Tekâmüliyye Mezhebinin Tahlil,Tesbit ve Tenkidi

Allah Teâlâ insanı yaratmıştır; ilk yarattığı insan Adem Peygamber’e beraber Tevhid dînini de bildirmiş, dînin icab ettiği ahlakı, amel ve ibadeti ve itikadı sınırlandırmıştır. Ancak her bir peygamberin zamanında muayyen şeriatleri bildirmiştir. Tevhid müstesna olmak üzere zaman zaman peygamberlere şerit ahkâmı değişik sûretlerde bildirmiştir. Son Peygamber’e mükemmel bir din bildirmekle vahye son vermiştir. Artık son Peygamber’e göndermiş olduğu dînin hükümleri hakkında bugün, yarın ve dün mefhumunu kaldırmıştır. Demek din birdir, o da İslam dînidir, başkası hiç.*“Muhakkak Allah nezdinde din İslam’dır…” [Âl-i imrân 19]

Bazı felsefî münkirler şöyle derler: “insanın aslı maymundur, Âdem değildir. Sonra birçok asıldan tekâmülü olmuştur; en nihayet bu mükemmel sûrete varmıştır.” Daha ileriye gidenler de şöyle derler: “Taş devrinin başında insanın içinde korku, hayal, bir öcü efsanesini çıkarmışlar; sonra o efsanevi ve hayalî belirsiz ismi ve manayı kendilerine ma’bud etmişlerdir. Her bir kavim kendi efsanesinden mütevellid bu manayı hayalinde canlandırdığı gibi kendine bir ma’bud edinmiş ve ona tapmıştır. Sonra tevhid meselesini çıkarmışlardır.” derler.

Önce bu görüşü ele alalım. Bu mezheb veya fikrin aslı İngiltere’de tezahür etmişse de daha evvelden Lamark, Mayyh, Veiten ve emsalleri Fransa’da bu meseleyi ele almışlardır, fakat umuma intikal edememişlerdir. Bilahare 1882 civarında İngiltere’de Darwin, Charl, Rupert cesaretlenerek: “İnsan maymundan türemedir.” demişlerdir. Ancak bunların içerisinde bu görüşle Darwin meşhur olmuştur. Onun aleyhinde ve lehinde bir çok deliller îrâd edilmiştir. Hatta müslümanlardan dahi Ferid Vecdi gibi zevat bile Darwin’in fikrine meyletmişlerdir.

Özellikle Lamark: “Kainattan hiçbir nevi’ veya cins kendi hali üzerinde bâkî değildir; zamana, mekan ve imkana göre sürekli olarak halden hale âdetten diğer âdete naklolunurlar. İş böyle olunca hayatın rengi haliyle değişir. Şübhesiz insan da bu değişmenin içindedir ve istihâlâta maruzdur. Binaenaleyh zaman, mekan ve imkanların devamı, çeşitli ahlakı ve ameli meydana getirir.

Bu ihtilaflardan dolayı insandaki ahlak da haliyle amel ve âdet gibi değişir. Çünkü her bir ferd veya nevi’, tabiatin ona verdiği imkanla başkasından nefsini korur; yararlıyı avlar, yaramayanı bırakır; böylelikle her ferd kendi hayatını devam ettirir. Çünkü hayatın aslı maddedir. Maddenin değişmesiyle hayat, hayatın değişmesiyle de ahlak, tabiat ve âdetler değişir.” demektedirler.

Bunlara göre ahlak diye bir şey yoktur demektir. Ancak her ferd kendi hayatını devam ettirmek için gayrını avlar. Şu halde insan hem avcı hem avdır. Acaba maddenin aslı hayattır deseydi, tabiî kanuna verdiği hükmü Allah Teâlâ’ya isnad etseydi, av zaruri bir şeydir deseydi, sonra avın kötü ve iyi taraflarını bildirseydi iyi olmaz mıydı? Halbuki istisnasız her ilim Hâlık’ın varlığına ve birliğine delildir. Ulûhiyet-i Mutlaka’yı inkar etmesine ilmi alet etmeseydi daha iyi olmaz mıydı?.. Şimdi onların ortaya koymuş oldukları tabiî kanunlarını tahlil edelim, sonra da hatalı taraflarını isbat etmekle vicdan sahihlerine havale edelim.

Son felsefeciler dînin ne olduğunu bilmemişlerdir. Onun için fikirleri isbat-ı Hâlık’a sirayet edeceği yerde heva ve heveslerinden dolayı inkâr-ı Hâlık’a sirayet etmiştir. Onlara göre din, her bir milletin kendilerine tahsis ve tayin ettikleri kanundur. Bundan dolayıdır ki her biri kendi hislerine göre bir din çıkarmaya çalışmıştır; önceki fikirleri tenkid etmiştir. Nihayet tenkidleri, İlâhî dînin inkarına da vesile olmuştur.

Inkara en kuvvetli buldukları delil, İnsanın ebedî bir varlık olmadığını ileriye sürdükleri görüşleridir. Onun için tüm bataryalarını insanın hayatına yöneltmişlerdir. Şu halde onların fikirlerini tesbit ve tahlilden evvel dînin hakîkatini ve insanın ebediyetini beyan edelim ki aşağıdaki fikirleri zihnimizi kaydırmasın. İnsan ebedî bir varlıktır. Din, Seyyid Şerîf’in tarif ettiği gibi akıl sahihlerine kendi ihtiyarlarıyla tatbik etmeleri için Allah Teâlâ’nın sevk etmiş olduğu kanundur. Beşerin bu kanunda hiçbir müdahalesi yoktur. Bu kanun da itikad, ibadet, ahlak ve muamele kısımlarında toplanır.

Diğer ulemâya göre din, sabit kanundan ibaret olduğu için şeriat; onunla yaşamak mecburiyeti olduğundan amel, ibadet, ahlak; insanlar ihtiyârı ile onu inanıp kabul ettiği için İslam; kalben ve rûhen inanılması farz olduğu için de iman kelimeleriyle ifade olunur. Demek ki bu kelimelerin hepsi eş anlamlarda kullanılmaktadır. Avâmın rahatlıkla öğrenmesi için bu kanunun hükmü, Allah Teâlâ’ya nisbetle din, Peygamber’in beyanına nisbetle millet, tefsir ve izah bakımından müctehidlere nisbetle mezheb kelimeleriyle ifade olunmaktadır.

Maamâfih felsefecilerin tarif ettiğimiz dinden haberleri olmamıştır. Şimdi tekrar onların mezhebine dönelim.
Darwin, Lamark ve benzerlerinin, fikirlerini üzerine tesbit ettikleri dört kaideyi tesbit ve tayin edelim. Bunların ileriye sürmüş oldukları birçok kitablarının özeti, bekânın tenâzuu, intihâb-ı tabiî veya istifâ, mutabakat ve muvafakat ile birlikte virâset kelimelerinde toplanmaktadır.

a-Bekânın tenazuu; tabiî kanunla her ferd, hatta her nevi’ ve cinsin, yer yüzünde kendi cinsini çoğaltmak ve hayatını devam ettirmek için kuvvet harcamasıdır. Bu gücü harcamasıyla her ferd başkasına zarar verse bile, tabiî kanunlar onu nizâ’ ve keşmekeşe mecbur kılar. Bundan dolayı cinsler varlığını devam ettirmek için gayrına tecavüz etmek mecburiyetindedir.

Demek oluyor ki dünya hayatı mücerred bir anarşiden, avcılık ve zulümden ibarettir. Kendileri de zulümden nefret ettikleri halde böyle demekle dünyanın avcılık ve zulümden ibaret olduğunu itiraf etmektedirler. Hem insanı sevmek iddiasında, hem de öldürmek iddiasındadırlar. Bu tenâkuz onlara kâfi gelmez mi?.. Aklı selîme havale.

b-İntihâb-ı tabiî veya istifâ kanununu ortaya koymaktadırlar. Yani tenâzu’ kanununun neticesi ve semeresi olan kapmak, yakalamak, avlamak ve seçmek, yararlıyı almaktan ibarettir. Her ferd bu kanunla en yararlıyı, kapar, seçer, avlar; yaramayanı yahud en kuvvetliyi bırakır. Diğer ifadeyle her ferd kendisinden zayıf ve daha kuvvetsizi helak eder; yaramayanı ve kuvvetliyi bırakır; bundan dolayı cins ve ferdler terakki eder, demektedirler.

Bunlar, Allah’ın kudretinden habersizdirler. Allah’ın, kudretinden, icad ve idam hatlarından mahluka uzanan iki hükmü vardır:*El basıt ismiyle tecellî ederken mahlukunu var eder ve yaşatır;* El Kâbıd ismiyle tecellî ettiği zamanda mahlukunu hasta kılar ve yok eder. İcad hattında olan kudretin sebeblerinin adı tevâfuk, idam hattındaki sebeblerin adı tehâluftur. Gül ile diken aynı kökte olduğu gibi, tevâfuk ve tehâlufun sevk-i merkezi olan kudret de birdir. Tabiî kanun dedikleri ise, Allah’ın kudretinin icrasından ibarettir. Hayret!.. Hâkimsiz bir kanunun icrasına nasıl inanıyorlar?!.

c-Mutabakat kanunudur. Yani, her ferdin gıdayı temin etmekte ve ona ulaşmakta kendisinde bulunan sebeblerdir. Bu sebeblerle her ferd, gıdayı ve hayatın devamını temin eder. Şübhesiz bu kanunun icra edilmesi ferdler arasında bir çok ihtilâfa yol açar. Mesela aslan tırnağıyla ve köpek dişiyle kendisine yem olanı parçalar; bu parçalamak onların ahlakıdır. Parçalamak imkanı yani tırnak ve diş olmasaydı, parçalayamazdı.

Binaenaleyh aslan tabiat kanununun ona vermiş olduğu imkanıyla hayatının devam etmesine muvafık olur. Çünkü keskin diş ve tırnağı otu yemesine muhaliftir. Farazâ bir aslan uzun bir müddette tırnak ve dişini kullanmaktan menolunursa, hayatının devamı için dişi ve tırnağı küçülecek, bağırsakları uzayacak. Tabiat kanunu bunu ona yaptırır ki, hayatının devamında en yararlıyı kapmaya ve seçmeye muvaffak olsun. Binaen aieyh ahlak, sinir damarlarının bir nev’î çalışmasının keyfiyetinden ibarettir.

Bu imkan nereden aslana geliyor? Aslan kendi hayatına devam etmek için doğduğu andan itibaren imkanları nasıl seçiyor? Kendisine yem veya gıda olabilecek hakkında ilhamı nereden alıyor? Düşünülmez mi?.. Eğer ezelî inayet olmasa ve ona havadan, oksijenden kuvveti veren olmasa, kendisi nasıl hayatını devam ettirebiliyor? Eğer Allah Teâlâ mahlukunun havadan veya yer küresindeki olan rızktan El-Kâbıd ismiyle imdad hattını keserse, bağırsakları uzun olsa bile ne fayda. Et yemek kabiliyetinden ot yemek kabiliyetine nasıl muvaffak olur? Ya insanda ne pençe ne de köpek dişi var; hangi imkanla hem otu yer, hem de eti yer? Sonra sinir damarlarına gelen kuvvet kendisinde mevcud ise nasıl zeval buluyor?

Ayaa! insan kendi varlığını İdare etmekten aciz iken şuursuz hayvan nasıl hayatına devam edebilir? Görülmez mi, Allah Teâlâ akciğerin rızkını kestiği zaman bin babası tabib olsa bir şahıs hayatının devamına muvaffak olabilir mi? Eğer intihâb-ı tabiî kanunu müsbet bir şey olsaydı hiçbir gencin ölmemesi gerekirdi,*”“Muhakkak ki Allah Teâlâ rızk vericidir. Çok metin bir kuvvete sahibdir.” [Ez-Zâriyât 58] mealindeki ayet-i kerîmede düşünülsün.

d-Virâset kanunu diye bir fikir ortaya koymaktadırlar. Yani ecdaddan torunlara intikal eden sıfatlar kasdedilmektedir. Derler ki: “Katır kısrakla hımar arasından doğmasıyla sıfaten ana ve babasına benzer. Onun bu benzeyişi virâset kanununun semeresidir. Demek, hal ve vesâit sebebiyle sıfatlar, ecdaddaki arazî âdetler, maişet sûretiyle ahfad ve torunlara geçer.

Zaman zaman bu arazî sıfatlar cevherin maddesinin de ihtilafına sebeb olur. Şübhesiz ihtilaf ve istihâle tamamlanmakla haliyle insan da o nevi’lerin cinslerine muhalif olur.” diye zannederler. “İhtilaf ve istihâlelerin devamıyla feri’ ve dallar asıllarından uzaklaşır. Neviler ayrıdır, cinsler ayrıdır, ikisinden meydana gelen dallar da ayrıdır. Böylece dört kanunla uzaklaşmaktan dolayı ilk bakışta insan kendini müstakil bir varlık görür, halbuki insan ilk çağda böyle bir insan değildi.” demektedirler.

Hülâsa demek istiyorlar ki insan maymundan, gorilden, bilmem ve neyden meydana gelmiştir.Birçok cihetle bu görüşte olan feylesoflar yanılmışlardır. Önce felsefecilerden, bu tekâmüliyye mezhebine yazmış oldukları reddiyelerini yazalım. Bunlar tekâmüliyye mezhebini tesbit ve teşhir etmeye çalışırken başta Lamark, Darwin, Vatson ve benzerlerinin fikirlerini teşhir etmek istemişlerdir. Fakat kendi ilimlerinde tekâmül edince, Lamark, Darwin ve benzerlerine büyük darbeler indirmişlerdir. Artık şöylece sıralayalım:

1 –Bir asıldan diğer asla geçiş aslâ müşahede edilmemektedir. Eğer istihâle ve terakkî mevcud olsaydı mutlaka görülecekti.

2-Cins-i a’lâ ile fasl-ı a’lâ arasında, mesela insanla goril arasında veya maymun arasında bir nevi’ yoktur. Çünkü cins-i a’lâ ile fasl-ı a’lâ arasında bir nevi’ bulunsaydı, tüm hayvanat özelliklerini taşıyan insan ile sûrî benzerlikten dolayı maymun arasında orta nevi’ bulunacaktı. Fasl-ı a’lâ olan insanın cins-i a’lâ olan goril veya maymuna sûrî benzerliği kâfi gelmemektedir.

3-Yer küresinin ömrü bile bu istihâleye müsâid değildir.Darwin’in taraftarları ise: “Yukarıda sayılan dört kanuna binaen bir asıldan diğer asla geçmesinin müşahede olunması gerekmez. Aslah kaidesince cins-i a’lâ ile fasl-ı a’lâ arasında bir nev’in olmaması insanın maymundan meydana gelmesine bir engel teşkil etmez. Çünkü tabiî kanun aslahı bırakır, gayrı aslahı helak eder. Bugün fil gibi münkariz olmaya mahkum cinsler bu fikri tesbit etmektedir. Eğer tenâzu’ kanunu yoksa nedir bu kadar tarihi olaylar, harbler ve saire?” şeklinde cevab vermişlerdir.

Daha ileriye giden ve bu nazariyeyi tesbit etmeye çalışan He- gel gibiler de şöyle derler: “İnsandan kör, topal, sakat olarak doğmalar da, insanın yaratılışının müstakil ve mükemmel olmadığını gösterir. Dedikleri gibi eğer kainat bir Hâlık tarafından yaratılmış ve insan da müstakil olmuş olsaydı, elbette çokça kâmil doğacaktı. Halbuki iş böyle değil. Çünkü doğuşta bazı aza eksi veya artıda bulunmaktadır.”

Evet, Darwin ve tâbi’lerinin tenâzu’, intihab, muvafakat ve virâset kanunları hakkındaki serdetmiş oldukları her bir görüş altı cihetten hatalıdır. Evet, tekâmül diye bir mesele vardır, fakat insan cinsinin kendi cinsine mahsus bir tekâmüldür; başka bir şeyden ona geçmek değildir.

Şimdi cins-i insan arasındaki tenâzu’, nebat, hayvan ve sair cinslerin sûrî ihtilafları, cinslerin birbirinden değil, bilâkis her bir cinsin müstakil oluşunu göstermektedir. Aksi takdirde hurma yiyen bir memleketin mürir-i zamanla hurmalaşması, domuz yiyen bir memleketin mürir-i zamanla domuzlaşması gerekirdi. Çünkü virâset kanunlarına binaen sûretin geçmesi de gerekir. Demek ki tüm hayvanâtın özelliklerini taşıyan insan, sadece hiss-i müşterek ve bazı azaların keyfiyetiyle gayrına benzer. Halbuki insan nutkuyla, idrak ve ruhuyla hiçbir hayvana benzemez. Mesela yirmi yedi veya yirmi dokuz harfi bilen bir insan, o harflerden bir milyar kelimeleri kullanabilir, terkib eder, tahlil eder, onunla nazmen veya neşren merâmını bildirebilir. Hiçbir hayvanda bu özellik yoktur.

Insanın bazı azalarının diğer bazı hayvanlara benzemesi, mücerred bir sûretle benzeyiştir. Halbuki boyu bosu yerinde dimdik insanın yürümesi, elinden çıkan maharet, sanat, dimağında tezahür eden ilim, idrak ve irfan hiçbir hayvanda bulunamaz. Bütün bunlar insanın müstakil oluşunu isbat etmektedir. Evet insanın kolunun, pazısının aslana benzemesi, aslanın insana bir asl-ı karîb ve baîd olmasını yahud kurt, köpek, aslan ve insan arasında bir akrabalığı göstermez.

Bugün yer altında birçok cesed, eser, bina gibilerin bulunması da ayrıca birçok cinslerin müstakil olarak yaratılmasını göstermektedir. Diyebiliriz ki bunlardan her biri inkar-ı Hâlık’a değil, isbat-ı Hâlık’a delildir. Çünkü bu kadar nizâ’larla beraber, muhalefet kanununa rağmen insan, hayvan, nebat, ağaç ve sair cinslerin arasında bir ülfet, tesânüd ve yardımlaşma mevcud ve müşahede olunmaktadır. Tenâzu’ kanununa binaen dedikleri görüş doğru olsaydı, zayıf, amip gibi bir hayvanın yaşamaması gerekirdi. Çünkü muvafakat kanununun ortaya koymuş olduğu şartlardan hiçbiri onda bulunmamaktadır.

Muhalif zerrelerin birleşmesi, muvafık zerrelerin birbirinden ayrılması, tevâfuk kanunundan tehâluf kanununa yahud tehâluf kanunundan tevâfuk kanununa tâbi’ olması Hâlık’ın adedliğine değil birliğine delildir.
Hegel’in ortaya koymuş olduğu tecrübe ve müşahede kanununa binaen insanın, beden cihetindeki su ve toprağa meylettiği gibi, maymuna da aynı temâyülü hissetmesi gerekirdi. Çünkü, her fasıl cinsine cezbolunmakla ona meyleder. Halbuki bu da müşahede olunmamaktadır.

Binaenaleyh insan maymuna değil köpeğe daha fazla meyleder. Halbuki köpeğin insana asl-ı karîb veya baîd olmasına kâil hiçbir kimse yoktur. Bu hususta konuyu Ömer Nasuh rahimehullah’ın “ilm-i Kelam Dersleri” adlı kitabında okumayı tavsiye ederiz. İleride insanın yaratılışı bahsinde bu mezhebin kâmilen reddiyesi gelecektir. Şimdi ise şu hadîs-i şerîfle iktifa edelim.
Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem’in zevcesi Ümmü Habîbe:-“Allah’ım! Bana zevcim Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem, babam Ebû Süfyan ve kardeşim Muaviye ile fayda ver.” dedi.

Bunun üzerine Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem ona:*“Sen Allah’tan muayyen ecellere, basılmış izlere ve taksim edilmiş rızklara aid bir şeyler istedin. O ise, zamanı gelmeden ne bunlardan birini halkeder, ne de birini zamanı geldikten sonra geriye bırakır. Allah’tan seni cehennemdeki bir azabdan ve kabirdeki azabdan kurtarmasını isteseydin senin için daha hayrlı olurdu.’’ buyurdular. Derken bir adam:

-Ya Rasûlallah! İnsanlardan domuz ve maymunlaşanlar var mı? diye sordu. Bunun üzerine Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem:

“Şübhesiz Allah Azze ve Celle bir kavmi helak etse yahud bir kavme azab verse, aslâ onlara nesil bırakmamıştır. Maymunlar ve domuzlar bundan önce de vardı.” buyurdu. Eğer insanın aslı maymun olsaydı bu cümle yerinde Rasûl-u Muhterem, insanın aslı maymun olduğundan gazab-ı İlâhiyye’ye uğrayanlar aslına rücû’ ettiler, diyecekti.

Mâzirî şöyle diyor: Kat’î delillerle sabit olmuştur ki, ecelleri, rızkları ve saireyi Allah bilir, bu hususta o hükmeder. Bilmenin hakîkati, bilinen şeyi bulunduğu hal üzere anlamaktır. Allah Teâlâ, Zeyd’in beş yüz tarihinde öleceğini bildi mi, artık onun bu tarihten önce veya sonra ölmesi imkansızdır. Çünkü aksi takdirde ilim cehle münkalib olur. Binaenaleyh Allah’ın bildiği ecellerin artıp eksilmesi imkansızdır.

Şu halde artma meselesi, ölüm melâikesine yahud ruhları kabz için vekil kıldığı başka bir meleğe nisbetledir diye hüküm etmek gerekir. Meleğe uzun eceller yazmasını emr buyurduktan veya bunu Levh-i Mahfuz’a yazdırdıktan sonra, ezelî ilmi gereğince bu yazılana ziyade ve noksan yapabilir. İşte bekanın tenâzuu, intihâb-ı tabiî, mutabakat veya muvafakat ve virâsetin tabiî kanunlarıyla ölmek ve dirilmek olmaz. Bilakis,*“Allah dilediğini (Levh-i Mahfuz’da) mahveder, dilediğini sabit bırakır ve ayrıca yanında Umm-ul-Kitab vardır.” [Er-Rad 39] mealindeki Allah’ın bildirdiği hükmüdür.

Bu hükümden gafil felsefecilerin bir kısmı, insan maymundan yahud maymun insandandır diyerek sapık görüşleri ortaya koymaktadırlar. Şu halde ölmek ve kalmak Allah’ın takdiriyledir. Şübhesiz insanın müstakil olarak yaratılması, yaşaması, ölmesi ve öldürülmesi her ne sebeble olursa olsun, sebeblerin kendi tesiriyle değil Allah’ın hükmüyledir.

FELSEFECİLER DE TEKÂMÜLİYYE MEZHEBİNİ ALTI CİHETLE TENKİD EDERLER

1-Aristo ve tâbi’leri bilumum ittifakla dediler ki: İnsan müstakil bir mahluktur. Her ne kadar bazı hayvanlarla sûrî benzerliği varsa da iki cihetle bütün hayvanlardan ayrı ve seçkindir: (a)Dîni ile, (b)ahlak ve tabiati ile. Bu iki cihetle insanın hiçbir mahluka benzerliği yoktur.

2-Et-Târih-ut-Tabiî adlı kitabın müellifi Bofos şöyle der: “Avrupa’da beyaz, Afrika’da siyah, Amerika’da kırmızı veya sarışın birçok toprak rengini veren insanlar bulunmaktadır. Şu kadar ki hepsi müstakil bir varlıktır. Bir kısmı ikliminin boyasıyla boyanmıştır, ilm-u tabakât-il-ard’ın bize gösterdiği keşifle şu kanaate varıyoruz: Eski insanlar şimdiki insanlardan daha çirkinlerse de aşıtları birdir. İnsanla maymun veya başka bir hayvan arasında hiçbir münasebet yoktur.” Fransalı Florans da şöyle der: İnsanın aslı maymundan gelmiş olsaydı, şimdi de birçok maymunların insanlaşması gerekirdi. En geride kalan vahşi insanlar bile tabiat, ahlak, sanat ve maharetiyle maymundan çok üstündür.

3-Larit de şöyle der: Angeles gibi Avrupa’nın en eski İklimlerinin mağaralarında ilmî araştırmalarla en son keşfolunan insanların kalıntılarıyla şimdiki insanların bedenleri arasında hiçbir fark yoktur. Yalnız onların göz çukurları şekil itibarıyla cüz’en maymunun gözüne benzer, lakın bu benzeyiş asla maymunun insana bir asıl olmasına delil teşkil etmez. Şayet onların da aşıtları maymundur diye hükmedilirse, yer küresinin ömrü, maymunların o halden bu gelmesine yetmez. Goril adlı hayvanla şimdiki ve o zamandaki insanların arasında birçok fark vardır. En azından insan beyninin en az mikdarı dokuz yüz altmış ile dokuz yüz doksan gram arasındadır. Halbuki goril adlı hayvanın beyni ise, en ağırı dokuz yüz yirmi gram civarındadır.

Sonra insanın beyin tası mesela en az muakkeb şekille dairesi yüz on dört, gorilin ise otuz iki bustur. Bununla birlikte gorilin bedeni -en az orta boylu- bir kadının iki misli ağırlığın- dadır. Binaenaleyh beyin bakımından insan hayvandan çok farklıdır. Zooloji âlimlerinin ortaya koymuş oldukları şekil benzeyişiyle insan maymundan, gorilden meydana gelmiş yahud maymun insanın düşüşünden meydana gelmiş diye hükmetmek büyük bir hatadır.

4-Tenâzu’ kanununun insan, hayvan ve nebat âleminde var olduğunu inkar etmiyoruz. Binaenaleyh tenâzu’ birinin diğerinden çıkmasına delil değildir.

5-Nebat, hayvan ve insanın zuhuru ve varlığı devam eder. Müteselsil olarak biri diğerinden çıkmış ise nasıl oluyor ki bu çıkış yani bir nev’in diğer nev’e inkılâbı görülmüyor. Halbuki terakkî ve istihâle kanunu her şey hakkında câri değildir. AyaaL Tecrübe ve müşahede olmaksızın insan maymundandır demek büyük cesaret değil midir? Terakkî ve istihâle kanunu herşey hakkında câri olmadığından bazı hayvan ve insanların kusurlu olarak doğmaları henüz keşfedilmemiş meselelerdendir.

Ayaa! Azanın kusurlu olması, insanın kusurlu olmasına, ruhun ve ahlakın eksikliğine nasıl delil olabilir. İnsanın ihtiyarlaması, zayıflaması, ölmesi vaki’dir. Fakat bu vâkıada ne ölüm zayıfları seçmiş, ne de kurtuluş kuvvetlileri seçmiştir. Çünkü kurtuluş ve ölüm ikisi de cevher değillerdir, yani madde değillerdir. Bittecrübe ve bilmüşahede görüyoruz ki, bir çok zayıf, hasta ve sakat çok geç ölür; bir çok kuvvetli ve sağlam erken ölür. İntihab, istifâ yani tabiat kanununun aslahı bırakması nerde kaldı? Sonra iş böyle olunca ortaya koymuş oldukları dört kanun ruhun ve ahlakın yokluğuna neden delil olsun?

6-Bir çok otlar diğerlere benzer. Fakat şu ot, diğer şu ottan çıkmıştır denilemez. Sarı üşne ve beyaz üşneler buna misaldir. Sonra hayvandaki kanla İnsandaki kan arasında ve nebatlardaki su arasında çok farklar vardır. Spencer’in görüşlerine göre güzel ahlak diye birşey yoktur. İnsan kendini ve Hâlık’ını bilemez, bu evhamdır. Aslında insan nerede menfaat görürse, o menfaatte güzelliği görür.

Bu gibi görüşlerin ilme dayandırılması gülünç bir şeydir. Hatta nerdeyse üzerinde çalışmış olduğu tekâmüliyye mezhebini tesbit etmek esnasında, tekâmülün de bir evham olduğunu zannederek, tekâmülün isbat ile inkarı arasında kalmıştır. İleride açıklayacağımız “Maddeciler On dokuz Vecihle Hataya Düşmüşlerdir* başlığı altında tekâmüliyye mezhebinin ayrıca reddi gelecektir,

İsmail Çetin – Mufassal Medeni Ahlak,dilara yay.,syf:50-59

Gelen arama terimleri:

  • Taarif Al tahlil al ilmi

Yazar Hakkında: Muhammed Ali

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*