini de hadîsle birlikte rivâyet etmek gereği­ni hissetmişlerdir(1133). Buhârî’nin rivâyetinde, bu bölgenin Mekke, Medîne, Yemen, Yemâme, el-Arc diye tarif edilirken, Buhârî şârihi İbn Hacer, çeşitli görüşlere yer vermektedir. Hatta bunlardan birine göre, Ceziretü’l-Arab’la kastedilen sadece Medîne’dir(1134). Buradan da anlaşılacağı gibi, tamamen coğrafi bağlamla anlaşılabilecek bu hadîs, daha sonra bazı anlama problemlerine ve dolayısıyla uygu­lama yanlışlıklarına yol açabilecek durumdadır. Bu tür hadîsleri, coğrafi bağlamdan kopararak anlamak mümkün değildir.

Bu konuyla ilgili olarak, bazen zamanın geçmesiyle birlikte yaygınlaşan şehirleşme hayatının neden olduğu ama aslında ilk dönem Müslümanlarına ait olan bazı uygulamaların unutulması da örnek verilebilir. Şehirleşme, önceki insanların bazı bilgilerinin unutulmasına ve farklılaşmasına neden olmuş, kendilerinden ön­cekilerin bildikleri bazı basit meseleleri bile, onlar için bilinemez olmaya başlamıştır. İbrahim b. Seyyar en-Nazzâm’m başından ge­çen şu olay, bunun çarpıcı bir örneğidir: Rasûlullah’ın, kırbaları veya su kaplarını ağza dayayarak su içmeyi yasakladığını(1135) duyan en-Nazzâm, bu hadîsi kabul etmek istememiştir. Daha sonra bir kişinin kırbadan su içerken, kırbanın içindeki bir yılan tarafından sokulduğunu duyunca, derhal daha önceki düşüncesinden vazgeç­miştir(1136) . Zira su kırbalarının içine yılanların girebileceği, Bağdad gibi büyük bir şehirde yaşayan insanlar tarafından bilinmeyebilir. Ancak Hz. Peygamber döneminde onun yaşadığı coğrafyada ya­şayanlar, özellikle de bedeviler, hadîsteki yasağın hikmetini, şahsî tecrübeleriyle kolaylıkla kavrayabiliyorlardı.(1137)

Hadîslerin söylendiği mekân bağlamı bilinmediğinde, bazen hadîslerin birbirine zıt/muhalif/mütenakız oldukları şeklinde yan­lış anlamalar da olabilmektedir. İbn Kuteybe, bu konuyla ilgili bir hadîsi ele almış, muhtelif zannedilen bu hadîslerin aslında öyle ol­madığı sonucuna ulaşmıştır.

Bu hadîslerden birinde Hz. Aişe; “Size kim Rasûlullah’ın ayakta bevlettiğini söylerse ona inanmayın” demiştir.(1138) Diğerinde ise, Huzeyfe; Rasûlullah’ın ayakta bevlettiğini söylemektedir(1139) . Mekân bağlamından koparılarak anlaşılmaya çalışıldığında, bu hadîslerin birbirine zıt olduğu ortaya çıkmaktadır. Ama gerçek bu şekildeki anlayışın yanlış olduğunu ortaya koymaktadır.

İbn Kuteybe, bu hadîsler arasında ihtilaf olmadığını, Rasûlullah’ın kendi evinde veya Hz. Aişe’nin hazır olduğu or­tamlarda ayakta bevletmediğini, buna ihtiyaç da olmadığını söy­ler. Ancak, ayakta bevlettiğini belirten hadîslerin, mekâna bağlı özel durumlarda olduğunu belirten şu ifadeleri kullanmaktadır:

Rasûlullah, çamurlu, sulu, pis olan yerlerde ayakta bevletmiştir. Zira buralar, bir topluluğun mezbelesidir ve oralara oturmak müm­kün olmamıştır veya Rasûlullah böyle yerlere oturmayı hoş gör­memiştik. Dolayısıyla mekâna bağlı bir zorunluluktan dolayı ayakta bevletmiştir. Oturarak bevlettiği mekânlar ise, bu işe elverişli olan yerlerdir.(1140) Aslında hadîsin başka rivayetlerinde, bu durum daha açık bir şekilde ifade edilmektedir. Bu rivayetlerde, Rasûlullah’ı ayakta bevlettiği yerin, bir kavmin çöplüğü (sübâtetün) olduğu be­lirtilmektedir.(1141)

Bu başlık altında zikredilmesi gereken bir diğer husus, hadîsin zaman bağlamıdır. Hz. Peygamber’in namazların faziletleri hakkındaki hadîsleri gözden geçirildiğinde, ikindi namazına özel bir anlam atfettiği görülmektedir(1142). Bir hadîsinde o; “Her kim ikindi namazını terk ederse, diğer amelleri yanıp heba olur”(1143) buyurmuştur. Bir baş­ka hadîste ise, “Bir kişinin ikindi namazını bilerek kaçırması, bütün malını ve ailesini kaybetmesiyle eşdeğerdir”(1144) buyurmuştur(1145).

ed-Dihlevî, ibâdetle ilgili olan bu konuyu, Medîne toplumunun sosyal ve zamansal şartlarıyla izah etmiştir. Bir tarım toplumu olan Medîne de, özellikle üç vakit namaza dikkat edilmesi değişik hadîslerle vurgulanmıştır(1146). Bu namazlar, sabah, yatsı ve ikindidir. Bu vakitler üzerinde fazlaca durulması; haklarında teşvik edici ve terk edenleri azapla korkutucu çokça nas bulunuşu, ihmalkâr dav­ranma ve tembellik etme ihtimalinin yüksek olmasından kaynak­lanmaktadır. Çünkü sabah ve yatsı namazları vakti, uyku zamanı­na denk gelmektedir. Tam uykunun tatlı yerinde, yataktan kalkıp abdest almak ve namaz kılmak ancak muttaki müminlerin kârıdır. İkindi vakti ise, çarşı-pazarda alışverişlerin yapıldığı, ziraatla uğraşanların ise en yorgun oldukları bir zaman dilimidir. Bu yüzden bu namazın da ihmale uğrama endişesi yüksektir(1147). O toplumun me­sai zamanları ikidir: Biri, sabah namazından sonra başlayıp, öğle vakti gelmeden önce biter. Bundan sonra herkes evlerine çekilir ve kaylûle (öğle uykusu) yapardı. Bu, onların hala devam ettirdikleri bir alışkanlıklarıdır. Zira bu zaman dilimi, havanın epeyce sıcak­laştığı bir andır. Bundan dolayı Hz. Peygamber, öğle namazının, ikindinin serinliğine doğru kılınmasının daha efdal olduğunu bil­dirmiştir(1148). Mesainin ikinci bölümünü ise; havanın serinlemeye başladığı ve ikindi vaktini de içine alan zaman dilimi oluşturmakta­dır. ed-Dihlevî’ye göre, Hz. Peygamber; insanların işlerinin yoğun olduğu bu ikinci mesai zamanına denk gelen ikindi namazı ve uy­kunun hakim olduğu sabah ve yatsı namazı konusunda insanların dikkatini çekmiştir. İhmale gelmelerini engellemek için, terğib ve terhib maksadıyla bu namazlara özellikle dikkat çekmiştir

bd.Bağlamları Bütünleştirmek

Buraya kadar anlatılanlardan hareketle, gerek sosyal ve kültü­rel, gerek beşerî ve psikolojik ve gerekse zaman, mekân ve coğrafi bağlamların, hadîslerin doğru anlaşılmasında ihmal edilmemesi ge­reken hususlar olduğu anlaşılmaktadır. Ancak burada bir hususa dikkat çekmek yerinde olacaktır. Bütün bunlar, aynı zamanda doğal bağlamlardır. Birinin bittiği yerde diğeri başlamaz. Bunların hepsi iç içe, aynı anda ve sarmal bir halde bulunmaktadır. Daha açık ifa­deyle, belli bir psikolojik haldeki bir insan, aynı zamanda bir sosyal ve kültürel bağlam içindedir. Yine bu insan, aynı zamanda belli bir mekân ve coğrafyada bulunmaktadır. Bunların hepsi, birlikte ve aynı anda oluşan bağlamlardır. Bu yüzden hadîsi bağlam bütünlü­ğü içerisinde değerlendirirken bu hususlara dikkat edilmelidir.

Buraya kadar anlatılanları, bir örnek hadîs üzerinde bütün­leştirerek anlamaya çalışmak daha uygun olacaktır. Bu hadîste, bütün bu bağlamların nasıl sarmal halde ve iç içe bulunduğu görülecektir. Ayrıca hadîsin farklı rivayetleri, onun söylenmesine sebep olan nedenler ve bunlara dayanan değişik anlamalardan da bahsedilecektir.

Örnek Hadîsin Farklı Rivayetleri

1-Hadîs, Buhârî’de, “Kitabul-Edeb”de (Edeb Bölümünde), “İnsanların içine karışmak” adlı bab başlığında (tercemede) şöy­le rivâyet edilmektedir: “Enes b. Mâlik şöyle demiştir: Rasûlullah, bizim aramıza karışır, hatta küçük kardeşime; “Ey Ebû Umeyr! Ne yaptı nugayr?” derdi”(1150).

2-Aynı hadîsi Müslim, “Kıtâbul-Âdab”da, daha sonra en- Nevevî tarafından düzenlenen bab başlıklarından da “Doğduğu zaman çocuğu tahnik etme veya salih birine bu işi havale etmenin, doğduğu günde çocuğa isim koymanın ve onu Abdullah, İbrahim ve diğer Peygamberlerin isimleriyle isimlendirmenin mubahlığı babı”nda şöyle rivâyet etmektedir: “Enes b. Mâlik şöyle dedi: Rasûlullah, ahlâk bakımından insanların en iyisiydi. Benim, Ebû Umeyr diye künyelenen bir kardeşim vardı. Rasûlullah (bize) gel­diği zaman ona; “Ey Ebû Umeyr! Ne yaptı Nugayr?” derdi. Çünkü kardeşim Nugayrla oynardı”(1151).

3-Bu hadîsi Ebû Dâvud “Edeb” bölümünde; “Çocuğu olmadığı halde (falanın babası diye) künyelenen kişi babı”nda rivâyet etmek­tedir. Burada Enes b. Mâlik şöyle demektedir: “Rasûlullah bize gelirdi. Benim Ebû Umeyr diye künyelenen küçük bir kardeşim vardı. Onun küçük bir kuşu vardı ve onunla oynardı. Kuş öldü. (Bundan sonraki günlerden) bir gün Rasûlullah bize geldi, kardeşimi üzgün gördü ve; “Ona ne oldu?” diye sordu. Oradakiler; “kuşu öldü” dediler. Bunun üzerine Rasûlullah; “Ey Ebû Umeyr! Kuş ne yaptı?” dedi”1152.

4-Aynı hadîsi Tirmizî, “Kitâbu’s-Salât”da, “Hasırda namaz kılma hakkında gelen rivâyetler babı”nda nakletmekte ve şöyle demektedir: Enes b. Mâlik şöyle dedi: “Rasûlullah bizim aramıza karışırdı. Hatta küçük kardeşime; “Ey Ebû Umeyr! Kuş ne yap­tı?” derdi. Hatta bizim hasırımız ıslatılırdı ve o da üzerinde namaz kılardı”(1153).

5-Bu hadis, Ahmed. b. Hanbel tarafından, Enes b. Mâlik’in rivâyetlerinin yer aldığı kısımda farklı lafızlarla tekrar edilmekte­dir (1154). Bu rivâyetlerden iki tanesini, içerdikleri bazı lafız farklılıkla­rından dolayı vermek istiyoruz.

6-Enes b. Mâlik dedi ki; Rasûlullah, ahlâk bakımından insan­ların en iyisi idi. Benim Ebû Umeyr adında bir kardeşim vardı. Rasûlullah geldiği zaman onu görür ve; “Ebu Umeyr! Ne yaptı Nugayr?” derdi. Nugayr, onun oynadığı kuştu. Bazen o bizim evdey­ken namaz vakti gelirdi. Oturduğu hasırı emrederdi, tozu silkelenir, suyla ıslatılır ve sonra Rasûlulllah kalkardı, biz de arkasında durur­duk ve bize namaz kıldırırdı. Onun hasırı, hurma liflerindendi(1155).

7-Enes b. Mâlik Anlattı: Rasûlullah, Ümmü Süleym’in evine giderdi. Onun Ebû Talha’dan olma oğlu vardı. Ebû Umeyr diye künyelenirdi. Rasûlullah onunla şakalaşırdı. Bir defasında da yine Ümmü Süleym’in evine gitti ve çocuğu üzgün gördü. Bunun üze­rine; “Bana ne oluyor da Ebû Umeyr’i üzgün görüyorum?” dedi. Oradakiler; “Oynadığı kuş öldü” dediler. Bunun üzerine Rasûlullah; “Kuş ne yaptı?” demeye başladı(1156)

Örnek Hadisin Kullanım Bağlamı

Bu ara, adı geçen hadîsin, hadîs kitapları tarafından hangi kullanım bağlamında zikredildiğine de dikkat çekmek gerekecektir. Zira bu yerler (kitaplar veya bab başlıkları), musannifin hadîsten anladıklarını da yansıtmaktadır.

1-Buharî hadîsi, “insanlar içerisine karışmak” başlığı altın­da vererek, hadîsin sosyal bağlamına dikkat çekmiş, dolayısıyla hadîsin sadece bu kısmını vermiştir. Hadîsin diğer kısımları olan,kuşun ölmesi, çocuğun üzülmesi, Rasûlullah’ın namaz kılması kı­sımları bu rivayette yer almamaktadır. Daha teknik ifadeyle, Buhâri kullandığı bab başlığına uygun olan kısmı, takti’ yaparak vermiştir. Dolayısıyla hadîsi parçalamış ve iç bütünlüğünü bozmuştur.

2-Müslim bu hadîsi Buhâri gibi edeple ilgili görmüş ve bu bö­lümde zikretmiştir. Ancak en-Nevevî bunu, çocuğa güzel isim koy­mayla ilgili bir babda zikretmiştir. Dolayısıyla o, hadîsin kendince ilgili olan kısmını vermiş, ve daha çocuk yaştakilerin de künyelene- bileceklerine dikkat çekmiştir.

3-Hadîsi eserinde tahrîc eden Ebû Dâvud ise, onu Edeb bö­lümüyle ilgili görmüş ve çocuk sahibi olmayan bir çocuğun künyelenebileceğinin (falanın babası diye adlandırılabileceğinin) caiz olduğuna delil göstermek için zikretmiştir.

4-Tirmizî, diğer üçünden farklı olarak hadîsi “Kitâbu’s-Salât/ Namaz Bölümü”nde tahrîc etmiştir. Bu bölüm içinde, hasırda namaz kılmayla ilgili başlığı altında rivâyet etmiştir. Yukarıdaki rivayetlerin hiçbirinde, Rasûlullah için hasırın ıslatıldığı ve onun üzerinde na­maz kıldığı şeklinde bir ifadeye rastlamamıştık. Dolayısıyla Tirmizî, onların attıkları başlıklarla ilgili görmeyip rivâyet etmedikleri bu kıs­mı, kendi başlığıyla alakalı görüp zikretmiş olmaktadır.

Bütün bu kullanım bağlamlarına bakıldığında, Sünen tarzı hadîs kitaplarında, bab başlığı türünden de olsa bir anlama ça­basının olduğu görülmektedir. Ancak bu çabalar, bazen hadîsin bütünlüğünü bozabildiği gibi, söylenme amacının dışında da anlaşılabildiğini göstermektedir.

Örnek Hadisin Farklı Rivayetlerinin Bütünleştirilmesi

Örnek hadisin rivâyetleri bütünleştirildiğinde şöyle bir metin ortaya çıkmaktadır:

Rasûlullah, insanların arasına karışır onları ziyaret ederdi. Zaman zaman Enes b. Mâlik’in annesi Ümmü Süleym’in evine de gelirdi Enes’in küçük bir kardeşi vardı. Ona Ebû Umeyr künyesi verilmiştir. Ebû Umeyr’in, nugayr adında bir kuşu vardı ve onunla oynardı.

Rasûlullah da onunla şakalaşırdı. Rasûlullah buraya geldiğinde rahat hareket ederdi. Hatta namazını kıldığı da olurdu. Namaz kılacağı za­man, oturduğu hasrın tozu silkelenir, daha sonra suyla ıslatılarak serilir ve Rasûlullah onun üzerinde namazını kılardı. O bir gün yine Enes’lerin evine gitti ve Ebû Umeyr’i üzgün gördü. Orada bulunanlara; çocuğun neden üzgün olduğunu sordu. Onlar da, oynadığı kuşun öldüğünü ve çocuğun bundan dolayı üzgün olduğunu söylediler. Rasûlullah da; “Ey Ebû Umeyr! Ne yaptı nugayr?” diyerek onu teselli etmeye çalıştı.

Örnek Hadisin Bağlamını Tesbit

Sadece, yukarıdaki hadîs metinlerinin bütünleştirilmesiyle oluşturulan bu kompozisyona, anlama faaliyetinde bulunanların bütüncül bir anlamayı gerçekleştirmek için cevaplamaları gereken soruları yöneltelim.

1-Bu sözü söyleyen kimdir?: Hz. Peygamber.

2-Hangi sıfatla bu sözü söylemiştir?: Bu metinden hare­ketle cevaplanamıyor.

3-Kime söylemiştir?: Enes’in kardeşi Ebû Umeyr’e.

4-Ne sebeple söylemiştir?: Kuşun ölümünden dolayı ço­cuğun üzüntülü olması sebebiyle.

5-Neyi söylemiştir?: Ebû Umeyr! Ne yaptı Nugayr?.

6-Nasıl söylemiştir?: Şefkat ve ilgi göstererek.

7-Ne amaçla söylemiştir?: Çocuğu teskin etmek amacıyla.

8-Ne zaman söylemiştir?: Bu metinden hareketle cevap­lanamıyor.

9-Nerede söylemiştir?: Enes b. Mâlik’in annesinin evinde.

Görüldüğü üzere, sadece rivâyetlerin bütünleştirilmesiyle, hadîsi anlamak için cevaplanması gereken soruların büyük ço­ğunluğu cevaplanabilmiş olmasına rağmen, bütün sorular cevaplanamamıştır. Bunların cevaplanabilmesi için olayın arka planının bilinmesi gerekmektedir.

Hadîsi, şerhlerin sunduğu arka planla, şu şekilde bü­tünleştirmek mümkündür:

Hz. Peygamber Medine’ye hicret edince (coğrafi bağlam), müslümanlar ona çeşitli hediyeler vermeye başlamışlardı. Öyleki, sanki de hediye edilmemiş bir şey kalmamıştı. Adeta insan­lar hediyeleşmekte birbirleriyle yarışıyorlardı (sosyal bağlam). Bu durumu gören Hz. Enes’in annesi Ümmü Süleym, fakir ol­duğu ve hediye edecek bir şeyi olmadığı için mahcup oluyordu (psikolojik bağlam). Bu durumdan kurtulmak için oğlunu Hz. Peygamber’in hizmetine vermeyi düşündü. Oğlunun elinden tutup Rasûlullah’a götürdü ve; “Ey Allah’ın Rasulü! Ensârdan sana he­diye edilmemiş bir şey kalmadı. Benim ise sana hediye edeceğim şu oğlumdan başka bir şeyim yok. Onu al, devamlı sana hizmet etsin” dedi. Bu arada Enes, bazı rivâyetlerde 8, bazı rivâyetlerde 10 yaşlarındaydı (zaman bağlamı). Bundan sonra Hz Enes sürekli Hz.Peygamber’in hizmetinde bulunmuştur. Bu hizmet on yıl yani Hz. Peygamber’in vefatına kadar devam etmiştir (zaman bağla­mı). Hz. Peygamber, Ümmü Süleym’in bu fedakarlığı karşısında vefakâr davranmış ve sık sık onların evlerini ziyaret ederek, hem Enes’in annesini görmesini sağlamış, hem de onların halini hatırını sormuştur (sosyal bağlam).

Bu gidiş gelişlerde, Hz. Enes’in küçük kardeşi Ebû Umeyr ile de şakalaşır ve onun başını okşayarak şefkat gösterirmiş. Bu ara Ebû Umeyr’in kırmızı gagalı ve Medînelilerin bülbül adını verdikleri türden bir kuşu varmış ve onunla oynarmış. Bir gün bu kuş ölmüş. Rasûlullah tekrar geldiğinde, her zaman şa­kalaştığı Ebu Umeyr’i üzgün görmüş. Çocuğun neden üzgün oldu­ğunu sormuş, orada bulunanlar, çok sevdiği bülbülünün öldüğünü ve çocuğun buna üzüldüğünü söylemişler (psikolojik bağlam). Bunun üzerine Hz. Peygamber onun başını okşayarak onu teselli etmiş ve bu arada; “Ey Ebû Umeyr! Ne yaptı nugayr?” diye ona takılmış. (Bununla Ebû Umeyr’in kendini suçlu hissetmemesini, ölüm olayının failinin kuşun kendisi olduğunu söylemek istemiş de olabilir). Rasulullah, bir müddet sürekli gidip gelmesinden dola­yı ünsiyet sağladığı bu evde kalmış, hatta bir vakit namazını da burada kılmıştır (mekânsal bağlam). Bunun için, o devirlerde kullanılan ve kırılmaması (veya toz kalkmaması için) için ıslatılan hasır kullanılmış (kültürel bağlam) ve Rasûlullah onun üzerinde na­mazını kılmıştır(mekânsal bağlam). (1157)

Hadîsin arka planını/bağlamını teşkil eden bu kompozisyon­dan hareketle cevapsız kalan iki soru da cevaplanabilmektedir.

1-Hangi sıfatla söylemiştir?: Enes’i evinde barındıran bir aile büyüğü, onun ailesini kendine yakın hisseden bir dost ve Müslümanlara örnek bir Peygamber olarak.

2-Ne zaman söylemiştir?: Bu sorunun net bir cevabını bulmak zordur ancak, bu olayın Medîne döneminde olduğu kesindir.

Bu örnek hadîsten hareketle şu hususları tesbit etmek müm­kündür:

1-Bir hadîsi bütünlük içerisinde anlamak ve değerlendirmek için hadîsin bütün rivâyetlerini bir araya getirmek gerekir.

2-Hadîsin kullanım bağlamı göz önünde bulundurulmalıdır. Bu bağlamlar, hadîste ne tür taktî’lerin olabileceğini gösterecekle­ri gibi, musannifin bu kısımdan ne anladığını da gösterir. Ancak, hadîsin verildiği bab başlıkları, bazen onun parçalanarak verilme­sine sebep olduğu için, hadîsin bütünlüğünü bozan yanlış anlama­lara da neden olabilir.

3-Hadîsin dil bütünlüğü de göz önünde bulundurulmalıdır. Bu anlamda, onda geçen (meselâ bısât, nugayr, Ebû Umeyr gibi) kelimelerle ne kastedildiği araştırılmalıdır.

4-Bir araya getirilen hadîsler, her zaman hadîsi anlamak için sorulması gereken bütün sorulan cevaplamayabilir. Bunun için hadîsin arka planını da tesbit edip, bağlamıyla birlikte yeni­den kompoze etmek gerekir. Cevapsız kalan sorular, bu şekilde cevaplanabilir.

5-Daha ileri seviyede anlama ve yorumlama çabaları, hadîs eserlerini açıklamak üzere yazılan şerhlerde bulunur. Ancak onlar da olayı çok farklı alanlarla ilişkilendirebilmektedirler. Bununla be­raber, bunlar birer anlama ve değerlendirme çabaları olarak görül­melidirler.

Örnek hadîsin şerhlerinden hareketle bu son şıkkı açıklamak yerinde olacaktır. İlk dört husus, örnek hadîsin yukarıdaki değer­lendirilmelerinde görülmektedir. Bütünlüğü bozmamak için ver­meyi uygun bulduğumuz sonuncu şık, şerhlerde farklı hallerde görülmektedir.

Hadîsi daha geniş bir şekilde anlamak için yazılan şerhlerde, konuyla ilgili enteresan hükümler çıkarılmıştır. Hatta Ibnu’l-Kâs eş-Şâfi’î, bu hadîsle ilgili müstakil bir eser yazmış ve onda bu hadîsten elde edilen 60 faydayı açıklamıştır(1158). Bu olay, Medîne’de avlanmanın haram olup olmamasıyla da ilişkilendirilmiş, mezhep­ler arası ihtilaflara sebep olmuştur. Bir kısmı, Medîne’nin avlanmak için haram olmadığını, olsaydı kuşun avlanıp hapsedilmemesi ve Hz. Peygamber’in de buna göz yummaması gerektiğini; kimisi böy­le bir haramlığın olduğunu, ancak bu kuşun avlanıp hapsedilmesi olayından sonra bunun haram kılındığını ve hadîsler arasında bir ihtilafın olmadığını ifade etmişlerdir. (1159)

Bunlara ilâveten, hadîsten çok farklı hükümler de çıkarılmıştır. Altmış tane olduğu belirtilen bu hükümlerin bazılarını örnekleme açısından zikretmek uygun olacaktır.

1-Yavaş yürümek müstehaptır.

2-Kardeşleri ziyaret müstehaptır.

3-Fitne endişesi olmadığı sürece bir erkek yabancı bir kadını ziyaret edebilir.

4-Yönetici (imâm) raiyesinden bazılarına daha yakın davra- nabilir.

5-Hakim tek başına yürüyebilir.

6-Çok ziyaret, zannedildiği gibi dostluğa zarar vermez,

7-Ziyaretçi, ziyaret ettiği kişinin evinde namaz kılabilir.

8-Hasır üzerinde namaz kılmak caizdir.

9-Alim, ilmini istifade edecek kişilerin ayağına götürebilir.

10-Kibri terk ederek çocuklarla ilgilenmek gerekir.

11-Yüzdeki işaretlerden hareketle hüküm verilebilir.

12-Haber-i vahid kabul edilebilir.

13-Çocuk sahibi olmayan küçükler, künyelenebilir.

14-Ebeveyn, çocukların mubah şeylerle oynamalarına izin verebilir.

15-Kuşu kafeste tutmak caizdir.

16-İsimleri tasgir sığasında kullanmak caizdir.

17-Hakimin raiyesinin evine mahremi olmadan da girmesi 1160 caizdir

Yukarıda, bir olayın oluşmasına neden olan asıl bir sebebin olduğunu, ancak biraz düşünülünce bu nedenin de nedenlerinin bulunabileceği ve nedenler zincirinin devam edebileceği, ancak anlamada esas olanın ilk neden olduğu ifade edilmişti.

Buradan hareketle, yukarıdaki hadîse bakıldığında, onun asıl söylenme nedeninin, kuşun ölmesi sonucunda çocuğun üzülmesi olduğu görülmektedir. Ancak bu nedenler, bir zincir halinde geriye doğru devam etmektedir. Zira, Rasûlullah’ın oraya geliş ne­deni, Enes b. Mâlikle olan yakınlığıdır. Enes b. Mâlikle yakın olmasının nedeni, annesinin onu Rasûlullah’ın hizmetine vermiş olmasıdır. Bunun nedeni, Annesinin Rasûlullah’a iyilikte bulunmak istemesidir. Bunun nedeni herkesin bir şekilde Rasûlullah’a hediye vermiş olması ve İkincisinin de bundan mahcup olmasıdır. Bütün bu neden­ler arttıkça, bunlara bağlı olan değişik anlama ve değerlendirmeler ortaya çıkmıştır.

Bütün bu değerlendirmeler, yanlış olmamasına rağmen, sadece birer yorumdurlar ve Hz. Peygamber’in bu sözü söylediğinde şuurlu olarak kastettiği anlamlar değildirler. Bununla beraber, bazı hadîslerdeki ipuçlarından hareketle, hayatın farklı yönlerine ait prensipler koyma gayreti, bizim eserlerimizde sürekli görülen bir durumdur. Hatta bazen bu öyle bir hal alır ki, hadîsin esas söylenme gayesi bırakılarak, bir şe­kilde fıkıhla bağlantısı kurulup bu şekilde yorumlar yapılmaya başlar.

Hadîsi anlama konusundaki bu değişik yorumların, neticede bir anlama çabasının ürünü olduklarını kabul edip takdir etmekle beraber, her şeyden önce esas sebep üzerine bina edilen ve asıl amacın devamlı göz önünde bulundurulduğu bir anlama gereklidir.

Hadîsi bütünlük içerisinde anlama yerine getirildikten sonra, anlamanın bizim için ne ifade ettiği hususu gündeme gelecektir. Sahîh olduğu tesbit edilen bir hadîs, doğru anlaşılınca, bu doğ­ru anlayışın hayata geçirilmesi problemi kendini gösterecektir. Bu hadîsi hayatımızda nasıl uygulamalıyız? sorusu, esasen Müslü­manların en büyük problemidir. Bunun için anlamada bütünlüğün oluşmasını sağlayacak son halkanın da değerlendirilmesi gerekir. Bu da hadîsin bağlayıcılığı meselesidir.

Prof.Dr.Selçuk Coşkun – Hadise Bütüncül Bakış,ifav,syf;304-329

Devamı için bkn:(3)

c.Hadîsin Bağlayıcılığını Tespit Etmek

Bir Önceki Yazı için bkn:(2) http://ilimcephesi.com/hadisi-anlamada-butunlugu-saglayan-temel-unsurlar/

Yazar Hakkında: Muhammed Ali

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*