Tarih’te kalıcı olmanın sırrı nedir?

Tarih'te kalıcı olmanın sırrı nedir?… ‘hem ilahî hem de beşerî siyasetin amacı insandır’; çünkü ‘nizam-i alem insandır’. Öyleyse insanı ‘rencide edecek’ hiç bir siyaset, tanımı gereği, kalıcı olamaz. Kalıcı siyaset insanı ‘tebcil eden’ siyasettir. İlahî siyasetin, insanı ‘eşref-i mahlukat’ görmesi bu nedenle üzerinde durulması gereken bir noktadır. Öyle ki beşerî siyaset de ancak ve ancak insanı eşref-i mahlukat görüp buna göre davrandığında ilahî siyaseti taklid etmiş; bu oranda da başarılı olmuş sayılabilir. Kısaca dile getirilirse hem ilahî hem de beşerî siyasetin hedefi ‘insan’ı yani ‘adalet’i gerçekleştirmektir.

Selçuklu-Osmanlı Türk tarihinin ilkesi insan yani akıl ile bilgi ve bu ikisinin terkibi olan adalettir. İnsanı öngören ve önceleyen bu siyasetin, bu nedenle hem ilahî hem de beşerî bir ‘ümidi’ vardı; ve insana bu ümid içerisinden bakıyordu. Kadim dünya görüşümüzün insanı hem ‘âbid (=kul)’ hem ‘nâtık (=akıl ve dil sahibi)’ hem de ‘âşık (=irfan, zevk, sanat sahibi)’ olarak görmesi; insanın bu üçlü özelliğini dikkate alan bir beşerî siyaseti devreye sokmasını doğurdu. Sonuçta insanın hem dinini hem aklını hem de aşkını koruyan bir nizam-i âlem yani ictimaî yapı ortaya çıktı. Kişi, en azından, bu yapı/ortam içerisinde bilkuvve mevcut olan ‘saadeti’ elde etme ve ‘şekavet’ten uzak durma imkanına sahipti.

Dinî-ahlakî meşruiyetini İslam’dan alan, yukarıda özetlenen, bu ilke/misyon, tarihte büyük oranda kapitalist sömürgeci dünya sisteminin yükselişine karşı geliştirilmiştir. İşte bu nedenledir ki Selçuklu-Osmanlı çizgisi sömürgeci-kapitalist güç için önce ‘korku’dur; daha sonra ‘engel’dir; günümüzde ise geçmişini, tarihini ne yapacaklarını bilemedikleri ‘sorun’dur. Bu sorunu halletmek için, G. Postel’in deyişiyle, “Türkler önce ‘ikna’ edilmeli, direnirlerse ‘icbar’ edilmeli, karşı çıkarlarsa ‘imha’ edilmelidir”. Bu ‘ikna-icbar-imha’ süreci tüm acımasızlığıyla sürdürülmektedir. Bu nedenledir ki ‘1774 tarihinden bu yana millet olarak yaşadıklarımız gündüzün başına gelse gece olurdu’. Çünkü sömürgeci kapitalist gücü kayıtlayan hiç bir dinî, ahlakî ilke yoktur. Bu gücü temsil edenler insanlık için akıl ve bilgiye dayalı bir adaleti, kısaca nizamı öngörmüyorlar; bu nedenle insanlara saadet değil şekavet veriyorlar; bundan dolayı da ‘savaşçı’ değiller şakîler yani sömürgeciler, eşkiyalık yapıyorlar yani sömürüyorlar. Çünkü onlar insanı öngörmüyorlar:

İnsanı öngörmeyen bir siyasetin ne ilahî ne de beşerî bir ümidi olamaz. İşte bu nedenlerle sömürgeci kapitalist güç temsil ettiği hakikate güvenmediğinden yaşamak için bir düşmana, ‘öteki’ne ihtiyaç duyar. Başka bir deyişle insanı dışlayan emperyalizm varolmak için, varlığını sürdürmek için düşmana muhtaçtır; emperyalizmin, kapitalizmin düşmanı ise bizatihi insandır…..Sömürgeci kapitalist siyaset insanı rencide ediyor; bu nedenle bir zamanlar insanın tebcil edildiği bu coğrafyada ‘bir derya gibi kalıcı’ olma şansı yok; tersine ‘bir rüzgar gibi geçici’dir. İnsanı eşref-i mahlukat görmeyen hiç bir siyaset bu topraklarda kalıcı-yer bulamaz. Önemli olan biz Türkler’in ne-yerde durduğumuz: İnsanı ‘ümid’ kabul eden Oğuz hareketi’ni devam ettirip Türk Devleti’ni sürdürmek mi; yoksa bu topraklardaki kalıcılığımızı yok edecek sömürgeci kapitalist güce/güçlere ‘uşak’ (=şimdilerde buna ‘ortak’ diyorlar) olmak mı?

İhsan Fazlıoğlu,Akıllı Türk Makul Tarih

Yazar Hakkında: Muhammed Ali

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*