Taganni Üzerindedir, Kâtip Çelebi

mizanTaganni musiki fenni kaidesine göre nağmelerle seslerin tekrarına derler. Mutlak seslerin ruhlarda ve bedenlerde tesiri kararlıdır, inkâr olunmaz. Eğer ses, ölçüsüz ve çirkin olursa nefret yönünden tesir eder. Ve eğer ölçülü ve tabiata uygun olursa rağbet ve benimseme yönünden tesir eder. Ruhların ondan etkilendiğinin bedenlerde izi olur ve sahibi o tesiri anlayıp bilir, meğer ki tedaviye muhtaç, mizacı bozulmuş biri olsun.

Ölçülü sesler de konumuzla ilgisi dolayısıyla üçe bölünür: Biri, kuşların hançeresinden çıkar; biri, insan hançeresinden çıkar; biri de saz ve sözden bir âleti çalmakla veya üflemekle çıkar. Başka milletler ve başka dinden olanların hepsi de bunu kullandılar. İslâmlar da, yüce şeriata göre, kuşların ötüşünü dinlemek mutlak caizdir, deyip insan hançeresinden çıkanı, bir takım şartlarla ve kayıtlarla caiz saydılar. Vurmak ve üflemekle çalınan âletleri kullanıp dinlemek aslâ caiz değildir, dediler. Gerçekleri araştırıp bulan ulu Türk bilgini Kınalı—zâde Ali Efendi merhum (55) Ahlâk—ı Âlâyı (56) adlı kitabında bu konuyu ele alarak yazdı ve şarkı söylemek bahsi üzerinde etraflıca durdu. Gerçek ardında olan mümin kardaşlar o kitabı, can muskası edinip, dualar ve zikirler yerine okumanın üzerine düşmek gerek. Tâki din ve dünyanın önemli olan konularını bilip gereğince iş tutalar. Zira hikmet ve şeriatın arasını bulmuş mübarek bir kitaptır, ve yazan dünyaya bir gelenlerdendir. Tanrı çalışmasının karşılığını versin, yattığı yeri aydınlatsın ve dostlarımızla birlikte bizi Peygamberlerin efendisinin (Hazret—i Muhammed Mustafa) sancağı altında toplasın.

Geldik, insan hançeresinden çıkan sesler ve nağmeler konusunda din uluların tutumu nicedir? Eğer bu, içki, mahbup, fısk u fücûru ortaya döken deyişler ve şiirlerle olursa dinlenmesi mutlaka caiz değildir. Ve eğer Allah’ı anma, Tanrı’nın elçisini —üzerine salât ve selâm olsun— öğme ve kimi yarınki cezalardan korkup çekinme veya Tanrı yoluna heveslendirme ile ilgili şiirlerle olursa çoğunun katında dinlenmesi caizdir. Ama fakihler bunda da nice ileri geri söz etmişlerdir. Lâkin bunların sonu gereksiz ve soğuk dindarlığa çıkar. Bunların hepsi şanı yüce olan Kur’an—ı Kerim’in okunuşunun dışında kalanlar içindir. Ama Kur’anda teganni harflerin mahraçlarına riayet, sözlerini yerli yerinde güzel ve uygun bir düzenle okumak, tecvidi bozmamak şartına ve kaydına bağlıdır. Yollu yolunca okumak ve lahne varmamak gerektir. Bu öyle güzel bir taganni olur ki ilm-i edvar usulüne uymaz. Kim Kur’an’da teganni etmezse (57) hadîsinden murat o türlü tegannidir, dediler. Ve saz ve sözden de kimi vurmalı çalgıyı, bazı defa maslahat gereği, caiz gördüler. Savaşta, gazileri cesaretlendirmek için çalman davul ve nakkare gibi ve düğünlerde çalınan def, ney ve zil gibi.

TENBİH.- Yüce şeriatta bu yolda yasaklar bir hikmete dayanmaktadır. Aslı budur ki mutlaka nağmeler önce söylendiği üzere ruhlara ve bedenlere tesir edip ruhu ve bedeni tahrikte büyük tesiri olduğundan hükema şöyle demişlerdir: Bir kimsenin ki ruhu nefsini yenmiş ola, gönlünü arıtma ve riyazat ile emmâre nefsini ezip beden ülkesinde hükümet dizginini ruh sultanının eline vermiş ola; nağmeleri ve musikarın elhanım dinlemek onun ruhunu ruhaniyata doğru yöneltmiş ola, tâki tanrılaşıp mebde—i evvelin (58) nitelikleriyle vasıflanır ve derinden arzulanmaya şavk verir. Bundan dolayı Aristo (59) erganunu icat edip Meşşâîler (60) ve Işrâkıylere (61) ders ve öğüt verirken çaldırırdı. Ama şu kimsenin ki nefsi ruhunu yenmiş olup emmâre nefsi hükmünü yürüte, nağmeleri dinlemek onun nefsini hayvanı arzular tarafına öyle tahrik eder ki dertli insan kimi aşıkane bir beyt dinleyerek heva ve hevesin alçak basamaklarına doğru uçar gider, haberi olmaz.

İmdi, teganni konusunda zararla yarar bir araya toplandı. Haslar hassına yararlı, lâkin kamuya manevî zararı üstün olduğundan, yüce şeriat usulüne göre, bir konuda tehlike ile ibâha bir araya gelse, tehlike tarafının üstün tutulması temel kaidedir. Bu temele dayanarak yüksek tabakanın yararlanmasına bakmayıp kamuyu zarardan korumak için yasak kılındı. Kamuya gerek olan yüce şeriata uymaktır. Ama bazı ulu şeyhler —Tanrı onlara rahmet eylesin—, hükemâ—yı müteeüihîn yoluna gidip onların şartına göre gönüllerini arıtma yolunda ruhu, nefsini yenmiş olan sülük tâliblerini şevklendirmeye müessirdir diye kimi nay, kimi dübelek ve kudüm kullandı. Ve çoğu semâ adıyla usul ve kaidesine uygun olarak nağmeleri dinledi.

Bunların tarz ve tavrı hakimane düşüp, tedavi yolunda zehirli ilâçlar kullanmak kabilinden oldu. Zira çoğu tasavvuf ehli hikmet—i işrak (a) üzerine dayanmaktadır ve ıstılâhı da ondan alınmadır. Lâkin her zamanda, şeriatçı geçinenler onlara lâf atıp işlerine burunlarını sokmaktan ve kendilerine sataşmaktan geri durmadılar. Onlar da bildiklerinden kalmayıp çaldılar, çağırdılar.

Nây ü udun ne söylediğini sen bilmezsin.

Onlar “ey Vedûd sen bana yetersin, sen bana elverirsin” (62) diye karşılık verdiler. “Herkesin, her kavim ve milletin yüzünü kendine döndürücü olduğu bir yöneti vardır” (63) dediklerince her iki bölüğün sözünün ve işinin hep bir yönü oldu, lâkin bu dava da hiç bir zaman kesilip atılmadı. Aklı olan bu soydan bir eski kavganın yatışıp biteceği umudunda olup ahmaklık etmez, vesselâm. (64)

Katip Çelebi, Mîzanü’l-Hakk Fi İhtiyari’l-Ahakk (En Doğruyu Seçmek İçin Hak Terazisi), s. 29-32.

 

(54) Kutbuddin Ebülhayr el-Hayzarî (836*907). Uydurma hadîslerle hadîs usulü hakkında eserleri olan bir İslâm bilgini.

(55)Ünlü Türk bilgini, ölümü 1571/2 dedir.

(56) Kınalı-zade Ali Efendinin Şam Beylerbeyi Ali Paşa adına yazdığı ve bundan dolayı adını Ahlâk—ı Alâyî koyduğu ünlü eseri

(57) ‘Kur’anı tertil ile, tecvidine ve usulüne göre okumayan bizden değildir’ anlamında bir hadîsin bir parçası olup metinde aslı Arapçadır. Hadîsin devamı, hatırımda kaldığına göre ‘O bizden değildir’ olacaktır.

(58) ‘İlk başlangıç’ anlamına olan bu tamlama burada ‘Tanrı Taâlâ’ yerinde kullanılmıştır.

(59) Aristo (M.Ö. 3 8 4 -2 2 2 ), Doğu’da, daha İslâmiyetten önce, gerek halk efsanelerinde, gerekse bilginler arasında tanınmış bir feylesof olup Eflâtun’un öğrencisidir.

(60) Derslerini Atina’da Lyceum’da ayakta dolaşarak veren Aristo’nun bu âdetinden dolayı “yürüyenler” anlamına onun felsefesinden olanlara verilen ad, Aristocu.

(61) Sühreverdli Şihabüddin’in (1158—1191) başında bulunduğu bir felsefe görüşünün adıdır. Bu felsefenin temeli, insanın basamak basamak karanlıktan ışığa yükselmesini sağlayan mükâşefe

yoludur. Karanlık, varlığın madde, ışık ise ruh yönüdür. Karanlık ve ışık birbirinin zıddı değildir. Bunların arasında varlık farkı değil, ancak derece farkı vardır. Bütün ışıkların birleştiği ‘Işıkların ışığı’ da sonsuz varlıktan, yahut Allah’tan başka bir şey değildir.

(62) Metinde aslı Farsçadır ve Mesnevî’den alınmadır. ‘Vedûd’ Allahın adlarından biridir, çok seven veya çok sevgili anlamınadır.

(63) Bakara sûresi, âyet 148.

(64) Ve’s-Selâmü alâ men it—tebaa el—hüdâ (esenlik doğru yolu tatanların üzerine olsun) âyetinin (Tâhâ suresi, 47) kısaltılmış .şekli olup ‘işte bu kadar, artık bitti’ anlamına sözü kısa kesme, bitirme deyimi olarak kullanılır.

Gelen arama terimleri:

  • Hanceresinden

Yazar Hakkında: Yusuf Aslan

Tarih talebesi ve ilme pek meraklı.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*