Fıkıh-Hukuk Karşılaştırması

Varlığı ve hayatı müslümanca “algılama”nın zemini Akide ise, “yaşama”nın zemini de Fıkıh’tır.

Fıkıh’tan bahsettiğimizde, Din’in hayata akseden, ete-kemiğe bürünmüş yönünden bahsetmiş oluyoruz. Fıkıh, Din’in, inanç alanının dışına taşmayan, yaşanan canlı hayata dair fiilî ve aktif yönlendirmelerde bulunmayan bir “öğreti”den ibaret olmadığını gösteren en önemli boyutudur. Zira Din, hayata Fıkıh yoluyla müdahil olur. Bu yönüyle Fıkıh, Din’in “kendine özgü”lüğünü muhafaza eden ve tezahür ettiren en önemli mekanizmadır. Bu sebeple –Elmalılı merhumun tabiriyle– İslamî ilimlerin tamamı Fıkıh ilminin inkişafına müteveccihtir ve İslam medeniyetinin ruhu ve kıvamı buradadır.(1)

Ve yine bu sebeple Fıkıh, Hukuk’tan farklıdır ve elbette hem yatay, hem de dikey olarak gayrı kabil-i kıyas bir karakter ve ihata alanına sahiptir.

Hukuk, kaynağı ve temel mantalitesi gereği hem seküler, hem de dar kapsamlıdır.(2) Sekülerdir; zira ahireti yoktur ve yalnızca maddî suç/ceza dengesi üzerine oturur. Dar kapsamlıdır; zira insanın münhasıran “dış dünya”yla ilişkilerini tanzim etmeyi hedefler, ibadetlere, kalbî hayata/vicdana ilişkin herhangi bir düzenleme içermesi söz konusu değildir. Hukuk bakımından söz konusu olan, sadece “yanlış” davranışlardır. Bu sebeple hukuk, öncelikle ve özellikle neyin suç olduğunun tayin ve tesbitiyle iştigal eder.

Fıkıh ise insanın hem iç hem de dış dünyasını inşa eder. Niyetten başlayarak insanın bütün fiil ve davranışlarının meydana gelmeye başladığı andan, sonuç hasıl ettiği ana kadar Fıkıh devrededir.Bu özelliği sebebiyle Fıkh’ın, sadece “yanlış” davranışların (münkerât/menhiyyât) hükmünü tayin etmediğini, doğru davranışların (ma’rufât/me’mûrât) hükmünü de tayin ve tesbit ettiğinin altını çizmemiz gerekir.

Bir üstteki paragrafta Hukuk’un ibadetlere ve kalbî hayata/vicdana ilişkin herhangi bir düzenleme içermediğini söylemiştim. “İbadetler konusu anlaşılabilir; ama kalbî hayata/vicdana ilişkin herhangi bir “düzenleme”den söz etmek ne kadar doğrudur?” diye sorabilecekler için burada bir nebze durmakta fayda var:

Hukuk’un aksine Fıkıh, değerlendirmelerini “sevap-günah” zemininde yapar. Böyle olunca –yukarıda da geçtiği gibi– insanın sadece azalarının değil, kalbinin fiillerinin de Fıkıh’ta bir karşılığı vardır. Bir kimse, yabancı bir kadın zannederek zina niyetiyle kendi eşiyle ilişki kursa Hukuk açısından herhangi bir sonuç doğmaz; ancak niyeti itibara alan Fıkıh bu kimsenin bu fiilinin “günah” olduğunu söyler. Buna mukabil kendi eşi olduğunu sanarak yabancı bir kadınla ilişki kuran kimse Hukuk açısından “suçlu” sayılabilir; ama Fıkıh açısından bu kimseye herhangi bir şey gerekmez.(3)

Keza denizde boğulmakta olan bir çocuğu kurtarabilecek durumda oldukları halde kurtarmayan kimselerin bu davranışı Hukuk nazarında herhangi bir cezayı müstelzim değildir.Ancak Fıkıh bu kimselerin tazir cezasıyla tecziye edilmesini
öngörür.(4)

Hukuk genel olarak insana “ne yapmaması” gerektiğini söyler. Bunlar dışındaki uçsuz-bucaksız alanda insan –belli sınırlara riayet ederek– dilediği gibi yaşamakta özgürdür.Fıkıh ise insana hem ne “yapması”, hem de ne “yapmaması” gerektiğini söyler. İlaveten, yapılması ve yapılmaması istenen şeyleri alabildiğine inceliklerine inerek kategorize eder: Fıkh’a göre insan davranışları (ef’al-i mükellefîn), müsbetten menfiye doğru bir ucunda “farz”ın, diğer ucunda “haram”ın bulunduğu geniş bir yelpaze içinde vacip, sünnet, mendup/müstehap, mübah, mekruh tarzında kategorize edilmiş halde karşılığını bulur.

Bunu, “yapılması gerekenler” ve “yapılmaması gerekenler” şeklinde ikili bir tasnife tabi tutan Fıkıh, birinci gruptakileri “hüsn (iyi/güzel)” ikinci gruptakileri de “kubh (kötü/çirkin)” olarak görür.

“Hüsn” kategorisine girenlerin yapılması, “kubh” kategorisine girenlerin de terk edilmesi birer “emir” olduğundan, her ikisine aynı anda şamil olmak üzere “vücub” demek, ilkini “vücub-i leh”, ikincisini de “vücub-i aleyh” diye isimlendirmek mümkündür. Bu durum, Hukuk’un “özgür insan”ına mukabil, Fıkh’ın “mükellef insan”ını dikkatimize sunar.

Dünyaya, ilahî teklifi kabul edip gereğince yaşamaya gönüllü bir kabullenişle “evet” deyip demeyeceği noktasında sınanmak için gönderilmiş bulunan(5) insan elbette bir tercihte bulunacaktır. İlahî hitaba muhatap kılınmış olması, insanın ayrıcalıklı özelliğini dikkatimize sunar. “Hitab”ın tabiatında “teklif”, teklifin tabiatında da “külfet” vardır. Yani var ediliş gayesine uygun davranmayı seçen insan, yaratıcısına ve diğer varlıklara karşı birtakım görevlerle muvazzaf bulunduğunu kabul etmiş ve bunun gereğini yerine getirmeye söz vermiş olmaktadır. “Muhatap” varlık, “mükellef” varlık”tır ve onun değeri buradan gelmektedir.

Biraz aşağıda göreceğimiz gibi bu, mükellef insanın, var edicisinden başlayarak diğer varlıkların ve hatta kendi nefsinin kendisi üzerindeki haklarını koruyup gözeteceğini, bunun getireceği külfeti gönüllü olarak yükleneceğini deklare etmesi anlamına gelmektedir.

Yaratılmışların sahip bulunduğu hakların kaynağı ilahî hitap olduğuna göre, “hukuku’l-ibad“ kategorisi de sonuç itibariyle “hukukullah”a ait olmaktadır.

Fıkıh-Hukuk karşılaştırması söz konusu olunca karşımıza çıkan önemli bir nokta da şudur: Fıkıh “Hukukullah”ı önceler; Hukuk ise “insan hakları”nı mutlaklaştırır. Bu son derece önemli bir “karşıtlık”tır. Günümüzde Fıkh’ı Hukuk’a indirgeyen yaygın anlayışın ayağının kaydığı nokta burasıdır.

Ebubekir Sifil Hoca
“Seküler Dünyada Fıkhı Konuşmak” adlı makaleden…

Dipnotlar:

1- Elmalılı, İrşâdu’l-Ahlâf, 8-9.
2- Hukukun kaynağı konusunda üç görüş vardır: Güç, akıl ve toplum. Bu kaynaklar Hukuk’un kaynağı itibariyle, seküler olduğunu/olması gerektiğini ortaya koyar. Bknz, Şanal Görgün, Hukuk’un Kaynakları, 18.
3- Ali el-Kârî, Tathîru’t-Taviyye, 26. Müellif bu konuda icmâ bulunduğunu söyler.
4- Abdülkadir Avde, et-Teşrî’u’l-Cinâî el-İslâmî, I, 372. (Bazı fukahâ bu hükme iştirâk etmez.
5- el-Bakarâ, 155; el-Kehf, 7.

Yazar: Muhammed Ali

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.