Türk İmajının Görsel Yansımaları

 

Doğu’dan Batı’ya yönelişleriyle, Batılıya göre Doğulu, Doğuluya göre ise Batılı olan Türklerin tarih sahnesine çıkmalarıyla birlikte betimlenmeye başlayan, temel fiziksel özellikleri ile kültürlerinin sürekliliği ve dönüşümü 19. yüzyıl sonuna kadar verilen sanat ürünleri ile aktarılmaya çalışılacaktır. Türklerin nasıl görüldüğünün, görenin (Doğulu-Batılı) bakış açısının siyasal, ekonomik, tarihsel ve kültürel olgularla birlikte ortaya çıkan görsel sanat ürünlerine yansımaları yazının ana temasını oluşturmaktadır.

Öncelikle, 16. yüzyıl ve sonrasında ortaya konan eserlerde, Türklere bakışı daha anlaşılır kılmak üzere Türklerle özdeşleşen olgulara kısaca değinilecektir. Türkler ve Türk Kültürü dendiğinde, Türklerin tarih sahnesine çıkı­şından başlayarak günümüze dek süregelen ve Türklerin yerleştikleri, yaşadıkları yerlerde yarattıkları, bugün de etkinliğini sürdüren bir kültür akla gelmektedir. İslamiyet öncesi dönem, Türklerin İslam dinini seçmeleri, Anadolu’ya yerleşmeleri ve buradaki yaşamış ve yaşamakta olan uygarlıklarla ilişki içine girmeleri, Osmanlı İmparatorluğu’nun kuruluşu ve yayılışı ile çeşitli dinlerde ve etnik ayrımlarda başka halkları yönetmesi ile başka bir karşılıklı kültür alışverişine girmeleri, Batılılaşma isteği ve bu yöndeki denemeler Türk kültürünün geçirdiği evreleri genel olarak özetlemektedir.(1)

Doğu Avrupa’dan başlayan ve Orta ve İç Asya’yı geçerek Pasifik Okyanusu’na kadar neredeyse kesintisiz bir biçimde uzanan çeşidi türden “Bozkır Kuşağı” denilen alan içerisinde doğan “bozkır kültürü” nün farklı bir medeniyet-yaşam tarzı olarak Orta ve İç Asya’da -tarihi verilere itimat edilecek olursa- Türkler ve beraber yaşadıkları topluluklarla özdeşleştiği söylenebilir.(2) Bozkır kültürünün en önemli üç özelliği, ilerledikleri coğrafyalarda Türklerle birlikte anılmış, bozkırlardan şehirlere taşınmış, varlığını uzun süre Türklerle özdeşleşerek sürdürmüş ve Türk kültürünün temeli sayılmışlardır: at, demirin işlenmesi ve koyun besiciliği.

Bozkır bölgesinde üç kültür evresi (kemik kültürü, hayvan besleme kültürü ve at yetiştirme kültürü) tespit edilmektedir. Son aşamada merkezinde atın bulunduğu “savaşçı çobanlar” (Hirtenkrieger) kültürü doğmuş­tur ve bu da bozkır kültürünün, proto-Türkler için karakteristik olan en yüksek derecesini gösterir. Büyük devlet esası için gerekli şartlar atın ehlileştirilmesiyle sağlanabilmiştir; atın binek hayvanı olarak kullanılması, ziraat kültürünün ve ona bağlı hayvancılığın gelişmesinin üstünde dünya tarihinde çok önemli bir kültürel aşama olarak yer almaktadır.(3)

Türklerin İç Asya’da yaşadığı bölgeler tarihçiler tarafından “atlı hayvan yetiştiren kültür bölgesi” olarak anılmıştır. Türk sanatının en önemli üsluplarından biri olan hayvan üslubunun da bu kültürle ortaya çıktığı kabul edilmiş ve bu konundaki Önemli araştırmacılardan Menghin, Ural-Altay halklarının dünya tarihinde iki önemli rollerinden birincisinin hayvan yetiştiriciliği, İkincisinin de devlet kurma becerileri olduğunu belirtmiştir.(4) Moğollarda geç zamanlarda yer aldığı bilinen atın, en eski çağlardan beri Türklerin siyasi, dini, iktisadi ve sosyal hayatında oynadığı rolü şöyle özetlenebilir: Türkler sürüler halinde yetiştirdikleri atın etini yerler, onu kurban olarak sunarlar ve her yıl binlercesini -Özellikle savaş atlarını- yabancı ülkelere ihraç ederek gelir sağlarlardı. Özellikle Çin devletleri, MÖ 4.yüzyıldan itibaren okçu süvari birlikleri için gerekli olan atları Türklerden almak zorundaydılar.

Savaş atlarının daha çok ipekle takas edildiğini belirten Çin kaynakları, yalnız Göktürk çağında ayrı adlar altında anılan 2 cins attan bahsetmişlerdir. Bu, Türk kültür tarihinde atın, sadece binek hayvanı olarak de­ğil, ekonomik değer olarak da önemli olduğunu göstermektedir. At, sayı bakımından koyundan sonra deveden önce gelmekteydi. Divan-i Lügati’t Türk’te Kaşgarlı Mahmud “At Türkün kanadıdır” derken, Dede Korkud destanlarında ise “Yayan erin umudu olmaz” sözü vurgulanarak atın Türklerin yaşamındaki önemi vurgulanmıştır. Batılı kaynaklarda da at ile ilgili gözlemler yer almaktadır. “Anlaşıldığına göre MÖ 4. yüzyıla kadar Çin’de tipik Hun atlı kültürü tümüyle meçhuldü. Geleceğin okçu Hun savaşçısı daha çocuk ça­ğında eğitimlere başlıyor, koyun sırtında biniciliği deniyor, önce sincap, gelincik ve kuşlara, sonra da tilki ve tavşanlara ok atarak atıcılığa alışıyor, büyü­ düğü zaman da mükemmel atlı bir muharip oluyordu.”(5)

2016-11-27-20-06-02

4-6. yüzyılın A. Marcellinus, C. Claudianus, A. Sidonius, Zosimos gibi batılı kaynakları ise şu tespitleri yapmışlardır: “ Henüz ayakta durabilecek bir Hun çocuğunun yanında eyerlenmiş bir at bulunur… Hunlar, at üstünde yerler, içerler,alışveriş yaparlar, sohbet ederler ve uyurlar… at başka kavimleri sırtında taşıdığı halde, Hunlar at sırtında ikamet eder…” 7-10. yüzyılın İmparator Herakleios ve Leon VI. Phylosophus gibi Bizans kaynakları­ na göre: “…Türkler sanki at sırtında doğmuşlardır, yerde yürümesini bilmezler.” Aynı kaynaklarda “Türkler sürekli ata binmekten yürümeyi ve yaya muharebesini beceremezlermiş; Avarlar zeminde duramazlardı, zira bacakları dumura uğramıştı; Tuna boyundaki Margus şehri civarında, sulhii takviye maksadıyla gelen Hun elçi heyeti, atlarından inmek istemediği için Bizanslılar at üzerinde müzakereye mecbur olmuşlardı…”(7) sözleri yer alır.

Binek hayvanı olmasının yanı sıra atın etinden, sütünden (kımız-ilahi içki olarak adlandırılan atın sütünden yapılan bir tür içki), derisinden ve enerjisinden de (ısı) yararlanılmıştır. Aynı zamanda erken dönemlerde dini törenlerde kurban edilen en önemli hayvan attır. Dede Korkud hikâyelerinde “attan aygır, deveden buğra, koyundan koç” kurban edildiği yazar. Yuğ tö­ renlerinde (Önemli birinin cenaze töreni) at “yas”ı da sembolize eder. Aslanapa’ya göre, Güney Sibirya’da Altay Dağları eteklerinde Pazırık’ta Rus arkeologu Rudenko tarafından açılan MÖ 4-3. yüzyıldan kalma kurganlarda Hunlardan birçok eşya ve buzlar içinde binlerce yıl bozulmayan insan ve hayvan ölüleri bulunmuştur. Leningrad Hermitage Museum’da saklanan bu eserler arasında halı, kumaş, renkli keçe aplike örtüler, hayvan mücadeleleri ve insan figürleri ile süslü çok zengin tekstil işleri bulunmaktadır. Ölüler ile birlikte tırnakları, yeleleri ve kuyrukları kesilmiş atlar da gömülüyorlardı.

Beşinci kurganda bulunan bir halı (Resim 3-4) inanılmaz inceliği, yüksek kalitesi, motiflerinin zenginliği ve özellikleri ile dikkati çekmektedir. 1.89×2 m ölçülerindeki halı çok ince yünden yapılmış­tır ve 10 cm_’de 36.000 Gördes (Türk) düğümü ile inanılmaz ve ulaşılmaz bir ustalık eseridir. Halının iki ana bordüründen dışarıdaki en genişinde kimine binilmiş kimi sürülen 28 at figürü yer almaktadır.

Bu atların yeleri kesilmiş, kuyrukları ise bağlanmıştır. Atın kuyruğunun kesilmesi, bağ­lanması ya da örülmesi matem işaretidir.(9)

Yazılı kaynaklarda olduğu gibi görsel kaynaklarda da Türkler ço­ğunlukla atları ile bütünleşmiş olarak karşımıza çıkmaktadır. Leningrad Hermitage Museum’da da bulunan, Kulagysh’ten gelen gümüş tabakta da (Resim 5); hareket kabiliyetini artırmak üzere kesilmiş yeleleriyle dört nala giden atı üzerinde, arkasına dönerek kendine saldırmaya çalışan aslanla mücadele eden bir Hun süvarisi vazgeçilmez savaş aletleriyle oku-yayı ve belinde kılıcıyla betimlenmiştir. Philadelphia University Museum’da bulunan, T ’ang Taitsung’un (öl. MS 649) mezarındaki kabartmada Hun süvarisi belinde kılıcı ile, kuyruğu bağlı atının başında gösterilmiştir. (Resim 6)

 

2016-11-27-20-21-07Prof. Dr. Bahaddin Ögel, “Türk Mitolojisinde eski Türk hayat dü­zenini çok güzel Özetlemiştir: “ Elbet sever arardı, dünyada herkes atı, / Ama atla yaşardı, Türkün buydu san’atı. / Atla benzeşmiş, kurmuş, birçok kanatlı devlet / Hünerini duyurmuş, olmuş tek atlı millet. / Hep attan yer içerdi, her şeyi Türk’ün attı, / Din, inanç,ekonomi, attan doğmuş hayattı. / Göğü de, dünyası da, efsanevi bir attı, / Günlük yaşantısıysa, baş döndüren sü’ratti. / Kementle yakalardı, vahşi bıçkın atları, / Güreştirir arardı, soylu, seçkin atları./ Türklerde her aile, çocuk bile atlıydı, / Düşman da, felaket de, ansızdı, sür’atlıydı. / Aile ile toplum, saat gibi işlerdi, / Disiplinsizlik hele, hep ölümle biterdi. / Sulhta da, savaşta da, yeri işi herkesin / Sinmiş­ti ruha başa, belirliydi çok kesin. / Karşılaşsaydı ada, eğer Orta Asyalı, / Şüphe yok kaçamazdı, yaya er Ispartalı. / Yazın yaylakta idi, gönlünce eğlenirdi, / Kışın kışlakta idi, milletçe dinlenirdi. / Ne tam şehirli idi, ne de bir köylü idi, / Masmavi ufuklara, atlara Sözlü idi. / Yazın serin yaylada, otağ­ da otururdu, / Kışın sıcak kışlada, sarayında uyurdu. / Ne dağlarda dolaşan, uçarı deli idi, / Ne şehirde oturan,uyur bir veli idi.”(11)

Orta Asya’dan Anadolu’ya Türklerle beraber taşınmış, Türk deyince akla gelen, bozkır kültürünün diğer temsilcisi silahlardır. Orta ve İç Asya’da erken tarihlerden itibaren ekonomide ve askerlikte önemli olan ve Türklerce kutsal sayılan demirin, MÖ 14 0 0 ’lerde Altaylar’ın batısında bol miktarda üretildiğini söyleyen W. Ruben’e göre “Tarihi belgelere dayanarak bu eski Türk sahasını demir kültürünün doğduğu yer kabul etmekte mecburiyet vardır.” Çin kaynaklarında muhafaza edilen en eski Türkçe kelimelerden biri de demir (tieh-fan) ve kılıç (king-lu) olduğunu belirtmekte yarar vardır.”(12) Ergenekon Destanı’nda Türklerin dağdaki demiri eriterek sı­ğındıkları ve çoğaldıkları yerden çıkışı nedeniyle anma törenleri sırasında Örs üzerinde demirin dövülüşü, eski Türklerde demirin Önemini anlatmaktadır.

Atın sürati ve demirin dayanıklılığı ile gelişmiş askeri yöntemlerle pek çok coğrafyayı ve halkı yönetimleri altına almayı başarmışlardır. İslamiyetin kabulünden sonrada bu gelenekler devam etmiştir. Divan-ı Lügati’t-Türk’te Kaşgarlı Mahmud “Ternür; kök temür kerü turmas” (gök demir boş durmaz-dokunduğu şeyi yaralar) demektedir. Birçok Türk boyu ant içerken yahut sözleştiklerinde kılıcı yanlamasına koyarak “Bu kök kirsun kızıl çıksun” derler; yani “sözünde durmazsan kılıç kanına bunlasın, demir senden Öcünü alsın”. Burada demire “gök demir” diyerek ilahi anlamda yüklemişlerdir. Kur’an-ı Kerim’de 57. sure 25. ayetle “…Bir de hem çetin ve sert, hem de insanlar için bir çok menfaati olan demiri indirdik” şeklinde yer alan ifadede de İslamiyetin yayılışında demirin önemi, Allah tarafından bildirilmesi nedeniyle dikkat çekicidir. Bu sebeple Türklerde kılıç, hukukun ve dinin, cihan hakimiyet ülküsünün sembolü olarak görülür. Silah üzerine yemin etme Anadolu’da var olan ve bazı kesimlerde hâlâ yaşayan bir gelenektir. Ayrıca Osmanlılarda kılıç kuşanma törenleri bu sembolizm ile alakalıdır.

Bu sebeplerden Ötürü kılıç, hançer, bıçak gibi silahlar çok sevilen motifler olarak Orta Asya’dan Anadolu’ya kadar pek çok tasvirin içinde karşımıza çıkmaktadır. Özellikle mezar taşları ve lahitlerde, ölümü sembolize eden, aynı zamanda kötülüklerden koruyucu olduklarına inanılan at ve koyun-koç motifi ile birlikte kullanıldıkları görülmektedir. (Resim 7-8-9) Demirden yapılmış olan kesici aletlerin de kötü ruhları uzak tuttuğu inancı, ölünün karnına demir bıçak koyma, loğusaların veya yeni gelinlerin yanında demirden silahların bulundurulması şeklinde halen süregelmektedir. Türklerin yaşamları için çok önemsedikleri bu üç olguyu (at-koyunkoç-silah) ölümlerinde de taşımak istemeleri şaşırtıcı olmasa gerek.(13)

2016-11-27-20-20-32

Atla beraber erkekliğin, yiğitliğin, ölümün sembolü, kötü ruhların kovucusu, at gibi tanrılara kurban edilen koyun-koç, bozkır şartlarına hızlı manevra gücüyle Türklere hayat hakkını sağlarken, yününden dokunanlar ile de yüzyıllar boyu Türklerle anılacak bir sanat ürününe de malzeme olmuştur. İslam dünyasında Türklerin ortaya çıkması Fergana, Taşkent ve Mâverâünnehir’den az sayıda gelen Türklerin, 8. yüzyılın ikinci yarısında Abbasi halifelerinin hassa askerleri ve inzibat birlikleri arasında yer almasıyla başlamış, 9. yüzyılda bunların sayıları hızla artarak Mu’tasım zamanında hassa ordusu tamamen Türklerden meydana gelmiştir. Fakat, Türklerin İslamı kabul ederek yeni bir kültür evresine geçişleri 9 20 ’de Orta Asya’da kurulan Türk devletleri ile (Karahanlılar) gerçekleşmiştir.(14)

2016-11-27-20-09-17

Abbasi sarayına sunulmuş keramik kaselerinden birinde “Türk oturuşu” denen biçimde, bağdaş kurmuş oturan kopuz çalan bir Türk çalgıcı görülmektedir. (Resim 10) Aynı türde bağdaş kurmuş şeklinde oturuş I. Alaaddin Keykubad’ın 1236’da yaptırmış olduğu Kubad Abad Sarayı çinilerinde de karışımıza çıkar. (Resim 11) 982’de Uygur kağanlarının yazlık merkezi Beş Balık şehrine elçi giden Vang yen te Uygur Türklerini “Çalış­kan, sanatkâr, çoğunun elinde sazları vardır. Şehirler müzik sesleri ile dolu idi, hanımlar güzel düzgün kıyafetli idi, saçlarına lake hotozlar takıyorlardı” diye anlatır.(15) Uzun saç bırakmayı seven eski Türkler bıyığa çok önem verirler, sakal bırakmazlardı. (Resim 13)

2016-11-27-20-08-42

İslamiyetin kabulü ile sakal bırakıp sarık giymeye de başladılar. Kuşağa da çok önemli bir hükümranlık sembolü olduğu için çok değer verirlerdi. Türkler İran ve Osmanlı minyatürlerinde, keramiklerde Uygur minyatür geleneğinin etkileriyle ay yüzlü, badem gözlü, kara kaşları yay, al yanaklı, gül dudaklı, uzun saçlı, çoğu zaman bıyıklı (tanımlamalar kadınlar için de geçerli; bıyık hariç) olarak, bir müzik aleti çalarken, otururken, avlanırken, talim yaparken vb durumlarda betimlenmişlerdir. (Resim 12) Sürü güdücülüğü ve hayvancılıkla uğraşan Türklerin geleneksel ya­şamlarına bağlı olarak ortaya çıkan Orta Asya’dan Anadolu’ya taşıdıkları dokumalar, Türklerin geçirdikleri kültür evrelerinin de bir göstergesidir. Kadınlar için yün eğirme, iplik bükme kutsal bir uğraşı olmuş, çadırlarının içleri, daha sonra evlerinin duvarları, yerleri dokunan halı ve kilimlerle donatılmıştır.Göçebe bir kavmin daha kalın ve ısıtıcı zemin bulma arzusundan hareketle, pratik bir nedenden ötürü elindeki malzemeyi de kullanarak (koyun yünü) ortaya koyduğu bu sanat, Türklerle özdeşleşmiş ve ticareti yapılan halı ve kilimler Bâtı’da Türklerle anılmaya başlamış, İslam dünyası­na Türklerle tanıtılmıştır. Pazırık halısı ile başlayan serüvende, Batı’ya gönderilen halılar, ressamlar tarafından çok sevilen unsurlar olarak tabloları süslemişler ve o ressamların adlarıyla anılmaya başlanmışlardır.

2016-11-27-20-07-51

İlk defa, 14. yüzyıldan başlayarak Avrupalı ressamların yapıtlarında görülmeye başlanan halıların orijinallerinin bulunması Türk halı sanatındaki gelişim çizgisinin de izlenmesini kolaylaştırır. Hayvan figürlü halılarda Selçuklu etkileriyle geometrik desenler, 15. yüzyılın ikinci yansından itibaren de stilize bitki motifli Örnekler bu tablolarda karşımıza çıkar.

İlk kez İtalyan ressamların tablolarında görülmelerine karşın, halı literatüründe Alman ressam Holbein’ın (Resim 16-17-18) adıyla anılırlar. Türk halı sanatının klasik dönemi olarak da kabul edilen 16. ve 17. yüzyılda madalyonlu ve yıldızlı Uşak halıları Flaman ve Hollanda ressamlarının tablolarında sıklıkla görülür.(18) Türkler, bu tablolarda fiziksel olarak mevcut olmasalar da varlıkları, kendileri ile özdeşleşmiş bir nesne ile hatırlanmaktadır. Kavimler göçünün ardından Orta Asya kavimlerinin ortaçağda Avrupa’da ve Doğu Roma İmparatorluğu’nda oynamış oldukları rol bir yana bırakılırsa eğer, “Türklerle Batı dünyasının karşılaşması Haçlı Seferleri sırasında gerçekleşmiştir” diyebiliriz. 11. ve 13. yüzyıllara tekabül eden bu dönemler, Türklerin Yakındoğu’ya yayılarak Anadolu topraklarında yerleşik hayata geçerek bölgeye en hâkim oldukları dönemlerdir.

Bu yayılmanın büyük tehlikeleri de beraberinde getireceğini sezen Doğu Roma İmparatoru Alexios Komnenos, Haçlı Seferlerinin başlamasından on yıl önce, 1088’de Flamenk konta yazmış olduğu mektupta Avrupalı Hristiyanları yardıma çağırmış, Araplar ve Farslarla özdeşleştirilen Türkleri “…dinsiz, hoşgörüsüz, kaba, hoyrat, yıkıcı, vicdansız, acımasız, ahlak kurallarını gözetmez, en korkunç günahı işlemeye yatkın kişiler” olarak anlatmıştır. Bu olumsuz anlatımlar, Haçlı Seferleri ile farklı imgelere de dönüşür. Türklerin kahramanlıkları, korkusuzlukları, akıllı davranışları ve askerlik alanındaki parlak başarılan anlatılmaya başlanır.(23)

2016-11-27-20-07-22

Ortaçağ Batı dünyasında oluşan büyük çoğunlukla olumsuz Türk imgesi Osmanlı împaratorluğu’nun kuruluşu ve gelişmesi ile giderek güç lenmiştir. Kavram karmaşaları içinde Arap, Sarasen, Müslüman gibi sözcüklerle Türkler eşdeğer tutulmuş, gezginlerin eserlerinde “barbar” olarak nitelenmiş, vahşi, zalim, kaba ve akılsız Doğulu anlamında kullanılmıştır. Aynı gözlemciler yazılarında Türkleri, aynı zamanda ahlaki değerler üzerinde duran ve hatta onları Batıdaki gibi birer insan olarak kabul eden ifadeleri az da olsa kullanmışlardır. Karşıt görüşlerin aynı eserlerde karşımı­za çıkmaları, Türkleri tanıma fırsatı bulsalar da, ortaçağ önyargılarıyla hareket eden gözlemcilerin aşılması güç kalıplaşmış yargılarını düşününce doğal karşılanabilir.(24)

Yıldırım Beyazid’in 1394’ten itibaren İstanbul’u kuşatma altına alması, Batılıların gözlerini bu bölgeye çevirmelerine neden olmuş, İstanbul’un 1453’te fethi ise, büyük yankılar uyandırmıştır. “Türk” Avrupa’da artan sürekli bir ilgi odağı haline gelmiştir. Türklerin bütün Balkan yarımadasını ele geçirip Orta Avrupa’ya, Viyana kapılarına dayanmaları ise bu ilginin doruk noktası olmuş, Kanuni döneminde Türkler Avrupa için gerçek bir tehlike olmuş, hem de yenilmez Türk imajı doğmuştur.(25) Rönesans döneminde 1600’lu yıllara kadar çeşitli Avrupa dillerinde Türkleri konu edinen pek çok kitap ve broşür yayınlanmıştır. Bunun nedeni “Türklerin Avrupalılar tarafından bir tehdit olarak algılanması ise de, amaç yalnızca kötülemek ya da onların ortadan kaldırmasının yollarının araştırılması değil, bu ilk tepkinin de Ötesinde Türkleri değerlendirmek, anlamak, dolayısıyla da kendilerini bu tehlikeli komşuluğa alıştırmak olmuştur” der Stefanos Yerasimos.(26)

Türkler, Orta Asya’dan kalkıp Batı’nın tarih kurgusu içine otururken Doğu Roma Împaratorluğu’nun başkenti Konstantinopolis’i alarak Roma Împaratorluğu’nun da mirasçısı konumuna gelmişlerdi. Francesco Sansavino Türkler konusunda bilinenleri ve dü­şünülenleri bir araya getirerek bir sentez oluşturduğu 1571’de ilk baskısı yapılan “Türklerin Kökeninin ve İmparatorluğunun Evrensel Tarihi Konusunda” (Dell’ Historia Universale dell’Origine et imperio deTurchi) adlı kitabında “Yeterli bilgilere sahip olduğumuz dünya devletleri arasında Türk hükümdarlarının devletini her zaman en fazla saygınlığa layık olduğunu düşündüm, halkının büyük itaatinden ve tüm Türk milletinin mutlu talihinden dolayı.

O denli kısa bir dönemde ne biçimde ve nasıl bir kolaylıkla büyüyüp o denli bir ün ve şöhrete vardığım görmek hayret edilecek bir durumdur. Eğer kökenlerini araştırırsak ve dikkatli bir biçimde iç ve dış işlerini gözden geçirirsek, gerçekten Romalıların ordu disiplininin, itaatinin ve talihinin, bu devletin yıkılışından sonra, bu ırka geçmiş olduğunu söyleyebiliriz.” der ve kitabın giriş bölümünde konuya, yalnızca hasmının iyi ve doğru tanınması gerektiğine inanan bir Rönesans aydını olarak açıklık getirir. “Türk milletinin büyüklüğünün ve gücünün büyük bir saygıya layık olduğunu her zaman savundum, çünkü çok eskiden beri var olan ordu kurumlarına ve sivil düzenlerine bakıldığında, durumlarından kaba saba birileri olmadıkları, aksine değerli kişiler oldukları görülüyor…(27)

2016-11-27-20-06-46

Bunlar adı ge­çen Romalıların mirasçısı olarak sefer sırasında çok az şeyle yetinirler, zor işlerde çok sabırlıdırlar, şeflerine itaat ederler, fetih amaçlarını inatla izlerler, savaş hilelerinde ustadırlar ve sonuçta askeri işleri o denli sebatla yürütürler ki kazanmak ve hükmetmek için hiçbir zorluk karşısında yılmazlar… Amacım, dünyanın bunları görerek ve okuyarak bu adamların güçlerinin temelini Öğrenmesi ve dolayısıyla da bozkır yangını gibi ilerleyen ve bundan böyle başımıza felaketler getirip Hıristiyanlığın son kalıntılarını yakacak olan, dizginsiz kargaşalarına bir çare bulabilmesidir.”(28) Türklerin her zaferi (Rodos, Belgrad, Mohaç, Kıbrıs, Akdeniz hâkimiyeti) Avrupa’da çalman tehlikeli alarmlar olarak yorumlanır ve Türkler sadece siyasi, ticari, ekonomik hayatın içine değil sanatla gündelik hayatın da içine girer.

Bale, tiyatro, opera ve romanlarda olduğu kadar Türk korkusu ve tehdidi görsel sanatlara da yansır. 18. yüzyılın başlarına dek, Türk tehlikesine karşı halkın ilgisini sürekli canlı tutmak ve Hıristiyanlık karşıtı tehdidi bertaraf edebilmek için sanat korucu bir siyasal kalkan olarak da kullanılmıştır. Avrupalılar Türkleri betimlerken, Türk-Müslüman-Doğulu ayrımı­nı gözetmeksizin, barbar, vahşi, korkunç gibi yargılarını aktarmaktan çekinmemişler; kitaptan resme, propaganda broşürlerinden el ilanlarına kadar her yerde bu imajı vurgulamışlardır. II. Mehmed’in (Fatih) 1460 tarihli portesi Avrupa’da yayılmaya baş­layan Türk hükümdarlarına bakışı yansıtmaktadır. (Resim 20-21) Tablonun sağ alt köşesinde“El Gran Turco” yazılıdır; Avrupalılar, Türk hükümdarlarına “Gran Turco” (Büyük Türk) dediler.

 

 

Fatih’in çatık kaşlarıyla ileri doğru bakan portresi Bizans imparatoru VIII. John Palaelogos’un benzer portrelerinden kopyalanmış (Resim 22), kıyafeti ve başındaki şapkası tamamıyla alıntılanmıştır. Fakat başlığın üzerine 15. yüzyılda İtalya’da yaygınlaşan “Türk ejderi” yer almaktadır. Ejder, Orta Asya’dan itibaren Türklerin çok kullandıkları ve onlarla özdeşle­ şen bir sembol olarak bilinir. Çin kaynaklarında Hun Türklerinin yaşadıkları Gu-tzarıg şehrine “yatan ejderin beldesi” dendiği belirtilir. Ejderhanın bir kült olarak Türk hayatında ululuğu, asilliği, evreni temsil eder ve koruyucu gücü olduğuna in an ılırdı.(31)(Resim 23-24-25) Türklerle özdeşleşen bu motifin, sembolizmine de bakıldığında Gran Turco’nun başlığına eklenmiş olması daha anlam kazanmaktadır. Ejder-Türk bütünleşmesi unutulmamış, yüzyıllar boyunca Avrupalı tarafından hatırlanmış, 19. yüzyıl sonunda Osmanlı İmparatorluğu’nun çö­küşünün temsil edildiği betimlemelerde de farklı biçimde karşımıza çıkmıştır. (Resim 26)

 

Alman ressam Albrecht Dürer’in 1495-96 tarihli “Türk Hüküm dar” adlı gravürü Avrupa’da oluşmakta olan “despot” imgesini yansıtmaktadır. Kutsal Roma-Germen imparatorları gibi bir elinde dünyayı simgeleyen bir küre tutan hükümdar, başında süslü sarığı, zengin kıyafetleri, vakur bakışlarıyla diğer elinde kılıç tutar vaziyette bir tahtta otururken betimlenmiştir. (Resim 27) Dünya hâkimi, cihan devleti hükümdarı düşüncesi II. Mehmed’in Nüremberg’de yapılmış bir başka gravüründe de karşımıza çıkar. Resim 20 ve 21’de gördüğümüz özellikleri taşıyan betimlemede “ Mahumeth Turchoru Imperator” yazısı okunmakta, imparator sağ elinde bir küre tutarken, sol elinde de kılıç yerine bir asa taşımaktadır. Despot hü­kümdar imajı burada da vurgulanmaktadır.

Avrupa’da ki siyasi etkileşimlerle sanata yansıyan Türk imgeleri dı­şında, kültürel olarak varlıklarından etkilenilerek betimlenen Türk imgeleri de mevcuttur. Özellikle Türkler ile îtalyânlar arasında ticaret, siyasi etkileşimlerin ötesinde kültürel olarak da bir etkileşim kurulmuş, Fatih, sarayına ünlü Rönesans sanatçılarını davet ederek tablolarını yaptırmış, (Resim 29)(35) imar faaliyetleri için ünlü mimarlara planlar sipariş edilmiştir. İtalyan ressamları da tablolarında, etkilendikleri Türklere yer vermeyi ihmal etmemişlerdir. Alışılmamış ihtişamlı olana karşı duyulan beğeni, farklılık bilincinden doğan şaşkınlık duyguları içinde, bugün için anlaşılması güç bir zevkle, düşmanı tanıma, ona yaklaşma arzusuna yol açıyordu. Özellikle Andrea Magtegna ve Pinturicchio tablolarında Türklere sıklıkla yer vermişlerdir.

İtalyan Rönesansının önde gelen ressamlarından Andrea Magtegna yapıtlarında Türklere yer veren ilk ressamlardan biridir. 1460 ’lardan itibaren hizmetinde olduğu Mantua dükü, Gonzaga ailesi için yaptığı iki eserde Doğulu figürlere yer verir. 1495-1505 tarihleri arasında yaptığı Müneccim Kralların Tapınması adlı tablosunda, (Resim3i) 15. yüzyıl Osmanlı sultan portrelerine, özellikle de Bellini’nin Fatih portresine benzerliği ile de dikkat çeken orta yaşlı müneccim kral tasviri (Balthasar) yer almaktadır. Magtegna’nın kayınbiraderi Bellini’nin İstanbul’da çalıştığı portrede oldu­ğu gibi her iki figür de sakallı ve bıyıklı olarak tasvir edilmiştir ve 15. yüzyılda kullanılan aynı tip bir sarık ve kürklü kırmızı kaftan taşırlar.Asya kı­tasını ve orta yaşlılık evresini temsil eden bu figürün Bellini’nin sultan imgesinden yararlanılarak çizilmiş olduğu söylenebilir.(36)

 

Semavi Eyice, Pinturicchio’nun “Azize Catherine’nin Tartışması” (Resim 32) adlı çalışmasında solda, tahtın önünde eli belinde duran, yüzü seyirciye dönük sarıklı figürün Fatih’in oğlu Cem Sultan olduğunu ileri sürmektedir. Magtegna’nın tablosundaki figürün de Cem Sultan olabilece­ği, o dönemlerde Fransa ve İtalya’da rağbel gören sultanın, onu gören bu ressamlar tarafından çok sevilerek çalışmalarında sıklıkla kullanmış olmaları olasıdır.Figür, sarıklı, bıyıklı, belinde kuşağı, kaftanı, sakin, vakur duruşu ile genel tipolojiyi yansıtmaktadır. Aynı duruş ve figür “Aena Silvio Piccolomini’nin Ancona’ya gelişi” sahnesinde yer almaktadır.(37) (Resim 33) Rönesansta İtalya’da Floransa’da en Önemli ailelerin başında Mediciler gelmekteydi. Aile, siyasi, ekonomik ve askeri olarak güç sahibi olmasının yanı sıra sanat koruyuculuğuyla büyük yaratıcılara destek olmuştur.

Doğu’da yer alan büyük bir güç haline gelen Osmanlılar da şüphesiz dikkatlerini çekmiş, saraylarında Türk tiplemelerinin yer aldığı tablolar, değerli kumaşlar, silahlar, halılar, padişah portreleri toplamaya başlamışlardır. Bu ilgi Medici ailesi ile sınırlı kalmamış, Savoy hanedanı süresince de koleksiyonlara yansımıştır. Sabancı Üniversitesi Sakıp Sabancı Müzesi ve İtalyan Kültür Merkezi ortaklığıyla İstanbul’da sergilenen bu eşsiz koleksiyondaki eserler, modern zamanın başlarında Avrupa’da korku uyandıran ama kaçınılmaz bir şekilde cazibesine kapılman farklı olguları, Türkleri, Osmanlının ihti­şamını yansıtmaktadırlar.

Korku ile iç içe geçmiş olan derin hayranlık, merak ve şaşkınlık duyguları asırlar boyunca çıkar ilişkileri doğrultusunda daima kültürel ilişkileri canlı tutmayı başarmıştır.(40) Hayatlarına giren Türklerin varlığı, sanatsal yaratıcılığı da etkisine altına almış, Türk figürleri Batı sanatında genellikle vü­cut yapısı ve görünüşte hayranlık uyandıracak güzellikte tasvir edilmişlerdir. 17. yüzyılda 1689 öncesi Floransa ekolünün ürünleri olan altı yağlı­ boya tablodan oluşan “Türk tiplemeleri” serisi “Av Köpekli Türkler” Resim (34-35-36-37-38-39) adı altında Medici envanterlerinde sınıflandırılmıştır.

2016-11-27-20-06-02

Bu altı tabloluk dizi, Medici Sarayı’nın adli yargıcı Ferranle Capponi’ye aitken, onun ölümünden sonra Ferdinaııdo de’ Medici tarafından satın alınmıştır. Yargıcın idaresinde olan Medicilerin ikemetgâhlarından Villino deirimperialino’da bulunan tablolara Türk manzaraları da eklenmiş, villanın galerisi tablo temaları açısından bir Doğu pavyonuna dönüştürulmüştür. Dekoratif değerleri ve görkemleri ile dikkat çeken tablolardaki tiplemelerin bir kısmı (no 2199, no 2202 gibi) 16. yüzyıl tipolojisini yansıtmakla birlikte, bir kısmı da hayal gücü ürünü imgelerle betimlenmelerdir. 1680 ’lerde satın alınan ya da sipariş edilen bu tablolar, Türk temasının Avrupa’nın pek çok bölgesinden önce İtalya’da yaygınlaştığına tanıklık etti­ğinden dolayı değerli sayılmaktadırlar.(41) Gösterişli giysiler içinde Doğulu tipler tasvir edilmiştir. Bunlar büyük olasılıkla yeniçeri giysileri içinde betimlenmiş, ancak giysi ve silahlarında hayal ürünü öğeler içeren, 17. yüzyıl sonlarında Floransa’da sayıları oldukça fazla olan Doğulu kölelerdir.

 

Hayvan avı için eğitilmiş cüsseli köpekler, zengin tasmaları ile gösterişli Türklerin zaptında gösterilmişlerdir. No 2 199 ’da belinde kılıcı, no 2202’de Floransa işi çakmaklı tüfeği, no 2203’te sırtında ok çantası ve elinde yayı ile betimlenen, iyi cins kumaşlardan elbiseler giyen, bı­yıklı, saçları tepeden bir tutam bırakılarak tıraş edilmiş saçlarıyla gösterilmiş bu figürler kısmen Türklerin barbar, kavgacı imajlarını da hatırlatmaktadır. Levni’nin 1720’lerde yaptığı bir minyatür de aynı temayı işlenmiştir. (Resim 40) Sade kıyafeti, sakin ve itaatkâr av köpeği, elinde şahini, belinde kılıcıyla barbar bir vahşiden çok uzak bir görüntü sergilemektedir. Sadece figürler değil, Türklerle özdeşleştiğini hatırlattığımız bazı objeler de Türk temalı tabloların konusu olmuştur. (Resim 41)

Bartlomeo Bimbi tarafından 1704’te yapılmış “Türk Ganimetleri” adlı tabloda, planlanmış ve dağınık bir biçimde bir Anadolu halısı üzerine yığın halde bırakılmış bir grup silah ve bu silahlar üzerine atılmış Türk kökenli ipek kumaşlar resmedilmiştir. Kumaşların, metallerin parlaklığı, renkleri canlılığı tabloyu çok gerçekçi kılmaktadır. Tablo, Prens Ferdinando’nun isteği üzerine Grandükalık koleksiyonlarında bulunan Türk silahlarının bir bütün halde resmedilmesinin isteği üzerine sipariş edilmiştir. Bugüne kadar ulaşmamış silah türlerinin de betimlendiği eserde, içinde oklar bulunan tirkeş, yeniçeri başlıkları, sorguçlar, kılıçlar, hançerler, tüfek ve silahlar, gürz, kemer gibi objelerin hepsi Türk imalatıdır. Bu tabloda yer almayan fakat envanterlerde bulunan bazı ganimetlerin, bugün kayıp olduğu düşünülen ikinci bir tabloda betimlenmiş olmaları kuvvetle muhtemeldir.

Medici ailesinin son koleksiyoneri Prens Ferdinando’nun tema seçimi, eski düş­mana karşı ilgiyi canlı tutan bir zevkin kalıcılığını da işaret etmektedir. Ferdinando’nun sahip olduğu “Av Köpekli Türkler” ve “Doğulu Portresi” gibi tablolar bu zevke tanıklık etmektedir.(43) II. Cosimo ve Avusturyalı Maria Maddalena’nın oğlu olan Ferdinando, 1621’de tahta geçmiş, idaresi boyunca denizde Santa Stefano Birliği ile karada anne tarafından bağlan bulunan Habsburg İmparatorluğu ile işbirliği yaparak Türk gücünü çökertmek için harekâtlarda bulunmuştur. 1630-1640 tarihleri arasında yapıldığı düşünü­len, sultan kıyafetleri içerisindeki portresinin Fatih Sultan Mehmed’in İstanbul’u fethinden sonra kendini Hıristiyanların da imparatoru ilan etmesine bir gönderme yapıldığı tahmin edilmektedir. Gratıdükün üzerindeki sultan kaftanı şüphesiz Türk kumaşıdır.

Ba­şında mücevherlerle bezeli bir Osmanlı sarığı vardır. Kendini hayali bir aynada görmekten hoşlanma, askeri alandaki rekabetin dışında, kültürel anlamda da derin bir merak ve saygıyı da işaret etmektedir.(44) Türk kıyafetleri içerisinde kendini görme isteği, 18. yüzyıl içerisinde Avrupa’nın pek çok şehrinde hızla artacaktır. 1630’lara kadar Türk diyarını ziyaret etmiş olan Avrupalı seyyahların eserleri ile görmeyenlerin yazdıkları arasında pek fark görülmez, çünkü eserler gözlemlere dayalı değil, Avrupalılar arasında yaratılmış olan efsanevi Türk tipinden hareketle yazılmışlardır. Türkler genellikle korkak, okuma yazma bilmeyen, miskin, alçak, tamahkar, aşırı gururlu, kaba ve Hıristiyanları hiçe sayan insanlar olarak tasvir edilmişlerdir. Fakat 1630 sonrasında Osmanlı topraklarına gelen Avrupalı seyyahların eserlerinde yavaş yavaş önyargılardan vazgeçilmeye, gözlemlerin ön plana çıkmaya başladığı görülür; kanunların ve kurumların iyi işlediği bir imparatorluk anlatılmaya başlanır.

Osmanlının ilerlemesinin durduğu bu dönemde kâ­ bus haline gelen Türk korkusunun azalması bakış açılarını da değiştirmeye başlamıştır.(45)17. yüzyıl Fransız seyyahlarının yazıları Türklerle ilgili intihaların değişmesinde önemli rol oynamıştır. Türklerle kaynaşan Fransızlar Türklerin merhamet ve iyi yürekliliklerinden, askerlerin azakanarlıklarından etkilenmişler, Türk yemeklerini ve Türk şarabını sevmişler ve Avrupa’da Türklerin iftiraya uğradıklarını itiraf etmişlerdir.(46) Osmanlı imparatorluğu’nun ı683’de Viyana’da uğradığı yenilginin ardından, Grandük III. Cosimo de’Medici Floransa’da Türklere karşı edilen başarıları kutlamak, imparatorun gözüne girmek ve Hıristiyanlığın koruyucusu payesini kazanmak amacıyla yoğun bir kutlama dönemi başlatmıştır.

Bu kutlamalar Doğu temalı özellikle Türk figürlü eserlerin üretimini hızlandırmış ve 18. yüzyılın ilk on yılında Avrupa’nın başka şehirlerinde de sıkça işlenir olmuştur. Osmanlı ile Batı arasındaki ilişkiler 18. yüzyılda sarayın diplomatik amaçlarla Avrupa’ya yönelmesi ile yeni ve farklı bir boyut kazanır. 1721’de Osmanlı Sarayı’nın elçisi olarak Paris’e giden Yirmi Sekiz Mehmed Çelebi (Resim 43) dönemin egzotik konularına meraklı soylu çevrelerinde büyük ilgi yaratmıştır. Türk kökenli öğeler, belki de Osmanlı İmparatorluğu’nun Avrupa ile arasındaki politik dengede değişikliklere neden olan askeri olaylar nedeniyle yenilenmiş ve sade bir yorumlamayla ortaya çıkmıştır. Kısa sürede tüm Avrupa’yı fethetmiş ve hatla idaresi altına almış olan bu deği­şik, şiirsel, resimsel ve zarif olana duyulan merak, yüzyılın ortasından itibaren tüm Avrupa’yı sarmış, filoloji ve antik uygarlık alanlarındaki araştırmaların artmasına sebebiyet vermiştir.
2016-11-27-20-05-27

Bu sebeple bu yüzyılda Osmanlı topraklarına seyahatler artmıştır. Osmanlı sarayı etkisinde oluşan çekici dünya, egemenliği altındaki toplumların hayat tarzları, gelenekleri, alışkanlıkları sanata konu olmuştur.(47) Yirmi Sekiz Mehmed Çelebi’nin Paris’teki kabul törenleri resim, desen ve halı­lara pek çok kez konu olmuştur. Daha önce seyahatnamelerde anlatılanlardan, çizimlerden sanatçıların tablolarından tanıdıkları Türk giyim kuşamını yakından gören saraylılar ve soylular üzerinde önemli izler bırakmıştır. Paris’te sanat ortamını canlandıran bu olaylar Fransa’da “Turquerie” (Türk yaşantısına uygun) modasının yaygınlaşmasının başlıca sebebi olmuştur. 1742’de Yirmi Sekiz Mehmed Çelebi’ nin oğlu Said Efendi elçi olarak Paris’e gönderilmiş ve saray halkı Osmanlı sultanının görkemiyle bir kez daha karşılaşma olanağı bulmuştur. Bu elçilik görevi “Turquerie” modasına daha da canlılık kazandırmıştır. Özel siparişler üzerine Türk yaşantısına uygun tablolar (Resim 44-45-46), biblolar üretilmeye başlanmıştır.

Tablolarda asiller, erkekler, kadınlar, bazen aileler, hatta halktan insanlar Türk kıyafetleri giyerek pozlar vermiş, tablolarını yaptırmışlardır. Sarık, uzun kaftan ya da elbiseler, bellerinde ku­şakları ve ellerinde Türk çubukları ile rahat ortamlarda gösterilmişlerdir. Turqucm modasının egemen olduğu dönemde yapılan Türk temalı fıgürinlerin, heykelciklerin üretiminin devam ettiği atölyeler, el değiştiren özel koleksiyonlar son on yıldır müzayedelerde çok rağbet görmektedir. Bu da, bu modanın günümüzde de arzulandığını gösterebilir. Örne­ğin, 1746’dan beri üretim yapan Höchst’ün Türk serisinden Örnekler, 2001 yılında İstanbul’da düzenlenen müzayedede, resim 50 adedi 5500 dolardan, resim 52 ise adedi 1300 dolardan açılışla satışa sunulmuştur. Biblolardaki figürler, tablolarda da gördüğümüz sarıklı, uzun kaftan ve elbiseleriyle egzotik bir hava içinde çok renkli bir görüntü sergilemektedirler.2016-11-27-20-04-42

Jean-Etienne Liotard, Turguerie modasından oryantalizme geçişi simgeleyen bir ressamdır. Cenevreli ressam 1738’de İzmir’e ardından İstanbul’a gelir. Osmanlı giysileri içinde sedirde oturan, tef çalan, kitap okuyan, iplik eğiren, misafir karşılayan, dans eden Avrupalı ya da İstanbullu kadınlara ait çalışmalar (Resim 52) en beğenilen eserleri arasında yer alır. Türkiye’de geçirdiği beş yılın ardından Avrupa’ya döndüğünde, gittiği her Avrupa ülkesinde kendini “Peintre Turc-Türk Ressam” diye tanıtmış, sakalını uzatmıştır. (Resim 53) Kendine verdiği bu imaj sayesinde pek çok tablo siparişi almış, yüksek fiyatlara tablolarını satmış, Avrupalı kadınların Osmanlı kıyafetleri içinde portrelerini yapmayı sürdürmüştür. Oryantalizmin hayal dolu egzotik anlatımı yanında Türk figürlerinin gerçekçi, giysilerin gerçek Osmanlı giysisi olması Liolard’ı bir adım öne taşımıştır.(55)

2016-11-27-20-03-19

Hristiyanlığın eski düşmanı Türkler, 19. yüzyılda Rousseau’nun erdemli doğal insanıyla özdeşleştirilen bir imge olarak görülmüş, daha önce tek tek ele alınan Osmanlı kültür değerleri, bir bütün olarak değerlendirilmeye başlanmıştır. 18. yüzyılın sonunda gittikçe etkisi azalan Turquerie modasının ardından Doğu’ya olan ilgi sona ermemiş, Oryantalizm modası ile Osmanlı yaşamı, kentler sanatçılara ilham vermeye devam etmiştir. Öyle ki Doğu’yu göremeyen sanatçılar bile duyduklarından ya da hayal dünyalarının da katkılarıyla çalışmalarında Doğu’yu işlemişlerdir. Bu dönemde İslam ülkelerine özellikle Osmanlı topraklarına yapılan seyahatler, arkeolojik araştırmalar, kent manzaralarını konu alan oryantalist tablolar 20. yüzyılda soyut resmin temeli haline bile gelmiştir.(56)

Oryantalist tablolarda işlenen egzotik şehir manzaralarının dışında ağırlıklı tema kadınlar üzerine kuruluydu. Bu dönem öncesinde seyyahların hazırladıkları kostüm albümlerinde, kamu alanlarında (Resim 54-55-56) görmeye başladığımız Osmanlı kadınları artık tablolarda erotizm rüzgârı estiren hayali kahramanlara dönüşür.

Yabancı gezginlerin, genellikle alış­veriş sırasında İstanbul bedestenlerin özellikle de Kapalıçarşı’da, türbe ve mezar ziyaretlerinde, bayramlarda bazı düğün ve sünnet törenleri görmeye alıştıkları peçeli kadınları kapalı kapılar ardında hayal ettikleri bu tablolar oryantalizmle özdeşleşmiştir. 1678’de İstanbul’a gelen Hollandalı Cornelius Bruyn “Bayramlarda kadınlar rahatça sokağa çıkabilirler, her tarafta binlerce kadın görülür. Kadınlar yılın geri kalan zamanlarında evlerinde kapalıdır” diye gözlemlerini aktarır. Yabancı erkeklerin görmesine olanak olmayan kadınlara özel mekânlardan hamamlar ve konutlar, “özellikle de saray” haremleri tablolara konu olmuşlardır.

Görülmesi imkânsız olan bu mekânların işlenmesi, kimi zaman duyulanlarla, çoğu zaman da hayal dünyasının yarattıklarıyla karşımıza çıkar tablolarda. (Resim 57) Fransız ressam Jean AuguSte Dominique Ingres (1780-1867) ve Jean Leon Gerome (1824-1904) hamam ve odalık konulu tablolarıyla oryantalizme damgasını vurur. 18. yüzyılın ilk çeyreğinde Lady Mary Wortley Montagu’nun yazdığı mektuplar, hamamların detaylı anlatımları tablolara esin kaynağı da olmuştur. Pürüzsüz, kusursuz Doğu’ya özgü egzotizmin içinde şehvetli, beyaz vücutlar 19. yüzyıl Avrupa’sında Osmanlı, Doğulu, Türk deyince akla gelenleri yansıtır. (Resim58-59)

2016-11-27-20-02-44

Bu tablolarda erkekler ve kadınlar tütün içerek, Türk kumaşlarından yapılmış yastıkların, dokumaların, halıların üzerinde rehavet içinde betimlenmişlerdir. (Resim 60-61) 1970 sonrasında uzun zamandan beri modası geçmiş olarak kabul edilen oryantalist resimler, müze ve galerilerin seyahat konulu sergiler aç­maya başlamaları ile koleksiyonerlerin ve bilim adamların tekrar ilgisini çekmeye başlamıştır. Turquerie modasının yeniden hareketlenmesi gibi Türkiye’de de ve Avrupa’da oryantalist eserler “Turkish Sale”, “Ottomans & Orientalist” başlıklı müzayedelerin vazgeçilmezleri olmuştur.

2016-11-27-20-02-06

19- yüzyılda oryantalizm sürerken, Avrupa’da başlayan çözülmeler, Osmanlıların toprak kayıpları, antik dünyanın keşfedilme serüveni sonunda Avrupa’nın Antik Yunan’ı medeniyetinin temeli olarak görmesi, Türklere karşı yeni bir düşmanlığı başlatmıştır. Türkler, Avrupa medeniyetinin kurulduğu topraklarda Hıristiyanları idare eden despotlar olarak görülmüş ve Avrupa’dan tamamen atılmaları gerekliliği düşüncesi yayılmaya başlamıştır.(64) “Vahşi, hilebaz, külhanbeyi, çıkarcı, kan emici, rüşvetçi, barbar…” gibi olumsuz Türk imgeleri, 19. yüzyıl sonu 20. yüzyılın başından itibaren günümüze kadar gelen Önyargılı ortaçağ Türk yargılarım aratmamaktadır. Tek fark, Türklerin artık Avrupa’yı korkuyla titreten güçlü bir topluluk olarak değil, küçümsenen, aşağılanan ikiyüzlüler olarak görülmeleridir. Atı, kılıcı, gösterişli kıyafetleri, gücü, kanaatkârlığı ile betimlenen Türkler (Resim 62-63); kılıcından kan damlayan, aciz, hilekâr, tamalıkâr, şehvet düşkünü, aciz bir yansıma bulur sanatta.

2016-11-27-20-01-33

Özellikle gazetelerde, el ilanları ve broşürlerde, karikatürlerde bu özellikler ön plandadır. (Resim 64) “Gran Turco” “Le Turc”e dönüşmüştür. Sarıklı, sakallı kafası ve ejder vücuduyla yerlerde sürünen, yaralanmış, aman dileyen Türk ejderi teması ile 20. yüzyılın başlarında (Resim 26) betimlenen Türkler, “fesli despotlar” olarak betimlenmeye devam edilir. Orta Asya’dan Batıya göçleri ve Anadolu’ya yerleşerek büyük bir imparatorlukla dünyaya hâkim olma arzularıyla adlarından söz ettiren Türklerin kılıç gücüyle kazandıkları düşünülen başarılarının aslında bozkır kültürünün getirdiği bir tabiat bilgisi, aile düzeni kavramı, gerçeklere dayanan gelenekçi bir kültürün eseri olduğunu görmezden geldi Batı. Hem korktu, hem de hayranlıkla, onun gibi olmanın nasıl olduğu merak etti ve bunu sanat eserleriyle ölümsüzleştirdi. Eserlerde, coğrafya ve zaman tanımaksızın Türklerin taşıdıkları değerler, özdeşleşen objeler, mekânlar, görülmek istenen imajlar yer aldı.

Öncelikle yayılmacı bir topluluk için vazgeçilmez olan savaş aletleri (kılıç, kalkan, hançer, bıçak, tüfek, ok, yay vb), adı Türklerle bütünleşmiş atları, bıyığı, sarığı, sakalı, fesi, kaftanı, tütünü, halısı, kilimi, dokuması, kumaşı gücü ile Türkler betimlendi. Hayal dünyasında farklı bir dünya yaratılmaya çalışıldı kadınlarla. Harem, hamam, ev kadınlarla; kahvehane, sokaklar, çarşı pazarlar erkeklerle özdeşleştirildi. Ne Türklerle olabildiler ne de Türklersiz. Bu kadar çok nefret edildiği halde hayranlık duyulacak, özenilecek bir kültürle Avrupa’yı kültürel anlamda da etkisi altına alan Türklerin, 18. yüzyıldan günümüze kendini Avrupa’ya kabul ettirme çabalarında önyargılı bakışların etkisi silinememiştir.

“Türk imgesi” ne katkıda bulunan Silke Brügel “ilişkilerin siyasal yaşam, tarih ve kültüre iliş­kin yetersiz bilgi, sık sık yanlış anlaşılmalar ve birçok alanda koordinesiz işbirliği sayesinde zedelendiğini”, Hermann Schulz ise, “Türk insanına önyargılı bakıldığını ve Türklerin kültürlerinin tanıtılması gerektiğini” vurgularlar.(67) Unutulmamalıdır ki Türklerin merak edilmelerinin nedeni, farklılıkları, kültürlerine bağlılıkları, süreklilik sağlama çabaları ve Özgünlükleridir. Batı’ya kabul edilmek üzere özgünlüğün, kültürün sahiplenilmemesi, başka kültürlere adapte olma eğilimi, Türk kültürünün ve imajı­nın geleceği için düşündürücü boyutlara ulaşabilir. Sanata konu olan bu kültür ve toplumun farklılıkları ve Özellikleri yine sanat ile anlatılarak, var olan Türk imajının değişmesi için çalışılmalıdır.

 

Burcu Alarslan *

*MA, Bahçeşehir Üniversitesi, Fen-Edebiyat Fakültesi GE Ofisi Öğretim Görevlisi.

Özlem Kumrular – Dünyada Türk İmgesi,syf;129-163 (Kitap Yayınevi)

 

Gelen arama terimleri:

  • kece kökeni ratıp akı
  • batı kültüründe Zalim Barbar Türkler
  • Baw ortuler bu ulin mdasi
  • türkleri konu edinen tablolar

Yazar Hakkında: Muhammed Ali

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*