Gözetleyen Toplum

Ağa” Bağlanma, Sanala Mensubiyet, Platonik Dostluklar

İnternet 2000lere doğru Türkiye’ye girerken, habercilik misyonundan çok “çet” adı verilen sohbet platformlarıyla gün­deme geldi.

Erken dönemlerde internete bağlanmak isteğinizi ikrar et­tiğinizde müstehzi bir ifadeyle karşılaşırdınız. Çünkü internet demek gayri ahlaki her türlü yayının platformu manasına ge­lirdi. Dolayısıyla Türkiye’de internet algısının başında “sosyal­leşme” gelir. Sosyal medyanın ilk halleri çet ve msn iken, son­radan msn her bilgisayarın, her bilgisayar kullanıcısının “temel ekranlarından biri oldu. Devlet dairelerinde msn yasaklandı; ciddi olarak iş yapıyor gözüken iki memurun aslında birbiriyle konuştuğu, evli olmalarına rağmen msn vasıtasıyla gün boyu sanal ilişki kurup zina ortamı hazırladıkları yaygın haberler arasına girdi. Sosyal medya kavramına yüklenen manaların özellikle twitter ile biraz daha anlamlı hale gelmesi, haber ve yorum paylaşımlarının, tartışmaların yaşanması açık konuş­mak gerekir ki sosyal medyanın prestijini biraz daha artırdı.

Facebook’a kalmış bir sosyal medya, sorunlu ilişkilerden oluşan haberciliğin çok daha magazinel boyuta girmesine ne­den olacaktı.

Dünya sisteminin “ekran” üzerinden kurduğu gözetleme ve denetleme sistemi insan gerçekliğinin en açık, en önde, en ma­hir, en dolaysız özelliğine hitap eder.

İnsanlar mobese ve güvenlik kameraları üzerinden gelişti­rilen gözetleme kültürüne muhalif olmayı akıllarından geçirmezler; zira o aslında kendileri için kurulmuştur. Hâlbuki gö­zetleme, kamuda yer bulma, gösterme, ifşa etme, açma, ağ ile bağlanma, bağ kurma insanoğlunun en temel ihtiyacı olduğu gibi bugün kariyerizmin getirdiği menfaatler üzerinden büyük şoklar yaşayan insanların, kalabalıklar içindeki, artan arkadaş ve tanıdık insan sayısına rağmen derinleşen yalnızlığını gider­diği bir alandır.

En başta facebook sonra twitter akabinde instagram, bire­yin yalnızlığını, bastırılmışlığını, korkularını, kederlerini, neşe­lerini yani her türlü duygu yoğun ruhi yönelimlerini gösterebi­leceği alandır. Paylaşmak, aslında kişinin kendisini açmasıdır. Buradaki sanal ağ dost olarak görülmese bile kişinin kendini açtıktan sonra kendisine iktidar kurup onu hüzne sevk edecek, dostluğunu kullanıp küçük düşürecek bir kişi değildir.

Bir öteki ile konuşma, dertleşme, hasbihal karşılığını sa­dece kendisinin gördüğü, görebileceği, görmesine müsaade edebileceği alan olarak sosyal medya aslında bireyin sadece kendine güvenebileceği, kendine bile zaman zaman itiraz ede­bileceği ama yine kendine döndüğü için kontrolü sağlayabi­leceği mümbit sahadır. Sosyal medya, fotoğraflardan bilgilere kadar kişinin kendini ifşası iken beri taraftan kişinin aynası, yansısı hatta öz-benliğidir. Öteki olarak sosyal medya gerçekte kişinin hitap edemediği yani ulaşamadığı kendi benliğidir.

Sosyal olarak yalnızlığı artıran kapitalist kültür, sosyal medya vasıtasıyla kişileri çok farklı başkalarıyla buluşturarak “kamuya açar.” Ama sadece kamuya açar; hâlbuki kamuya açıklık, kişinin topluma kapanmasına, insanlardan uzaklaşma­sına hatta kaçmasına vesiledir. Kaçmak, sistemde buluşmakla eşdeğerdir. Kişi ne kadar sosyal medya üzerinden farklı kişiler­le buluşur hatta yıllardır görmediği ilkokul arkadaşı, mahalle arkadaşıyla tekrar görüşürse esasında bir o kadar da değer yı­kımına uğrar. Mahalle ya da okul arkadaşlıklarının tükenmesi sadece mekânsal ayrılıklar değil aslında zihni kopuşların, ortak ilgilerdeki ayrışmaların sonucudur.

Modern insanın aradığı nostaljik mensubiyet bağları geçmişte kalan arkadaşlıkları yüceltir, onlardaki küçük menfaatlerin sonradan tatlı anılara dönüşmesi peşinden yüceltmeleri getirir. Sosyal medyadaki kar­şılaşmalar tekrar o eski, saf, dolaysız ilişkilere dönmeyi tetikler ama sadece tetikler; her buluşma aslında bir hayal kırıldığıyla biter. Bu açıdan Facebook’ta bulunan nostaljik ve ideal arka­daşlık tipolojileri, arkadaşlık, dostluk, saflık, geçmiş özlemlerinin kendi bağlamlarını da tüketip ezer, yok eder. Böylece sürekli değerleri ezen birey inanacağı insan, tutunacağı aidiyet bağları da bulamaz. Saf dostluklara ulaşma arzusu, kötülük fikrini, dejenerasyon kaygısını çoğaltır.

Mahremin Kamusallaşması

Sosyal medya insanların tüm iyi ve kötü niteliklerini kullandığı için, insan gerçekliğini yakalayamaz.

Mahrem kavramı sosyal medyadan çekilir; bu ortamda ne kadar göz önünde olursa etkileşime açıklığı o kadar fazlalaşır.

İnsanların paylaşımlarında görsel öğe, bilhassa öznenin kendi ya da ailesinin fotoğrafları daha fazla “like” aldığı için, ailenin dışarıya açılması beğenilerin çokluğunun verdiği “rakamsal şehvet” ile iyice artar. Rakam şehveti, sevgi, merhamet,sevgi yerleşik kültürün aşırı bireyci, ötekini tanımaz, değer bilmez vasfı “senin hayatın senin teknolojin” sloganıyla dile getirilir.

Teknolojinin kişiye özel niteliğinin verdiği “özgürlük” tatlı bir ego tatmini sağlar. Güya güvenlik için olduğu dile getirilse de telefonun, bilgisayarın, tabletin retina ya da parmak izi ile açılabilmesi özgürlüğü, sahipliği daha önemlisi mahrem ala­nı oluşturur. Elbette sosyal medyada görünürlük fotoğraf ve videolarla, paylaşımlarla sağlansa bile bilhassa gençler farklı gruplara bölünür.

Sadece gruplar değil, farklı “profiller” yani farklı hesaplarla kendini kompartımanlara ayırarak sunar. Bu düpedüz kişilik bölünmesidir.

Kişinin ailesinin, akrabalarının, öğretmenlerinin gördüğü profil son derece “normal” paylaşımlara sahne olurken, farklı bir ad ve profil fotoğrafıyla başka bir oturumda aynı özne çok başka kimliklere bürünebilir. Bilinen kamuda efendi ve nor­mal olan bir özne, sınırlı arkadaş çevresinin “takıldığı” adreste galiz küfürbaz, aykırı, muhalif yani son derece rahat davrana­bilir. İçindeki kötülüğü, çirkinliği, kini, hıncı, cinselliği, şiddeti sınırlı sayıda arkadaşa “bağlanıp, “açarken” bilinen kamuda dindar, sakin, normal olabilir.

Bakarsanız dışarıda, işte, sokakta, trafik lambalarında her­kes gayet normaldir; fakat sosyal medya mekanizmasının başı­na oturduğu anda ya safi melek ya cani şeytan zuhur ediverir.

İşte parmak izi ya da retina okumalı makineler bu öznenin mahrem alanıdır. Sosyal medya ve teknoloji mahrem içinde mahrem daireleri kurar. Makineye erişim mahrem olabilece­ği gibi farklı hesaplar bir başka mahrem alanı oluşturabilir. Mahrem alan hiçbir dönemde ortadan kalkmamıştır; sadece mekân ve araç değiştirmiştir. Sosyal medya mahremi kaldır­maz bilakis onu kamuya açar. Sere serpe fotoğraflar aynı za­manda itibar unsuru olarak telakki edilir. Mobese ve güvenlik kameraları üzerinden takip edilmek, izlenmek, gözetlenmek rahatsızlık sebebi değildir.

İzlemeyi, İzlenmeyi Hazza Dönüştürmek

Esasına bakılırsa, izlenen toplum aynı zamanda izleyen, gözetleyen, mahrem alanlara “erişim sağlamak” isteyen kişidir.

Neoliberal birey sosyal medya sayesinde üç fonksiyonla mahremiyeti delip geçer: izlenmekten rahatsız olmaz sosyal medya bağlamında takipçi sayısının ve aldığı beğenilerin çok­luğu ile övünür, mobese ve güvenlik kameralarını güvenliği için emniyet supabı görür. Kendini ifşa etmek takipçi ve beğeni sayısını artıracağı için mühimdir. Ne kadar çok “bağlanır ve açarsa o kadar mutlu olur. Son olarak izlemeyi çok sever, kimin nerede olduğunu, nereleri gezdiğini, hangi mağazaya gittiğini, ne yiyip içtiğini, kimlerle oturup kalktığını adeta vecd halinde kimi zaman kızarak kimi zaman zevkle izler.

İfşa etmek, fotoğraf ve video paylaşmak yalancı mutluluk kahkahaları atmak, piknikten, lokantadan, kafeden, evden ka­reler paylaşmak sadece kişisel mutluluk ve gösteriş değil aynı zamanda pazarlama, sunmadır. Kırk yılda bir okuduğu kitabı, şık kahvesiyle fotoğraflayıp sunarken de, kar, yağmur, çamur demeden her zorlu mekânın “keyfini çıkarabilen” pozitif ener­jisini sergileyebilme de beğenilerin verdiği dinçlik duygusuyla beraber kültür, sanat yoğun saygınlık vesilesidir.

Paylaşımları şöyle kısa bir gözden geçirirseniz herkes yük­sek kültüre girmiştir. Ciks mekânlar, cool tavırlar, farklı müzik­ler bu yüksek kültürün tamamlayıcılarıdır. Düğünlerin oyun havalarını paylaşanlar çok sınırlı bir kesimdir. Komik video­lar İzlense bile bunlara “hayata dair” bir gerekçe bulmak, üst düzey yorumlar yapmak, sosyolojik okumalar gerçekleştirmek kendini kaliteli gibi sunmanın parçasıdır. İzlemekten ve izlen­mekten rahatsız olmayan bir kitle sosyal medya vasıtasıyla ha­yatları alenileştirir.

Arzu ideoloji, dünya sisteminin kişileri kendi kendilerine denetlemesine, sisteme katılmasına imkân verir. Sosyal med­yadaki fotoğrafların içerikleri arzu ideolojiyi tahrik eder.

Sosyal medya tahrik sebebidir. Birey bu “ağ”daki her pay­laşımdan tahrik olabilir. Kızabilir de, ağlayabilir de, sevinebilir de… Sosyal medya arzulan tahrik ederek her gün büyürken, birey de her sabah yeni arzularla dolup akşam tatmin edilme­miş arzularla uykuya dalar. Her gün arzu diriltip öldüren bir kültürde birey, öfkesini, sevincini, sevgisini “dokunmadan” te­mas etmeden, yakınlaşmadan uzaktan uzağa platonik biçimde tatmin etmeye çalışır. Temasın olmadığı tatmin öğeleri hırsı, arzuların dengesiz büyümesini ve sapkın siyasal, psikolojik, kültürel ilişkileri getirir. Sosyal medya sabahları umut ak­şamları hayal kırıklığıyla dolarak bir günün “heba” edilmesine vesile olur. Arzu ideoloji peşindeki birey, tatmin edilmemiş duygularının elinde kapitalist dünya sisteminin farkına bile varmaz; esas oyuncu, oyun kurucu arzu ideolojinin arasında, sanal gerçekliğin içinde kendini tereyağından kıl çeker gibi çe­kip çıkarıverir.

Kendisi görünmeyen, hissedilmeyen sistem hep bir düşma­nı ya da arzu ideolojinin unsurlarını piyasada gezindirir.

Sadece Allah’ın gördüğü meleklerin kaydettiği mahrem alanlar piyasa açıldıkça kişilik bozukluklarına bağlı olarak in­sanın ruhi genetiğinde de kaymalar yaşanır.

Yalnızlığını Yaşayamayan Toplum

Sosyal medya yalnızlığı öldürdü.

İnsanlar ağız tadıyla yalnız kalamaz oldu. Birileri mutlaka bireye ulaşmak, erişmek mecburiyetindedir. Kaçamazsınız, şüphe içinizi kemirir. Sosyal medya insanları aynılaştırdı. Her­kes bir biçimde eşitlendi, butonlara göre tepkiler vermeniz gerektiği için aynı davranışlar, tepkiler geliştirme zorunlulu­ğunu doğurdu. Dolayısıyla ürettiği değerler ortak olduğu için de kötülükte, hırsta, gözetlemenin gerektirdiği merak, kaygı, iç çekme, can çekme, gıpta etme, kıskanmada yani ahlaki ola­rak düşük iyi ve kötü tanımlarında herkes eşitlendi. Duyguları,mimikleri aynılaşan bireyler bilhassa gençler kişiliklerini ortak kültür üzerinden kurmaya devam ediyor.

Sosyal medyada yeni bir “trend” olarak şelfi modası ortaya çıktıkça kişisel, sosyal yaklaşımlarda ayrımlar belirdi. Selfi sempatiyle karşılandı. Oysa gösterilen sempatiden daha çok içten içe kızgınlığı da besliyordu. Selfiyi çeken ona poz vermeye çalışan, ekran karşısında ayarlamalar yapan aynı zamanda görünürlükte birbiriyle yarışır. Selfiyi çeken kişi arkasındaki kalabalıktan daha büyük gözükür. Bir kişi yirmi kişinin önün­de, merkezde, büyüktür. Arkadaki kalabalık öndeki öznenin fonudur; fondakilerin detayları dikkat çekmez ama şelfi çekenin yüzündeki izlerin, noktaların, çizgilerin hepsi net ve irice belli olur. Şelfi hastalığındaki kırılma, özne olmamn ekranda arkaya alınan kişilerle ilgilidir, merkezde ya da önder olmak bir statüyü, tatmin edilmişliği sağlar.

Aynı biçimde sosyal medyada ünlülerle yapılan muhave­reler de bu zengin statü yoklamalarını artırır. Yazar, şair, siyasetçi, gazeteci, sanatçı yoğun twitterda hele ki instagramda paylaşımların altına anında cevap, küfür, ukalalık yazmaya hazır geniş bir kitle vardır. Paylaşım yapanın sözlerine ya da fotoğrafına övgü dizmek için bekleyen kitle ile küfür edip ona haddini bildirmek için ekran başım gözetleyen öne çıkma meraklısı geniş bir şahsiyet yığını bulunur.

Normal bir ortamda, sosyal medyanın olmadığı şartlarda göremeyeceği, konuşamayacağı hele ki laf atıp küçük düşü-remeyeceği pek çok tanınmış kişi, “bir tık ötede” olduğu için,istediği gibi kızabilir, muhabbet edebilir, yüceltebilir ya da yerin dibine geçirebilir. Sosyal medyadaki paylaşımların yanında fotoğraflar sayesinde ünlü kişilerin mahremlerine, gündelik yaşamlarına giren takipçiler özledikleri hayatın ipuçlarını bu­rada bulabilir. Çoğunlukla, yüceltme, öykünme, özdeşleşme içindeki hayran kitlesine karşılık anında bloklanacak, kıskanç, düzeysiz çoğunluk vardır. Burada bir eleştiri, yergi, ikaz, tespitten bahsetmenin imkânı yok; çünkü sosyal medya itirazla­rında ahlak yok.

Paylaşımlar, eleştiriler, övgüler bir ahlaka göre değil pratik sonuçlara açılabilecek ahlaki eylemlere göre uzun hesaplama­ların sonucunda yapılır. Bu yüzden her paylaşım bir hesabın, hesaplaşmanın, art niyetin, geleceğe yönelik adımın netice­sinde yapılır. Güvensizlik, korkular, kaygılar, evhamlar sosyal medyaya bakan herkesin ortak psikolojik durumu haline ge­lir. Zira eşin dostun, arkadaşın yaptığı paylaşımların altında bir niyet arama, iyi olsun kötü olsun atak olarak görme ister istemez evhamı artırır. Zaten kitle iletişim araçlarının üret­tiği kültür evhamlılığa yol açar. Açamadığınız ama çalan her cep telefonu bu evhamın bir parçasıdır. Sonradan geri dönüp aradığınız ama kendisine ulaşamadığınız her arama evhamla, kaygıyla, korkuyla yapılır.

Evhamlı toplum sosyal medyada üst üste kinayeli, üzgün, melankolik şarkılar ve türküler paylaşan hatta kimi iğneli sözleri isim vermeden sıralayan muhatabı­nın sorunları olduğu, psikolojisinin bozulduğu kanaatindedir. Özelden mesaj attığınızda “kankasının” aslında psikolojisinin yerinde olduğunu ama biraz hüzünlendiğini anlarsınız. Duy­guların ortaya yerde bu şekilde kontrolsüz dağılması, duygu mahremiyetinin serilmesi kısa zamanda kişinin artık duygu­suzluğunu, duygu değişimindeki anormalliğin normaliteye dönüştüğünü gösterir; hâsılı yalancının evi yansa da artık kim­se inanmaz, inansa bile üzülmez, etkilenmez.

Duyguların alenileşmesi, sürekli dalgalı ruhi bunalımların yerlerde, kamuda, ortalıklarda gezinmesi insan olmanın ge­tirdiği gizemi, değeri, biricikliği yok eder. Acısını bile kendi içinde yaşamayı bilmeyen, ulu orta herkesleştiren yeni özne elbette, varoluşsal güvenlik krizini aşamayacaktır.

Sahicilik öldüren Ağ

Sosyal medya kültüründe ihtimam göstermek yoktur. İhti­mam değer vermektir.

Sosyal medya araçlarına kimse özde değer vermez; araç- sal bakar, kendi amacını, ihtiyaçlarını gördüğü müddetçe ona kıymet aktarır. Yalapşap yorumlar, çoğu telefondan yazılmış bildirimler, Türkçe karakteri olmadığı için ne idüğü belirsiz bir dil ve imla, cümle kurgusu olmayan hissiyat bildirileri özensiz­liğin, ihtimam gösterememe ucuzluğunun sonucudur.

lnstagrama konan her fotoğrafı beğenen, çektiği görüntü­lerin çoğunu fotoğraf diye paylaşan bir kitle karşısında, sosyal medya kurucuları ne filtre uygular, ne sınırlama yapar. Orada yorum, bildirim, paylaşım hatta yer kaplayan fotoğraf ve video paylaşmak sınırsızdır; gücün yettiği müddetçe yazabilir, pay­laşabilirsin. Seçkincilik, özen, değer, biriciklik, kıymet verme/ kıymet bilme gibi hassasiyetlerin bittiği, sınırına geldiği yer olarak sosyal medya beraberinde “terk edilme” sanrılarına kapı aralar.

Sosyal medyanın gündeminde terk edilme, aldatılma, kan­dırılma, menfaatleri yüzünden arkadaşlıkların tükenmesi üze­rine bol iğneli yazılar, değiniler, paylaşımlar yapılır. Sahicilik etiğinin olmadığı bu ağ sisteminde elbette tüm ilişki biçimle­rinin bir menfaate dayanması normaldir. Yorumlardan, beğe­ni butonlarını tıklamaya kadar tüm sanal irade beyanları bir hesaba, “karşılıklılık” esasına dayanır. Sahicilik öldüren yerdir sosyal medya. İnançlar, samimiyet gösterileri bile sahici değil­dir. Dolayısıyla her ilişki biçimi sonrasında bir hüzün, kandı­rılma, aldatılma, yalan, maske arayışına bağlı olarak öznenin ruhuna çöküverir. İfşaya dayalı bu kültür, sırı, mahremi, gizli olanı yok ettiği için, buhranlar, krizler, acılar, krizler bile sahici yaşanamıyor.

İfşa etme azminden kaynaklanan güvensizlik duygusu ontolojik hal aldığı için kamusal alanda herkes herkesleşmenin getirdiği birörneklik yüzünden kaçış yaşar. Otantik olana ka­çış…

Radyo yalnızlığa ve ümitsizliğe bağlı olarak melankoliyle eşdeğerdi. Televizyon sadece eğlence oldu; ne acının ne kıvancin sesi haline gelemedi. Sosyal medya ise ıstırabın adresi ha­line geldi. Görünmeyenin olmadığı bu dünyada, sosyal med­yada kendini göstermek, ifade etmek imkânı bulamayanın yok olduğu bu evrende elbette, öznenin ifşa, açma yeteneği ahlaka dayanmadığı için beraberinde insan doğasına ve özüne yönelik her gün yeni saldırıdan doğan mecburiyet ıstırabını getirdi.

Köşe yazarı, sanatçı, yazar, gazeteci… Kendi doğal mecrala­rında akabilmek için bile sosyal medyada var olmak mecburi­yetindedir. Her gün yeniden başlayıp yeniden tükenen bir arzu ideoloji, inşam tatmin ediyormuş gibi hava veren ağ sistemi, insanları her gün azar azar tüketiyor. İnsan sosyal medya sa­yesinde var olma-yok olma ıstırabını yaşıyor; sosyal medyada göründükçe fazlasıyla varsınız ama gece başınızı yatağa koy­duğunuzda yok olduğunuzu anlarsınız.

Günümüz insanı “aslolan yokluktur” hakikatini her gün tecrübe ederek öğreniyor, unutuyor!

 

(İtibar. 2016,sayı 53

Ercan Yıldırım – Türkiyenin Yeni Kültürü,syf.256-265

Yazar: Muhammed Ali

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.