Utanış

SÜREKLİ MUCİZELER   öbür peygamberlerin mucizeleri kendi çağlarında görünmüş ve tamamlanmış, doğup batmış mucizeler¬dir. Gerçi mucizenin tesiri sürüp gitmiştir kendisi sür¬mese de. Hz. Musa'nın mucizesi büyü ve büyücüler, kâ¬hinler devrini kapamıştır. O mucizeden sonra büyücü¬lük bir daha dirilmemecesine ölmüştür. Hz. İsanın ölü¬yü diriltme mucizesi de ancak kendi çağdaşları tara¬fından görülebilmiş, tesiri de sembolik bir tesir olarak dinin dirilticiliği lehinde kaydedilmiştir. Peygamberlik dairesini tamamlayıp kapıyarak peygamberliğin baş¬langıcı ve sonu olan Peygamberimizin bu cins mucize¬lerinden başka bellibaşlı iki cins mucizesi daha vardır ki, yalnız kendine mahsustur diyebiliriz. Bu iki tür mu¬cizeden birincisi, öbür mucizeler gibi bir vaka halin¬de görünüp bir zaman içinde tamamlanmakla beraber, tesirleri de öbürleri gibi sürüp gittiğinden başka bir vasıf daha taşır. O vasıf ta, gelecek zamanlarda, il¬min, gelişmesini o mucizelerin çığırında, izinde ara¬makta olmasıdır. Gerçi bu arayış sınırlıdır, çok dar ve sığ bir çerçeve içindedir, öyle de olsa, mucizenin mih¬veri etrafında dönüp durulduğundan, onun gelecek za¬manı nasıl içine aldığını ve aşılmazlığını, ışık tutuculu¬ğunu görmekte fayda sağlayacaktır.   Bu tür mucizenin iki büyük örneği; şakkulkamer ve miraç mucizesidir. Göğe füzeler fırlatıldığı, gezegenlere ulaşılmasına girişildiği bu «feza çağı»nda, miraç mucizesinin anlam ve hikmetleri biraz daha fazla anlaşılmıyor mu? Peygam¬ber, bütün gezegenler dünyasını ve gök katlarını geç¬tikten soma« fiziği aşkın ebediyet dünyasını da görmüş ve yaşamıştır ki, bugünkü ilim henüz bunun hayal edil¬mesine bile cesaret edecek bir durumda değildir. Muci¬ze ta o zamandan, ilmin bugünkü gelişimini görmüş, bu gelişime işaret etmiş ve adeta ona o zamandan mey¬dan okumuş, onun asla ulaşmıyacağı bir fizik ve fiziği aşkın yükselişi gerçekleştirmiştir. Yine, aya varmak ve sırlarını çözmek için çırpındığımız bu dönemde farkına varıyoruz ki, şakkulkamer mucizesiyle, bir parmak işa¬retiyle ay ikiye bölünmüş ve bunun için aya gitmek ge¬rekmediği gibi sonra bu iki parça buluşarak birleşmiş¬tir. Bu iki mucize adeta lisan-ı hal ile diyor ki: «daha hiç bir işareti bile yokken, ilminizin eninde sonunda alacağı yönü şimdiden görüyoruz ve ulaşmayı hayal bile edemiyeceğiniz bir gerçekleş t irişle sizi uyarıyo¬ruz; ey insanlar, ilerde bilginiz bu doğrultuyu aldığın¬da gurura kapılmayınız. Allahı unutmayınız ve onunla yarış yaptığınız zannına kapılmayınız, size verilen bil¬giden ötürü daha çok hamd edici olunuz.» Belki, batılılar bu mucizeleri inkâr edeceklerdir, ama en azından bin üçyüz küsur sene önce açıkça ilân edilen bu muci¬zelerin peşinden şimdi bir kaplumbağa gibi seğirtmek¬te olduklarını, yani müsbet bilgilerin yönüne daha o zamandan hem de değer hükmüyle birlikte işaret edil¬miş olduğu gerçeğini inkâr edemezler. İşte bu mucize¬ler, çağımızda bir kere daha anlamlarıyla çağdaş ve aktüel olmuşlardır.   İkinci tür mucizeler ise, hiç kesilmeksizin sürekli olarak devam eden mucizelerdir. Bu mucizelerin başında, Kur ân-ı Kerîm yer alır. Kur'an-ı Kerim, her zaman yeni, her zaman taze, her zaman diri, her zaman kadim, her an bir su kaynağı gibi içinden çağlayıp duran bir mucizedir. Bu mucize, vahyin ilk geldiği günden bugüne kadar bir gün bile, bir tek kelimesinde bile fevkalâdeliğini yitirmeden sürüp gelmiştir. Her çağda milyonlarca, hatta yüz milyonlarca insan mucizenin önünde kendinden geçmiş ve secdeye kapanmış, onun aşkına ölüme bile seve seve başını uzatmıştır. Ve bu mucize bugün de aynı kuvvetle, hat¬ta gün geçtikçe tesirini arttırarak sürmektedir. Kur’ân yine İslâm dünyasını diriltmekte, ışığını genç gönüllere salmaktadır. Hatta müslüman olmayan doğu ve batı dünyası da, onun mucize yanma kolay kolay itiraza bi¬le girişememekte, zaman zaman da bunu şu veya bu tarzda itiraf etmektedir.   Bir açıdan namaz ve oruç da, Peygamberimizin bu sürekli mucizelerindendir. Namaz bir müslumanı en keskin çizgilerle müslüman olmayanlardan ayırır. Fizik bakımından bile ayırır. Oruca gelince, en zayıf çağla¬rımızda bile, ramazan ayı geldi mi, islâm dünyasında esen uhrevi bir bad-ı saba, onu inkâr karanlığına gö¬mülmüş ülkelerden bıçak kesimi ayırır. Bir Kâbe çevre¬si bir Sultanahmet havası, bir Eyyüpsultan semti nasıl öbür yerlerden bir çırpıda ayrılıyor. İnsanı ta yüreğin¬den kavrıyor, insanın özüne tesir ederek onu öbür in¬sanlardan ayırıyorsa, ramazan ayında müslüman ülke¬ler de böyle bir yücelikle dolup taşarak Avrupadan, Çinden, Rus ülkesinden, Amerika görünüşünden bir bakışta seçilir, farkedilir, ayrılır. Ramazan ayı bir mu¬cize ayı olarak ruhun olağanüstülüğüyle dolup taşar. Gördüğümüz en mütevazı evde bile düşünülemiyecek ne harikalar oluşur. Çünkü oruç başlıbaşına bir me¬lek ülkesinin dünyaya çağrıldığı ay olmanın dışında hergünkü zamandan daha çok ve katmer katmer do¬nanmıştır namazla da, Kur’ânla da. Oruç, topluma inen bir takva gibi gelmiştir. Her yıl gelen bir takva muci¬zesidir oruç. Sürekli bir mucizedir.
İnancın yarısı utanç. Ama nasıl utanç? Kalbden ansızın fırlayarak kızartısını yüze vuran kanın utancından, Peygamber neslinin duvarları önünde kendi duvarını yükseltmeyip yıkmaktan, Peygamber karşısında sesini yükseltmeyip indirmekten, kul olma şuuru içinde,her saniye ” mutlak bir göz” tarafından, her kımıldanışının gözlendigine inanmaya ve ona göre davranmaya kadar ulaşan bir utanç,yani hayâ.

 

Bu ulu utanç, bu yüce utanç, inanmaktan doğar. Utanma, insanın kendi üstündeki bir kuvvet önünde aldıgı ruh durumlarından biri olduguna göre (insanın kendine karşı utanması da, kendini iki ”ben” e ayırarak bir ”ben” ini öbür ”ben” inin önünde egdirmesi demek degil midir?), inanmayan insanın utanacagı bir üstü ve dolayısıyla utancı yoktur.

 

Batı, hıristiyanlıktan devraldığı kırık dökük utan­mayı Rönesanstan sonra büsbütün yitirdi. Her şeyi tam olsa da, utanmayı yitirmiş bir medeniyet, sağlıksızdır. Çünkü, diri olmak Allah önünde utanmak demektir. Utançsız insan paslıdır. O zaman da Ona Allahın nuru vurmayacak demektir. Allahın nurunun vurmadığı insan ise diri değildir. Yahudi, bütün inancını kaybetmiş bir eski zaman kalıntısıdır. Peygamberlerin Önünde ulanmayıp seslerini yükselttiklerinden bu yana, her şeye sahip olsalar da bu tarihi ukde yüzünden mutsuzdurlar. Utançsız adam mutsuzdur.

 

Komünizm, bir inançsızlık ve ona bağlı olarak bir utançsızlık dinidir.

 

Müslümansa her şeyden önce Allahtan utanır. Ya­ratılmış olmaktan utanır. Daha doğrusu, yaratılmış ol­ma şanının hakkını verememekten korkusu ve utancı vardır. Allahta yok olmak, insanın ruhuna bütünüyle utanma yerleşmesi ve başka her türlü duygunun koğulmasıyla gerçekleşir. ‘O, peygamberlerden, hesap tu­tan meleklerden, kitaptan, sahabeden ve velilerden, dosttan, eşsiz dosttan utanır. Baharda açan çiçekten, çiçekten çiçeğe koşan andan, güzün solup ağaçlardan yere düşen yapraklardan utanır. Onların hesabına de­ğil, kendi hesabına, onların vazife dikkatlerine ayak uyduramamaktan, onların kelimeler üstü bir dille öğdüğü tek var olan Alahın önünde, kısa veya uzun sü­ren bir dalgınlıkta kendini bir varlık saymış olmak­tan utanma.

 

Utanma inançtan hiç kopmaz. İnançla birlikte var ve inancın yokluğuyla yoktur. Dinin buyurduğu ve ger­çekleştirdiği utanç, inancın gaybla ilgili yanının bir nevi psikolojisi, ümanizmasıdır.

 

Evet, bizim ümanizmamızın birinci sütunu, haya­dır. İslâm ümanizması, mimarîde, sonsuzluk duygusu­nu veren kubbe yumuşaklığıysa, şiirde na’tsa, insanda da hayadır. İslâm ahlâkına sonsuzluk duygusunu ve­ren, sonsuzluk salıntısını yerleştiren hayadır.
Tövbenin, aşkın ve sevginin başlangıcı utançtır. Sabır, utancın gelecek zamana çevrilmişidir adeta Ağırbaşlılık ve vekar, süreklilik kazanmış, durulmuş,derinleşmiş, aydınlanmış, kalbin huzuruyla kaynaşmış bayadır.

 

Müslümanlar bir bakıma her şeylerini kaybettiler. Yalnız utangaçlıklarını yitirmediler. Hatta, kendilerine yalnız bu utanma kaldığından mıdır nedir, bunda ken­di içine kapanacak ve meydanı islâmı sabote edenlere bırakacak kadar aşırıya gittiler.

 

Bu utancın sınırı, utanmanın da yalnız Allahın rı­zasını kazanmak için olmasıdır. Yoksa, Allah düşma­nından utanmak, utanmak değil korkmaktır. Böylesi bir korkuysa, utançtan ayrılmayan inancı da dinamit­lemek demektir. Allah düşmanından utanmak yok, onu en şiddetli bir şekilde utandırmak vardır.

 

Yeni yetişen müslüman gençlik, bir yandan, utan­manın bu hastalık dercesine varmış olanıyla, bir yan­dan da farkında olmadan, batıdan gelen utançtan mah­rumluk duygusuyla şartlanıyor. Bu birbirine zıt iki psi­kolojiyi birden yaşamanın med ve cezri arasında salla­nıyor. Bu dediğimiz küçük bir otokritiktir. Zaten, utanç sahibi olma, sürekli bir otokritik demektir..

 

Bize gerekli olan, bir/yanında vekar, bir yanında alçakgönüllülük, bir yanında inanç, bir yanında İslâm, bir utanç dengesi.

Sezai Karakoç – Kıyamet Aşısı

Yazar Hakkında: Muhammed Ali

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*