Uygarlık ve Suç

Önce şu aşağıdaki satırları okuyalım:

”… medeniyetin gelişmesi örf ve adetlerdeki yumuşamalarla sonuçlandığından ve ayrıca Batı’nın ileri toplumlarında etkili bir suç politikası da uygulanabildiğinden, şiddet belirten adam öldürme, ırza tecavüz, yağma, nâsrı izrar, isyan, kamu otoritesini temsil edenlere mukavemet gibi, şiddetle birlikte işlenen suçluluğun gerilemesine neden olmak gerekirdi. Medeniyet ilerledikçe mutavassıtlık, hırsızlık, karşılıksız faydalanma, dolandırıcılık, inancı kötüye kullanma, sahtekârlık, rüşvet ve irtikap, yalan şahitlik, iftira, karşılıksız çek keşidesi, şantaj ve genel olarak beyaz yaka suçlarının çoğalacağını söylemek gerekir. Bununla beraber Avrupa memleketlerindeki istatistikler son yıllarda şiddetle birlikte işlenen suçların arttığını göstermektedir. Sözgelimi Fransa’da şiddet suçları yukarıda belirtilen hırs ve tamâ suçlarının 1933 yılmda % 30′ unu teşkil ettiği halde 1964 yılında hemen yarısına yükselen bir oran almıştır. Gene Batı memleketlerinde organize suçun gittikçe genişlik kazandığı görülmektedir. Suçluluk gittikçe profesyonel nitelik almakta, tekerrür oranı yükselmektedir.”(3)

Yukarıdaki metinde geçen ”beyaz yaka suçları” kavramı, aynı kitapta şöyle tanımlanmaktadır: ”Beyaz yaka suçları, toplumda saygıdeğer sayılan sosyal itibara sahip kimselerin yürüttükleri, iş hayatında işledikleri sömürücü ve hileli ekonomik suçlardır.”(4)

Aynı yerde, çeşitli dal ve ekonomik alanlarda, kanunların boşluklarından veya hükümleri arasından sıyrılarak gerçekleştirilen bu mali rezaletlerin, insafsız bir rekabet dünyasının ve karşılıksız faydalanma felsefesinin sonucu olarak meydana geldiği kanısına yer verilmektedir.

Uygarlık denildiğinde kitlelere verilen imaj, genellikle örf ve âdetlerdeki (gelenek, görenek), insanla insan arasındaki yumuşama, genel bir toplumsal mutluluk ve huzur gibisinden oldukça düz ayak genellemelerdir. Gerçi uygarlığın tanımı içinde bu türden motifler yok değildir. Yerleşik (uygar, medeni) hayatın ortaya koyduğu bolluk ve refahın sonuçları hususunda İbn Haldun’un tanıklığına bakalım. Durumu şöyle anlatıyor:

”Bu hayatın bir sonucu olarak daima talep ve ihtiyaçlar arkasından koşmak, birbiri ardınca ahaliyi yorar, üstelik bu tekellüflerin çok olan çeşitlerinden birini elde ettikten sonra, nefis diğer çeşitlerini de arzu eder. Bunun tesiri ile fısk ve fücur artar, meşru ve gayrimeşru yollarla geçinme vasıtalarını elde etmek üzere türlü çarelere başvurulur.

”Fikirler bunu düşünmekle meşgul olur. Bunun vasıta ve hilelerini arar. Bunun bir sonucu olarak yalancılık, kumar, aldatma, ahlâksızlık, hırsızlık, yalandan and içme ve intikâ hüküm sürer. Bu ahlaksızlık ve onun namus ve şerefe dokunan kötülükleri herkesin gözü önünde açık bir surette işlenir. Yerleşik ve tekellüflü hayatın bozuk ve kötü olan hallerinden biri de, şehvetlere dalmak ve şehvet düşkünü olmaktır. Bu düşkünlük de bolluğun ve refahın tâbilerindendir. (Sonuç) zina ve lutiliğin yaygınlaşmasıdır.”5

Dikkat edilirse günümüze ait bir kriminoloji kitabının tanıklığı ile altı yüz yıl önce söylenmiş sözler arasında, uygarlığın getirdiği sonuçlar konusunda hemen hemen ortak sayılabilecek gözlemler vardır. Uygarlık denilen olayın ”sevimli” yüzü sürekli biçimde gösterilirken onun ”çirkin” yüzü görmezlikten gelinmemelidir. Onun getireceği bütün sonuçlara katlanmayı önce’ den göze almak gerekiyor. Gerçi bu sonuçlara razı olmayı şimdiden göze alan kitleler oluşturulmuştur. Buna rağmen halihazır duruma teslim olmama hususundaki bilinç saklı tutulmalıdır, diyoruz.

Rasim Özdenören – Yaşadığımız Günler,syf.202-204

Dipnot:

3 Dönmezer, Kriminoloji, 5. bası, s. 61, Ist. 1975.

4 A.g.e., s. 57.

Yazar: Muhammed Ali

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.