Aklıma Yatmıyor !

Son zamanlarda dine ilişkin bir meseleden söz edildiğinde en sık duyduğumuz cümleler şu tip ifadeler oluyor: “Bana pek de mantıklı gelmiyor”, “aklıma yatmıyor”, “böyle şey mi olur?”

Bu tip bir ifadeyi söyleyen kimse şunu demek istiyor: “Neyin doğru neyin yanlış olduğunun ölçüsü benim aklımdır. Aklımla ölçüp biçerim, aklıma uyuyorsa kabul eder, uymuyorsa reddederim.”

Bu ifadenin bir benzeri de şu: “Gözümle görmediğime inanmam.” Bunun anlamı ve açılımı da şu: “Neyin var ve neyin yok olduğunun ölçüsü benim gözümdür / görmemdir. Gözümle gördüklerimi var kabul eder, gözümle görmediklerimi yok kabul ederim.”

Aynı şeyi diğer duyu organlarına da uyarlayabilirsiniz: “Kulağımla duyabildiğim sesleri var kabul ederim, duyamadıklarımı yok sayarım. Burnumla kokusunu alabildiğim şeylerin kokusu bulunduğunu kabul ederim, ben kokuyu alamıyorsam kokunun var olduğunu kabul etmem.”

Bu ifadeleri ne kadar sık duyuyoruz. Maddenin mânâya hâkim olduğu, dünyevileşmenin gemi azıya aldığı bir çağda başka ne bekleyebilirdik ki?

Bu mantıktaki birisinin doğru yolu bulması için dua etmek dışında kendisine söyleyebileceğimiz bazı hususlar var:

Evvelâ “iman etmek” ne demek onu iyi bir anlamalı. İman dediğimiz şey, aklımızın ve beş duyumuzun ötesinde bir gerçekliğin var olduğuna inanmaktan başka bir şey midir? Kişiyi mümin kılan, böyle bir gerçekliğin var olduğuna hiçbir şüphe ve tereddüt taşımadan inanması değil midir?

İkinci olarak bilmemiz gereken şey şu: Bizler hem birey olarak hem de insan türü olarak sınırlı varlıklarız. Gözümüzün, kulağımızın, burnumuzun bir kapasitesi olduğu gibi aklımızın da bir kapasitesi var. Oysa imana ve dine ilişkin konuların tamamı akıl terazisinin kaldırabileceğinden daha ağır şeyler ifade ediyor. Ziya Paşa ne kadar güzel söylemiş:

“İdrak-i me‘alî bu küçük akla gerekmez.
Zira bu terazi bu kadar sikleti çekmez.”

Yani Allah’ın zâtı, melekler, âhiret âlemi gibi bizim için gayb konumunda olan yüce şeyleri idrak etmek bu küçücük akılla olabilecek bir şey değildir. Çünkü akıl terazisi bu yükü ve ağırlığı kaldırabilecek kapasitede değildir.

İman etmek demek, gemileri yakmak demektir. İman eden kimse için “acaba” diye bir şey kalmamıştır. Çünkü o, iman ettiğini dile getirirken “eşhedü” yani “ben şahitlik ederim ki” diye söze başlar. Şahitlik etmek, normalde gözle görülen bir konuda olur. Oysa biz imana ilişkin konuları gözümüzle görmüyoruz ki? Demek ki imanımızı öyle bir ortaya koymalıyız ki sanki gözümüzle görmüş gibi hiçbir kuşku, şüphe, tereddüt kalmamalı.

İman etmek demek, “ya çıkarsa” mantığıyla piyango bileti almaya benzemez. İman eden bir kimse için “Ben iman edeyim. Ne olur ne olmaz. Ya âhiret gerçekten varsa, ya Allah gerçekten varsa” diye iman etmek olmaz. İman etmek “(gözümle görmüş gibi) şahitlik ediyorum” diyerek olur.

İman etmek, Hz. Ebu Bekir’in yaptığı gibi olur. Hani Allah Resûlü (s.a.v.) Rabbimizin bir mucizesi olarak gecenin kısa bir anında Mescid-i Haram’dan, Kudüs’teki Beyt-i makdise, oradan da gök katlarını aşarak zaman ve mekânın bittiği sidretü’l-müntehâya gitmişti ya. Ertesi sabah bu durumu Mekke müşriklerine anlattığında onlar “hah, işte eğlenecek yeni bir malzeme bulduk” dercesine sevinmişler, peygamberimizin anlattığı bu durumu, müminlerin imanını sarsmak, onları şüpheye düşürmek üzere gelip onlara sormuşlardı. “Bakın, sizin adamınız şöyle şöyle şeyler söylüyor. Hâlâ onu tasdik edecek misiniz? Yok artık!” Bu hengâmede bazı zayıf imanlılar “böyle şey olmaz, bu hiç de mantıklı değil” diyerek imandan caymışlardı. Peki ya Hz. Ebu Bekir? O, “bunu o söylemişse kesinlikle doğrudur” diyerek müşriklerin hevesini kursağında bıraktı ve “sıddîk (çok tasdik eden / çok doğru söyleyen)” ünvanını almaya lâyık oldu!

İşte iman budur!

Günümüzde akılları pozitivizm fırtınasına yakalanan nice kimseler var. Bu fırtına bir kesimi öyle bir etkiledi ki, herkes bir yöne savruldu.

Her şey adım adım başladı.

Bir grup, aklına, mantığına yediremediği için 1400 yıllık İslamî ilimler geleneğini elinin tersiyle bir kenara itti. Âlimleri, mezhepleri reddetti. “Olmaz öyle şey” dedi. Bu, ilk adımdı.

İş bununla kalmadı, sıra Allah Resûlü’nün (s.a.v.) sünnetine geldi ve kimileri aklına yatmadığı için hadisleri elinin tersiyle itti. “Peygamber böyle şey söylemiş olamaz” dedi. “Ben sadece Kur’an’ı tanırım, başka bir şey kabul etmem” dedi.

Ama iş bununla da kalmadı! Kimileri aklına yatmadığı için Kur’an âyetlerini tevil etti: “Aslında burada o kastedilmiyor” dedi. Kimileri ise “bu âyetleri Allah söylemiş olamaz” dedi.

Biz ise şeksiz şüphesiz diyoruz ki: “Allah ve Resûlü ne söylemişse doğrudur! Âmennâ ve saddaknâ!”

Rabbimiz bizleri de “sıddîk” olan kullar zümresine dâhil eylesin.

(Soner Duman/10.Rebîülâhir.1440/17.Aralık.2018/Pazartesi)

Yazar: Muhammed Ali

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.