Sünnetin Geçmişte ve Günümüzde İhmali Meselesi

* Atatürk Üniversitesi İlahiyat Fakültesi İlahiyat Dergisi Sayı: 8 (Erzurum, 1988), s.281-302. Bu yazı, müellifin Dirasat fı’l-Hadisi’n-Nebevi ve Tarihi Tedvinih (Beyrut, 1400/1980,1/21-41) isimli eserinden tercüme edilmiştir.

Dr. M. Mustafa el-A’zamî’den çeviri

Çev.Prof.Dr.Abdullah Aydınlı

Fitnenin Tarihi Sünnet ve Eski İnkarcıları

Bir kimsenin, Hz. Peygamber’in (s.a.s.) sünnetini terk edip sadece Kur’an’a dayanması mümkün olmadığı gibi, İslami öğretilere bağlılık iddiasıyla Hz. Peygamber’in sünnetinin delilliğini (hüccet oluşunu) inkar etmesinin bağdaşması da mümkün değildir. Fakat bazı insanlara işler, hatta bunların apaçık olanları, kimi zaman gizli kalmaktadır. Hz. Peygamber’in sünneti karşısında da durum böyle olmuştur.

Sahabe zamanında onun teşrii (kanun koymakla ilgili) değerini anlamayanlar bulunmuştu:

Hasan (Basri) der ki; bir ara İmrân b. Husayn, Peygamberimizin (s.a.s) sün­netinden bahsediyordu. Adamın biri ona şöyle dedi: “Ebû Nuceyd! Bize Kur’an-‘ dan bahset”. İmran ona şöyle cevap verdi: “Sen ve arkadaşların Kur’an’ı oku­yorsunuz. Bana namazdan, içindekilerden, sınırlarından bahsedebilir misin? Bana altının, devenin, sığırın ve muhtelif malların zekatından bahsedebilir misin? Fakat sen yok iken ben şahit olmuştum”(1). Sonra şöyle dedi: “Resulullah (s.a.v.) zekat hususunda bize şöyle şöyle farz kıldı”. Bunun üzerine adam; “Beni ihya ettin. Allah da seni ihya etsin!” dedi. Hasan der ki; “Bu adam, sonunda müslümanların fakihlerinden oldu”(2).

Öyle görünüyor ki, bu çeşitten bir anlaşılmazlık, bütün meseleleri sadece Kuran’da araştırmaya giriştiğinde Ümeyye b. Halid için söz konusu oldu ve Abdullah b. Ömer’ e şöyle dedi: “Biz hazarda (mukim iken) kılınan namazı ve korku namazını Kur’an’da buluyoruz, seferde kılınan namazı Kur’an’da bulmuyoruz?”. Bunun üzerine Abdullah şöyle dedi “Kardeşimin oğlu! Biz hiçbir şey bilmez bir halde bulunuyorken Allah bize Hz. Muhammed’i (s.a.s.) gönderdi. Binaenaleyh, Hz. Muhammed’in (s.a.s.) yaptığını gördüğümüz gibi yaparız”.(3)

Muhtemeldir ki zamanın ilerlemesiyle, müşkillerini sadece Kur’an’ın ışığında araştıran kimselerin sayısı artmış, nihayet Eyyüb es-Sahtiyani (68-131 h.) şöyle demiştir: “Adama sünneti anlattığın zaman; “Bunu bırak da bize Kur’an’dan bahset!” derse bil ki, o sapık ve saptırıcıdır”(4).

Biraz önce zikredilen kimseler, öyle görünüyor ki herhangi bir grubu veya herhangi müşterek bir yönelişi temsil etmiyorlardı. Bilakis onlar ferdi durumlardı ve muhtemelen sayıları zamanla artmıştı.

Burada dikkat çekici başka bir nokta var. Bu da şudur: Bu yöneliş, bütün müslüman bölgelerde yaygın değildi. Aksine bu, ekseriya Irakt’a özellikle görüldü. Çünkü İmran b. Husayn, -İbn Hibban’ın zikrettiği gibi(5) Basra’daydı. Ayni şekilde Eyyüb es-Sahtiyani de Basra’lıdır(6). Öyle görünüyor ki ekseriya İmam Şafii’nin zikrettiği, sünnetin delilliğini inkar edenler de aynı şekilde Basra’lıdır(7). Bu tarihi metinlerin ışığında bu yönelişin sadece Irak’da yayılma ortamı bulduğunu söylemek mümkündür.

Sünnetin Terkedilmesinde Bir Gelişme

Sahabe asrında Hz. Peygamber’in sünnetinin değerini anlamayan bazı şahıs­ları gördük, fakat, daha önce söylediğimiz gibi, bu olaylar ferdi idi. Sonra işler değişti.Ikinci asrın sonundan biraz önce, teşri kaynağı olarak sünnetin delilliğini inkar eden bir grupla(8) mütevatir olmayanın delilliğini inkar eden diğer bir grup görüldü(9).

Hariciler, Mu’tezile, Şia ve. Hz. Peygamber’in Sünneti Karşısındaki Durumları

Hariciler ve Sünnet

Hariciler, Hz. Peygamberin sünnetini kabul eder ve ona îslam teşriinin temel bir kaynağı olarak inanırlar. Şu kadar var ki, onlardan, özellikle “hakem” mese­lesinden sonra, bazı sahabilerin rivayet ettiklerini reddettikleri nakledilmiştir.

Prof. es-Siba’i şöyle der: “Muhtelif gruplarıyla Hariciler fitne öncesi bütün sahabileri “adil” sayar, sonra Hz. Ali’yi, Hz. Osman’ı, Cemel savaşma katılanları, iki hakemi, hakem tayinine razı olanları, iki hakemi veya birini doğrulayanı tekfir ederler. Bu sebeble, “fitne”den sonra sahabenin ileri gelenlerinin hadis­lerini; hakem tayinine razı oldukları, iddialarınca, zulüm önderlerine uydukları, binaenaleyh, güvenlerine layık olmadıkları için reddetmişlerdir”(10). Fakat bu söz, araştırmayı gerektirmektedir.

Şüphesizdir ki, Haricilerin kitapları, mezheplerinin yok oluşuyla birlikte ortadan kalkmıştır, îbâdiye hariç. Bunlar Haricilerden bir gruptur(11). Kitaplarına başvurduğumuzda onların Hz. Peygamber’in hadislerini kabul ettiklerini, Hz. Ali, Hz. Osman, Hz. Aişe, Ebu Hureyre, Enes b. Malik ve diğerlerinden (Allah’ın rızası hepsinin üzerine olsun!) rivayette bulunduklarını görürüz(12).

Haber-i ahadı kabul etmelerine gelince, bu usuıl-i fıkh konusunda yazdıkla­rından belli olmaktadır.

es-Salimi şöyle der: “Haber-i ahad kıyasla çatıştığı zaman hangisinin diğe­rinden öne alınacağı konusunda farklı görüşler vardır. Müellif bunlardan üçünü zikretmiştir. “Bunlardan biri -ki o taraftarlarımızın (ashabımızın) çoğunun, kelamcıların ve bizim gruptan bütün fakihlerin görüşüdür.- haberin kıyasa tercih edilmesidir. Bundan dolayı onunla amel etme kıyasla amel etmekten daha uy­gun olur”(13).

Buradan şu ortaya çıkar ki, Haricilerin hepsinin hakem tayininden önce veya sonra sahabenin rivayet ettiklerini reddettiklerini mutlak olarak (bir sınırlama yapmaksızın) söylemek caiz olmaz.

Mu’tezile ve Sünnet

Şeyh el-Hudari, eş-Şafii’nin yazdıklarından(14) -es-Sibai de bu görüşe meyle­der(15) – bütün haberleri (hadisleri) reddeden fırkanın mu’tezile olduğu neticesine varmıştı.

Gerçek şu ki, mu’tezilenin sünnet karşısındaki durumu hakkında, alimlerin nakilleri -es-Sibai’nin dediği gibi- çelişmektedir: ” Onlar, mütevatir ve ahad kı­sımlarıyla sünnetin deli İliği görüşünü benimseme konusunda cumhurla beraber midirler ? Yoksa her iki kısmıyla onun delilliğini inkar mı etmektedirler? Yahut mütevatirin delil oluşunu benimseyip haber-i ahadın delilliğini red mi ediyorlar?”(16).

es-Sibâî; el-Amidı, İbn Hazm ve İbnu’l-Kayyim’den bazı nakiller kaydetmiş, sonra şöyle demişti: “Bu nakiller, gördüğün gibi, çelişkilidirler, bize bu konuda doğru bir hüküm vermemektedirler”(17).

Sonra, Bağdadi’nin el-Fark Beyne’l-Firak’ından en-Nazzam’ın görüşünü nakletmişti ki muhtevası şudur:O, Hz. Peygamber’in (s.a.s.) mucizelerini inkar ediyordu. İcma ve kıyasın delilliğini inkâr etmişti.Zarûrî ilmi gerektirmeyen haberlerden olan delili inkar etmişti.

es-Sibai daha sonra, mu’tezilenin ekserisinin, en-Nazzam’ın kafir sayılması konusunda görüş birliğinde olduğunu kaydetti(18).

el-Hayyatu’l-Mu’tezili’nin naklettiği üzere, İbnu’r-Ravendi, İbrahim en- Nazzâm’ı; “O kâfir birinin haberinin bilgi gerektirdiğini ve haberi, duyu organlarıyla algılanır bir madde olduğunda bunun, Hz. Peygamber’in (s.a.s.) verdiği haber mertebesinde olduğunu iddia ediyordu.” diyerek ittiham ederken el-Hayyât; “Bu da İbrahim aleyhine bir yalandır. İbrahim nazarında hiç kimsenin haberi Allah’ın haberiyle Resülü’ünün haberine denk değildi.” diyerek bunu reddeder(19).

Basra’lı Ebu’l-Huseyn el-Mu’tezili, usul-i fıkıhla ilgili el-Mu’temed isimli kitabında şöyle bir bölüm açar: “Haber-i vahidin bilgi gerektirmeyeceğine dair bölüm: Alimlerin çoğu onun bilgi gerektirmeyeceği, diğerleri gerektireceği görüşündedir. Bunlar ihtilafa düşmüş ve neticede ehl-i zahirden hiçbir grup, haberle beraber bilginin karinesinin (belirtisinin) bulunmasını şart koşmamışlardır. Ebu İshak en-Nazzâm, haberin bilgiyi gerektirmesinde bazı belirtilerin onunla beraber bulunmasını şart koştu. Bunu mütevatir haberde de şart koştuğu söylenir. Buna da, evinde kedisinden başka hiçbir hasta bulunmadığını bilmekle beraber evinden ağıt sesleri duyuyor, kapısın da cenaze görüyor iken Zeyd’in ölümünden “haber”dar edilişimizi örnek göstermişti(20).

Aynı şekilde, Ebu’l-Huseyn el-Mu’tezili, kitabında, haber-i ahadlarla ibadet emrinin gelişinin caizliği bölümü”, “haber-i vahidle ibadet etme hakkında bölüm” gibi diğer bölümler açmıştır(21).

Bu nakiller, mu’tezilenin, Hz. Peygamber’in hadislerini kabul ettiklerine dair görüşleri hakkında bize açık bir fikir vermektedir. en-Nazzam’dan nakledilenler çelişkilidir. Eğer sünneti kabul etmediği kesinlik kazanırsa bu onun şahsi görüşü olur ve bu konuda o, mu’tezilenin ileri gelenlerini temsil etmez. Nice muhaddis kadercilikle (mu’tezili oluşla) suçlanmıştır(22). Peki, bunlar Hz. Peygamber’in hadislerini kabul etmiyordularsa niçin, kendilerine göre hiçbir kıymeti olmayan bir şey uğruna kendilerini yoruyor, ömürlerini tüketiyorlardı?

Bu delillerden sonra şu görüşe meylediyoruz: Mu’tezile, Hz. Peygamber’in hadislerini kabul etme hususunda ümmetin ileri gelenleriyle aynı görüştedirler. Bazan, nazariyelerinin önünde engel olduğunu gördüklerinde bazı hadislerin sahihliğine itiraz etmişlerdi. Fakat hadisleri toptan inkar görüşleri yoktu.

Şi’a ve Sünnet

Şi’ilere gelince onlar, birbirlerini kâfirlikle suçlayan birçok gruba ayrılmış­lardır(23). Bugün İslam dünyasında bulunanların çoğu İsna Aşeriyye’den (Oniki İmam Yanlıları) olup Hz. Peygamber’in sünnetini kabul etmektedirler(24).

Fakat sünnetin kendisinin tesbit edilmesi konusunda bizimle onlar arasında ihtilaf vardır.

Onlar, sayıları 3 ila 11 arasında değişen birkaç şahsın dışında(25), Hz. Peygamber’in (s.a.s.) vefatından sonraki sahabenin tamamı hakkında irtidat hükmü vermektedirler. Bunun için bu sahabilerden (Allah’ın rızası hepsinin üzerine olsun!) rivayet edilen hadisleri kabul etmezler. Bilakis, kendilerine göre, sadece ehl-i beytten nakledilen rivayetlere güvenmektedirler.

Sözün özü: İslam ümmeti, ilk zamanlardan bugüne kadar, Hz. Peygamber’in sünnetinin kabul edilmesi ve onun teşri (kanun koyma) kaynağı olduğu husu­sunda görüş birliğine varmıştır. Sünnet müslümanları da bağlayıcıdır.

Eskiden, Hz. Peygamber’in sünnetine itiraz eden bazı şahıslar veya bazı gruplar görülmüştü. Fakat bunlar ikinci asrın veya en fazla üçüncü asrın biti­miyle sona ermişler, varlıkları kalmamıştı. Bu fitne, birazdan göreceğimiz gibi batı sömürgeciliğinin etkisiyle geçen asır içinde bir defa daha uyandı.

Sünnet ve Yeni İnkarcıları Fitnenin Tarihi

Tarih bize, ikinci asırdan sonra, îslam dinine mensup olup da Hz. Peygamber’in sünnetini ihmal eden fertlerden veya gruplarda bahsetmez. İkinci asırda buna çağrıda bulunanlara gelince onlar tarihe mal olmuşlardı. Bundan sonra durum, yaklaşık olarak 11 asır bu şekilde devam etti. Zaman değişti, müslümanların iktidarı kayboldu. Sömürge ve köleleştirme dönemi geldi. Sömürgeciler de, İslam’ın dayanaklarını silip süpürmek için iğrenç düşüncelerini yaymaya başladılar.

Bu şartlarda Irak’da sünneti terketmeye çağrıda bulunanlar görüldü!(26).

Mısır’da ise, bu fitne, şayet Ebû Reyye’nin zikredip çıkardığı netice doğruysa, Muhammed Abduh döneminden başlar.
Ebu Reyye şöyle der: “Üstad İmam Muhammed Abduh (Allah ondan razı olsun!) şöyle dedi: “Müslümanların bu asırda Kur’an’dan başka önderi yoktur. Gerçek İslam da, fitnelerin zuhurundan önce ilk devrin yaşadığı İslam’dır”.

“Allah rahmet eylesin. Abduh yine şöyle demişti.: “Bu kitaplar (yani, dipnot­ta zikredildiği üzere, Ezher ve benzeri yerlerde okutulan kitaplar) bu ümmetin içinde var oldukça onun ayağa kalkması mümkün değildir. Ayağa da ancak birinci asırda bulunan ruhla -ki, o Kur’an’dan ibarettir.- kalkacaktır. Kur’an dışındaki her şey, onunla ilim ve amel arasına giren bir perdedir”(27).

Sonra bu yolu; el-Menar dergisinde “îslam sadece Kur’an’dan ibarettir.” başlıklı iki makele(28) yazıp Kur’an ayetlerinden, kendi iddiasına göre, Hz. Peygamber’in sünnetine ihtiyaç olmadığına deliller getirmek suretiyle Dr. Tevfık Sıdkî takip etti.

Reşid Rıza da Dr. Tevfık Sıdkî’niın makalesine eklediği notunda şöyle de­mişti: “Bu hususta münakaşa konusu diğer bir mesele kaldı. O da şu: Hadisler – ki onlara sözlü sünnet ismini verirler-, özellikle ilk dönemde tartışmasız ve ihti­lafsız, amelle (yapılarak) benimsenmiş sünnetler değilseler de din, şeriat ve umûmi midirler? Evet dersek karşımıza çıkacak en büyük şübhe, Hz. Peygamber’in, Kur’an’dan başka, kendisinden bir şeyin yazılmasını yasaklaması, sahabenin hadis yazmaması, alimlerinin ve halifeler gibi önderlerinin hadis rivayetine ilgi göstermemeleridir. Aksine, bu konuda bir şey yazmadan önce meseleyi görüşürken Dr. Sıdkî’ya söylediğimiz gibi, onlardan, hadis rivayetinden kaçındıkları nakledilmiştir”(29).

Seyyid Reşid Rıza, Dr. Tevfik Sıdkî’yı, yazılarıyla büyük ölçüde desteklemiştir Zira o, Hz. Peygamber’in hadislerini mütevatir olan ve mütevatir olmayan diye iki kısma ayırmıştı. Reşid Rıza, namazın rekatlarının sayısı, oruç vb. şeyler gibi bize tevatürle nakledilen haberlerin kabul edilmesinin vacip olduğu görüşündeydi. O bunlara “ed-Dinül-âmm: Genel Olan Din” ismini veriyordu. Bize bu şekilde nakledilmeyenler ise “Din Hâss: “Özel Olan Din” dir. Bunları kabul etmeye mecbur değiliz. Reşid Rıza, hadis yazmaktan kaçınma ile ilgili haberler naklettikden sonra şöyle der: “Hz. Ebu Bekir’in yazdıklarını yakması, sahabenin (yazdığı) sahifelerden hiçbir şeyin tabiûna ulaşmamış olması, tabiûnun, neşretmek gayesiyle hadisleri, ancak idarecilerin emriyle tedvin etmiş olmaları gibi, İbn Abdilberr’in zikrettiği her şey ve başkalarının rivayet etmiş olduğu benzerleri, sahabe ve tabiûnun bir şeyi ezberlemek için yazdıkları sonra onu imha ettikleri hususunda söylenenleri desteklemektedir. Buna, sahabenin büyüklerinin hadis rivayeti konusundaki isteksizlikleri, aksine ondan kaçınmaları hatta onu yasaklamaları ile ilgili haberleri eklersen nazarında, onların bütün hadislerin, Kur’an gibi genel ve sürekli olan bir din olmasını istememiş olduldarı görüşü ağır basar”(30). Öyle görünüyor ki o, rahmetli Prof. Mustafa es-Sibai’nin bize hatırlattığı gibi, ömrünün sonunda bu tavrından vazgeçmişti.

Sonra Ahmet Emin 1929 yılında Fecru’l-îslâm isimli kitabını yayınladı ve onda, Hz. Peygamber’in sünneti ile ilgili bir bölüm yazarak hak ile batılı birbirine karıştırdı ve ölünceye kadar görüşlerinden ayrılmadı(31). Büyük teessüfle söyleyelim ki, o ilme de bağlı kalmaz, bilakis ilmi objektiflik içinde şübheyi diriltir.

Sonra îsmail Edhem h. 1353 yılında sünnetin tarihi ile ilgili bir kitapçık ya­yınlandı. O şöyle der: “Mevcut hadislerin hatta Sahihan’dakilerin bile asılları ve dayanakları sağlam değildir. Bilakis şübhelidirler ve üzerlerinde uydurma vasfı hakimdir”(32).

İsmail Edhem, kitabının etrafında gürültü kopunca el-Feth dergisinde bir makale neşredip, söylediklerine büyük edebiyatçı ve alimlerden bir grubun mu­vafakat ettiğini bildirmiş ve kendisine bir mektub yazıp göndermesi sebebiyle, bunlardan Prof. Ahmed Emin’in ismini zikretmişti. Ahmed Emin onu tekzib etmedi. Aksine bazı dergilerde, arkadaşına yapılanlara üzüldüğünü belirten yazılar yazdı ve bu hareketi, düşünce özgürlüğüne karşı bir savaş ve ilmi araştırmalar yolunda bir engel olarak değerlendirdi(33).

Bunlardan sonra sancağı Ebu Reyye aldı ve “araştırmasının” neticesini Adva’ ale’s-Sünneti’l-Muhammediyye isimli kitabında yayınladı.

Aslında o ne yeni bir düşünce ne de yeni bir delil getirmedi. Bilakis İsmail Edhem, Tevfik Sıdki ve Reşid Rıza’dan her birinin söylediğini bir araya getirdi. Vardığı neticede o, es-Seyyid Reşid Rıza’nın sahip olduğu görüşten uzakta kalmaz, aksine ictihad iddiasıyla beraber onu taldid eder ve sünnet kelimesini şöyle açıklar:

“O gün (yani Hz. Peygamber’in (s.a.s.) zamanında) sünnet yalnız ameli sünnet olarak biliniyordu”(34).

Ona göre ameli sünnet kavramına gelince bu, Adva’ isimli kitabında yazdığı gibi, mütevatir ameli sünnetdir: “Resülün mütevatir sünnetlerini -ki bunlar ameli sünnetlerdir.-, ilk dönem müslümanlarınn oybirliği (icma) ettiği ve yanlarında zaruri olarak bilinen hususları; işte bütün bunları hiç kimse te’vil veya ictihadla inkar veya reddedemez. Bilinen namazın beş olması, her rekatın kıyam, Kur’an kıraati, rüku, iki secde ihtiva etmesi vs. gibi Resul’ün (s.a.s.) zamanından bu güne kadar tatbikatla bilinen hususlar örnek verilebilir. İşte bunlar Resul’ün sünnetidir. Bunun (yani sünnetin), hadisleri ihtiva eden şeylere genelleştirilmesi sonradan çıkan bir ıstılahtır”(35).

Ahadın hadisleri (haber-i ahad) ile ilgili olarak da şöyle der: “Kimin yanında bunlardan bir şey, rivayet ve dirayet bakımından sahihlik kazanırsa onunla amel eder. Fakat bunlar, onları yasa olarak kabul edeni taklid ederek, ümmetin mec­bur edileceği genel yasa yapılamaz”(36).

Hind Diyarı

İngilizler, geçen asırda Hindistan’ı tamamıyla sömürgeleştirmişti. Müslümanlar orayı sömürgecilerin elinden kurtarmaya giriştiklerinde bu maksad için cihad ilan ettiler. Her ne kadar onlar İngilizlere karşı savaşlarında başarısız olmuşlarsa da şu kadar var ki, sömürgeciler, kılıçla cihad (silahlı cihad) ruhunun tehlikesini farkettiler. Bunun için, silahlı cihadı inkar eden “müslümanların alimleri”nden bir grup oluşturdular. Bu (inkâr) da cihad hadislerine itirazla oldu. Cerağ Ali ve yalancı peygamber Mirza Gulam Ahmed el-Kadyanı bu ekolün reislerinden idiler.

Aynı şekilde yenilgi ruhu Seyyid Ahmed Han, Abdullah el-Cekrâlevı(?) Ahmeduddin el-Emritseri ve diğerlerini yetiştirdi. Nihayet, müşahede edilirbir faaliyet gösteren Gulam Ahmed Perviz geldi(37) ve aylık bir dergi çıkardığı gibi “Ehlu’l-Kur’an” adıyla bir cemiyet de kurdu ve bu istikamette birçok kitap yayınladı. Gulam Ahmed Perviz ictihad ve müstakillik iddiasıyla beraber Tevfık Sıdki’yı tamamen taklid eder. Çünkü o, hadislerin herhangi bir teşri değerinin olmasını tamamen inkar eder. O sadece haber-i ahadları reddetmez, bunun da ötesinde beş vakit namaz, namazın rekatları, şekli ve buna benzer şeyler gibi tevatür yoluyla bize nakledilenleri de reddeder ve şöyle der: Kur’an bize sadece namazı dosdoğru kılmayı emrediyor. Namazın nasıl kılınacağı ise devlet başkanına bırakılmış bir iştir. O bunu danışmalarına danışarak zaman ve mekana göre belirler(38). Bu, Tevfık Sıdki’nin; “İslam sadece Kur’an’dan ibarettir.” makalesinde açıkladığı görüştür. Fakat Sıdki sonraları bundan vazgeçmişti.

Sözün Özü

İkinci asırda çok az insan, Hz. Peygamber’in sünnetinin delilliğini ve teşri değerini inkar etmişti. Bunun kaynağı cahillikti. Aynı şekilde, sünnetin mütevatir olmayanını inkar eden diğer bir grup görülmüştü.

İkinci asırdan sonra bu fitneye son verildi. Sonra bu fitne, belki batı sömür­geciliğinin etkisiyle, yeniden ayağa kalktı ve bazı insanlar sadece cihad hadislerini bu arada diğer bazıları, Hz. Peygamber’in bütün hadislerini, mütevatirini, meşhurunu, ahadını toptan inkar ettiler.

Her halükarda, hadisi terk etmedeki yeni yönelişler ikinci asrın yönelişlerin­den dışarı çıkmamakta ve bu sonuncuların ileri sürdükleri deliller seleflerinin ileri sürdükleri delillere hiç bir şey katmamaktadır.

Bu gece dünkü geceye ne kadar benzemekte!

Sünnetin Eski ve Yeni İnkarcılarının Delilleri

Yukarıda, sünnetin delilliğini inkar etmenin mazide, onun dindeki yerini bilmeyen veya onun bir kısmının delilliğini kabul edip diğerininkini kabul et­meyen şahıslar nezdinde bir evveliyyatının olduğunu, bu grupların umumen yok olup gittiğini, nihayet; büyük bir esasını -ki o, Hz. Peygamber’in sünnetidir.- yıkmak suretiyle İslam’ı silip süpürmek için sömürgeciliğin, maddi ve manevi desteğiyle beslediği yeni yetmenin büyüdüğünü gördük.

Bu hedef, sadece Kur’an’ı kabul etmeyi iddia eden demekte, “Cema’atu Ehli’l-Kur’an”da açıkça ortaya çıkar. Çünkü o, Kur’an’ı sünnetten ayırdığı zaman onunla istediği gibi eğlenebilecektir.

Bu grupların ortaya çıktığı bu değişik devrelerde, onların dayandıkları bazı delillerinin olduğunu görmekteyiz. Bu delillerden bazısı, söz konusu topluluklardan bir kısmının ileri sürdüğü delillerin yanında, aralarında ortak bir amil (etken) teşkil eder. Bu “kuvvetli’! delillerden bazısını, münakaşa etmek için zikredeceğiz.

Birinci Delil

Derler ki; dinin kat’i olması gerekir. Sünneti kabul etme durumunda din böyle kalmaz. Aşağıdaki ayetler Kur’an’ın kafiliğini gösterir ve ondan zan ve şübheyi bertaraf eder.

Allah Teala buyurur ki: “Elif, Lam, Mim. Bu o kitabdır ki, kendisinde hiç şübhe yokdur.” (Bakara, 1). “Sana vahyettiğimiz kitab hakıykatın ta kendisidir” (Fatır, 31).

Onlar derler ki; siz hadislerin ya mütevatir ya da ahad olduklarını iddia edi­yorsunuz. Mütevatirler birkaç hadisi geçmez. Geri kalanların ise hepsi ahaddır. Onlar da sizin görüşünüze göre zan ifade ederler.

Din, Kitab (Kur’an) ve sünnette olanların toplamı ise buna göre o zanni olur. Zira kafi ve zanninin toplamı zannidir.

Kur’an-ı Kerim zanna uyanları tenkid etmektedir. Allah Teala zanna uyanların ayıplarını ortaya dökerek şöyle buyurur:

“Onların çoğu zandan başkasına tabi’ olmaz. Hakıykatde zan ise hakdan hiç bir şeyin yerini tutmaz. Şüphesiz ki, Allah, onlar ne işlerse kemaliyle bilendir” (Yunus, 36).

“Siz (kuru) bir zandan başka (bir şeye) uymuyorsunuz ve siz yalan söyleyenlerden gayri kimseler değilsiniz” (En’ am, 148).

“Kuruntu (zan) ise, şübhesiz, hakdan hiç bir şeyi ifade etmez” (Necm, 28).

“Senin için hakkında bir bilgi haasıl olmayan şey’in ardına düşme” (İsra’,36).

Şu halde Kur’an, yakini (kesin olan bilgiyi) terkedip zanni olanın peşinde giden kimseleri ayıplayıp tenkid etmektedir.

Mademki hadisler zanni bilgi vermek­tedirler, bundan dolayı onlara itimad etmek mümkün değildir. Bu durumda din de sadece Kur’an olarak kalır.

Bu delille ve ayet-i kerimelerin tamamı veya bazısıyla, eskiden, bütün haberleri (hadisleri) reddeden gruplardan her biri(39), son asırlarda da Tevfık Sıdki(40) ve Ehlu’l-Kur’an(41) kendilerine delil getirmişlerdir.

İkinci Delil

Allah’ın şeriatında Kur’an’dan başka herhangi bir şey kabul edilmez. Allah Teala şöyle buyurur: “Biz o kitabda hiç bir şeyi eksik bırakmadık” (En’am, 38)

Kur’an’ın, açıklanmaya ihtiyacı olduğunu söylediğimiz zaman bu Kur’an’ı açıkça yalanlamak, Kur’an’ın, içindeki herhangi bir işte noksanlık veya fazlalık olmadığını belirten İndiricisi Zat’ı tekzib etmek olur. Bunun için Allah’ın şeria- tinde. sünnet veya hadis gibi başka bir şeyden yardım istemek mümkün değildir.

Yukarıdaki ayetle Dr. Tevfık Sıdki(42) ve Ebu Reyye(43) istidlal etmişlerdi.

Üçüncü Delil

Kur’an açıklanmaya muhtaç değildir. Bilakis o her şeyin açıklayıcısıdır. Allah Teala şöyle buyurur: “Sana (bu) kitabı her şeyin apaçık bir beyanı olmak üzere peyderpey indirdik” (Nahl, 89). “Size kitabı açıklanmış olarak indiren O’dur” (En’am, 114).

Bu ayetlerle; sünnetin delilliğini eskiden ve son zamanlarda inkar edenlerle Kur’an’ın ona muhtaç olmadığını, zira onda her şeyin açıklamasının bulunduğunu iddia eden birçok kimse istidlal etmiştir. Bunlar arasında bütün hadisleri reddedenlerle(44) Tevfık Sıdki(45) ve Ebu Reyye(46) vardır.

Yukarıdaki Delilleri Takviye İçin Öne Sürülen Diğer Bazı Deliller

Sünneti inkar edenler şöyle demişti: Allah Teala’nın iradesi İslam teşriinin kaynağının sadece Kur’an olmasını gerektirdiği için kıyamet gününe kadar ko­runmasını garanti edip şöyle buyurdu: “Kur’an’ı biz indirdik, biz. Onun koruyucuları da, şübhesiz ki biziz” (Hıcr, 9). Bundan dolayı Resulullah (s.a.s.) Kur’an’ın yazılmasına ihtimam göstermişti. Kendisine vahiy geldiği zaman, ister seferde olsun ister hazarda, katipleri çağırırdı.
Halbuki sünnet hakkında durum bunun aksineydi. Resulullah (s.a.s.) hadis­lerinin yazılmasını yasaklamıştı. Hatta bunun da ötesine giderek sahabenin yaz­dığı hadisleri yakmıştı. Aynı şekilde Hz. Ebu Bekir de yazmış olduğu hadis mecmuasını yakmıştı. Hz. Ömer ibnu’l-Hattab da etrafa, yazdıklarının yakılmasını isteyen haberler göndermişti. Hz. Ömer, hadis rivayet ettiklerinden dolayı bazı sahabileri hapsetmiş bazılarını dövmüştü. Hz. Peygamber’in hadisleri dinin zaruri parçaları iseler Nebi (s.a.s.) ve hulefa-yı raşidin bütün bunları niye yapmışlardı?

Bu delillerin hepsiyle veya bir kısmıyla Reşid Rıza(47), Tevfık Sıdki(48), Ebu Reyye(49) ve Pakistan’daki sünnet inkarcıları(50) istidlal etmişlerdi.

Ehlu’l-Kur’an, yukarıdakilere şunu da ilave etmişlerdi: Sünnetin, gayrı-ı metluvv vahy olduğunu söylemek mümkün değildir. Çünkü böyle olsaydı, Allah Teala’nın kelamı muhafaza edildiği gibi o da muhafaza edilirdi. Allah Teala şöyle buyurur: ‘Kur’an’ı biz indirdik, biz. Onun koruyucuları da, şübhesiz ki, biziz'” (Hıcr, 9). Bu, müslümanlara nüfuz eden bir yahudi düşüncedir. Kur’an sadece bir çeşit vahy tarif etmektedir.

“Ehlu’l-Kur’an” demeğinin başkanı Ğulam Ahmed Perviz de şöyle der: Elle­rimizde dolaşan hadis öbeklerine hatta, Buhari’dekilere baktığımızda, bu hadis­lerden bir kısmının resulleri, peygamberleri ve İslam’ı karaladıklarını görürüz(51).

Birleşme ve Ayrılma Noktaları

Sünneti inkar edenlerin çoğu, Hz. Peygamber’in sünnetini delil olarak almama ile ilgili zikrettiğimiz delilleri, açıkladığımız hüccetleri ve izah ettiğimiz yönelişi kabul etmede ittifak etmişlerdi. Fakat, “Ehlu’l-Kur’an” hariç(52) sünnetin eski ve yeni inkarcıları; namaz, namazın şekli, rekatları, zekat, hac ve müslümanların nesilden nesile tatbiki olarak naklettikleri, bunlara benzer amelî (uygulamalı) mütevatir sünneti kabul ediyorlardı. Ancak “Ehlu’l-Kur’an” bunun da ötesine gitti ve bu amelî mütevatir kısmın İslam’dan oluşunu inkar etti. Şöyle dediler: Kur’an cüzi işleri bize çok az bir şekilde bildirmiştir. Ekseri hallerde o, külli işleri ele almıştır. Mesela Allah Teala namazın kılınmasını emretmiş fakat mikdarını bize açıklamamıştır. Şayet Allah Teala onların kıldıkları namazı kılmamızı isteseydi, bir ayette bunu, mesela öğle, ikindi ve yatsı dört, sabah iki, akşam üç rekat kılınız şeklinde zikrederdi. Bu tafsilatın, Kur’an’ın hacmini artıracağını söylemek mümkün değildir. Çünkü Kur’an-ı Kerim namazın kılınması emrini birçok defa tekrar etmiştir. Bu sebeble, namazın kılınmasını bir veya iki defa zekretmekle yetinmek mümkün olur, sonra, tekrarın yerine, namaz kılmanın tafsilatı bildirilebilirdi. Zekat ve geri kalan diğer ibadetler de böyledir(53).

Yine onlar şöyle dediler: Hulefa-yı raşidin döneminden sonra bu güne kadar müslümanların içine düştüğü temel hata, onların İslam’ı ve ruhunu anlamamış olmalarıdır. Zira İslam, şuraya dayalı sosyal bir düzendir. Bundan dolayı külli emirler vermekte, bunların tafsilatını ise, müslümanların, zaman ve mekana göre namazın usulünü, zekatın oranını kararlaştıran şura meclisine bırakmaktadır. Hz. Ebu Bekir, Hz. Ömer ve Hulefa-yı Raşidin’in anladığı, budur. Bu yüzden onlar sahabeyle istişare ediyor, ilaveye ihtiyaç hissettiklerinde bunu ekliyor,değiştirmeye gerek görmediklerinde olduğu gibi bırakıyorlardı(54). Şayet Hz. Pey­gamber’in (s.a.s.) sünneti, ebediyyen (uyulması gerekli) bir şey olsaydı Resullullah (s.a.s.) bize muhakkak yazılı, hazır bir şey verirdi.

“Allah’a itaat ediniz, Resul’e itaat ediniz!” ayetinin manası vefatından sonra Resul’ün sünnetine itaat ediniz demek değildir. Çünkü onun sünneti, özünde süreklilik ve kalıcılık unsuru taşımamaktadır. Bilakis; “Resule itaat ediniz!”in manası, Kur’an’ın irşad ettiği, götürdüğü, hayattayken Resulün temsil ettiği(55) ve peygamberlik metoduna göre halifeliğin kurulmasını ifade eden düzene itaat ediniz, demektir.

Bu düzenin Hulefa-yı Raşidin dönemine kadar sürmesi, sonra, siyaset sah­nesine Emevilerin gelişiyle durumun değişmesi, orada, dinle siyaset arasında ayırıcı bir sınırın meydana gelmesi ve Resul’e itaatin ne demek olduğunun anlaşılmaması sebebiyle insanlar hadislere yöneldiler. Zira Kur’an’daki hükümler azdır. Hayatın ihtiyaçları ise pek çoktur. Yeni meselelerde toplumun ihtiyaçlarını gidermek de, peygamberlik metodu üzerinde bulunan halifeliğin görevlerindendi. Fakat bu anlayıştaki devletin olmaması, insanları hadisi kabul etmeye sevketmişti. Hadis kitaplarının yetersizliği durumunda da hadis uydurma işi kat kat artmıştı(56).

Buradan açıkça anlaşılmaktadır ki, “Ehlu’l-Kur’an”, bu sahada sünnet in­karcılarının hepsini geçmiş ve daha önce inkarcıların hayal etmedikleri bir noktaya varmışlardı.

Sünnet İnkarcılarına Cevab

Birinci Delile Cevab

Sünnetin zanni olduğu, bizimse kesin (yakin) olana uyup zanna uymaktan kaçınmakla emrolunduğumuz şeklindeki itirazlarına gelince durum, aşağıdaki sebebten dolayı böyle değildir.

Kur’an-ı Kerim’in aslına aidiyetinin (sübütünun) kesinliğinde hiçbir şübhe yokdur. Fakat delalet ettiği manalar her yerde kesin değildir. Bu manalardan birini tercih eden kimse, bu delaletin (mananın) kati, diğerlerinin geçersiz olduğunu söyleyemez. Aksine, onun delalet ettiği mananın zanni olduğuna inanır. Bu durumda iş, delaleti zanni olan şeye uyma meselesine gelir.

Ayetin Manası

“Onların çoğu zandan başkasına tabi’ olmaz. Hakıykatde zan ise hakdan hiç bir şeyin yerini tutmaz.” ayetindeki “hakk” kavramı. Buradaki “hakk’ın manası “kesin olarak sabit olan iş”dir. “Yuğni” kelimesinin manası(57) da “uzaklalaştırır” demektir. O zaman ayetin manası şöyle olur: Zan, kesin olarak sabit olan hakkdan hiçbir şey uzaklaştırmaz, reddetmez. Yani zan, kesinliğe muhalif değildir(58). Fakat Hz. Peygamber’in sünnetini kabul etme konusunda durum böyle değildir.

Ebu’l-Huseyn el-Mu’tezill, haber-i ahad ile amel etmeye muhalif olanlara verdiği cevapta şöyle demişti:

“Biz haber-i vahide göre amel etmekle, haber-i vahide uymaya delalet eden kesin delile uymaktayız”(59). Gerçekte biz, hakka muhalif olan zan ile amel etmiyoruz. Fakat biz zanna, Allah Teala’nın emrettiği yerde uyuyoruz.

eş-Şafii de, bütün haberleri (hadisleri) reddeden hasmına karşı şu şekilde delil getirerek itiraz etmişti.

Ayette geçen ve H. B. Çantay’ın “yerini tutmaz.” şeklinde mealini verdiği bu kelimenin manalarından biri de (olumsuzluk ekiyle beraber) “uzaklaştırmaz, reddetmez.”dir. Ayette hangisinin maksud olduğu kesin değildir. Bu da, müellifin izahım te’yid eden bir husustur.

Yakin (kesin bilgi)ye karşı zan ile hüküm verme hususunda sünnet inkarcısı “İhata (yani kesin delil) ile haram kılman bir şeyi gayr-ı ihata (yani zanni delil) ile helal sayman hususunda bir delil var mı?” diyerek Şafii’ye itiraz ettiğinde o şöyle demişti:

“- Evet. İnkarcı dedi ki;

– Nedir o? Dedim ki;

– Yanımdaki şu adam hakkında ne dersin, kanı ve malı haram mıdır?

– Evet, dedi. Dedim ki:

– Şayet aleyhinde iki şahid; onun bir adam öldürüp malını aldığı, önünde olan malın o mal olduğu şeklinde şahitlikte bulunsa (ne yaparsın ?). Şöyle cevap verdi:

– Kısas olarak onu öldürür, önündeki malını da lehine şahitlik edilen (mak­tulün) mirasçılarına veririm. Dedim ki:

– İki şahidin yalan ve hatalı şahitlik yapmaları mümkün müdür?

– Evet, dedi.

– Peki, dedim, ihata ile haram kılınmış kanı ve malı, ihatalı olmadıkları halde iki şahitle nasıl helal saydın?

– Şahitliği kabul etmekle emrolundum … “(60).

Sözün Özü

Zanna uymakla yapılan i’tiraz, Hz. Peygamber’in hadisleriyle amel eden kim­seler için, aşağıdaki sebeblerden dolayı söz konusu olamaz.

1. Çünkü haber-i ahadlar, zanni de olsalar Kur’an’da da delalet ettiği mana zanni olan ayetler vardır. Şu halde, zannilik bakımından hiçbir fark yoktur.

2. Allah Teala’nın kınadığı şey, kati delile mukabil zanna uymaktır. Çünkü kınanmış olan şey; sarih, sabit olan hakka muhalefet konusunda zanna uymaktır. Burada durum böyle değildir. Bilakis biz zanna; kendisine kesin bir emir, sarih ve sabit bir hak muhalif değilken, Allah’ın uyulmasını emrettiği yerde uyarız.

İkinci ve Üçüncü Delile Cevab

Sünnetin delilliğini eskiden ve son zamanlarda inkar edip sadece Kur’an-ı Kerim ile yetinmeye çağrıda bulunanların ileri sürdükleri delillerden anlaşılıyor ki, onlar, Kur’an-ı Kerim’i inceleme konusunda yeterli bir zaman harcamamışlardır.

Bu gerçektir. Çünkü onların ileri sürdükleri delillerin çoğu “Sana (bu) kitabı her şeyin apaçık bir beyanı olmak üzere peyderpey indirdik” (NahI, 89) ayetine dayanıyordu. Fakat bizzat Kur’an şöyle buyurur: “Biz sana da Kur’an’ı indirdik. Taki insanlara, kendilerine indirileni açıklayasın” (NahI, 44). Kur’an’ı indiren Zat, peygamberini, indirdiğini açıklamakla mükellef tutmuşsa, bir müslüman için bunu reddedip Kur’an’ı (müstakillen) tek başına anlaması ve kendi gücüyle tefsir etmesi sonra da Hz. Peygamber’in (s.a.s.) getirdiklerini bir tarafa atması caiz olur mu? Şu ayet-i kerime bunlara uygun düşmez mi? “Yoksa siz Kitab’ın bir kısmına inanıyorsunuz da bir kısmını inkar mı ediyorsunuz? Şu halde içinizden böyle yapan(lar)ın cezası dünya hayatında bir rüsvaylıkdan başka (bir şey) değildir. Kıyamet gününde de onlar azabın en çetinine itileceklerdir. Allah, ne yaparsanız (hiç birinden) gaafil değildir” (Bakara, 85).

“Biz o kitabda hiç bir şeyi eksik bırakmadık” (En’am, 38) ayet-i kerimesini delil olarak öne sürmelerine gelince, bu yerinde değildir(61). Çünkü Kur’an-ı Kerim, Hz. Peygamber’den (s.a.s.) gelenleri kabul etmeyi bize tavsiye eder: “Peygamber size ne verdiyse onu alın, size ne yasak etdiyse ondan da sakının” (Haşr, 7). Şu ayetle bize emirde bulunan da odur: “Allah ve peygamberi bir işe hüküm ettiği zaman gerek mü’min olan bir erkek, gerek mü’min olan bir kadın için (ona aykırı olacak) işlerinde kendilerine muhayyerlik yokdur. Kim Allah’a ve Resulüne isyan ederse muhakkak ki o, apaçık bir sapıklıkla yolunu sapıtmışdır” (Ahzâb,36).

Şu halde Kur’an nassıyla Kur’an’ı açıklamaya me’mur olan kimse Resulullah (s.a.s.)’dır. Biz de onun açıklamasını, emirlerini, yasaklarını kabul etmeye mecburuz. Bunların hepsi Kur’an-ı Kerim’den kaynaklanmaktadır. Bu yüzden biz İslam’a, yabancı bir unsur sokmadık ki, ona aşırılık (tefrit) nisbet ettiğimiz söylensin. Bunların söylediği şu adamın haline ne kadar benzemektedir: Adama yüksek, muhtaç olduğu her şeyle donatılmış bir köşk verilir. Sonra bu adam, söz gel imi, aydınlatma düzenine uymayı reddeder ve gece ışık yakmaz. Çünkü köşk, iddiasına göre, bizzat her şeye sahip olup hiç bir şeye muhtaç değildir. Şayet köşkü aydınlatırsa bu durumda o başkasına muhtaç olmuş olur. Zira elektrik telleri dışarıdan elektrik üreticilerine bağlıdır. Sonra (bu adam), köşkün içindeki karanlığı, kendisiyle gayrısından müstağni kalmasının mümkün olacağı nur olarak tahayyül eder.

İleri Sürülen Diğer Bazı Delillere Cevab

Resulullah’ın (s.a.s), hadislerinin yazılmasını yasaklaması, yazılmış olanların yakılmasını emretmesi, aynı şekilde Hz. Ömer’in etrafa, Hz. Peygamber’in hadislerinden yazılmış onların yakılmasını isteyen mektuplar göndermesi, çok hadis rivayet etmeleri üzerine bazı sahabileri dövmesi, bazılarını hapsetmesi iddialarına gelince bunların gerçek mahiyeti inşallah üçüncü ve dördüncü bölümlerde ayrıntılı olarak görülecektir(62)

Ebu Hureyre’nin talebesi 138 hadisten fazlasını bulamazken sonraları hadis­lerin fevkalade bir şekilde arttığı öyle ki, sayılarının yüz binlere ulaştığı iddialarına gelince bu iftiraya da “İkinci Ek”de cevap verilecektir(63).

“Ehlu’l-Kur’an”m, vahyin iki çeşide, metluvv ve gayr-ı metluvv’e ayrılma­sının, İslam’a sızan bir yahudi düşünce olduğu iddiasına gelince buna cevap ver­mek için durmamız gerecektir(64).

Allah Teala’nın Resulüne (s.a.s.) indirdiği her vahy Kur’an-ı Kerim’de midir, yoksa ortada Hz. Peygamber’ e (s.a.s.) vahyettiği gayr-ı metluvv başka bir vahy de var mıdır? İkinci şıkkın doğruluğunda hiç şübhe yoktur. Çünkü bizzat Kur’an-ı Kerim açık bir şekilde bu çeşit vahye işaret etmektedir. Buna göre bu, bir yahudi fikir değildir. Bu ancak onların Kar’an ayetlerini ve delalet ettikleri manaları bilmemelerini gösterir. Bunun için Kur’an-ı Kerim’den, bu çeşit vahyin varlığını izah edecek müteaddit örnekler zikredeceğiz.

Birinci Örnek

Allah Teala şöyle buyurur: “İnsanlardan bir takım beyinsizler;”(Müslüman)ların namazda kıble edinip) üzerinde durdukları (devam ettikleri eski) kıblesinden çeviren (sebeb) nedir’?” diyecekler. De ki “Doğu da Allah’ın, batı da. O, kimi dilerse onu doğru yola iletir”. Böylece, sizi vasat (orta) bir ümmet yapmışızdır, insanlara karşı (hakıykatın) şahidler(i) olasınız, bu peygamber de sizin üzerinize tam bir şahid olsun diye. Senin (önceden) yöneldiğin (ciheti, Beytu’l-Makdis’i) kıble yapmamız; o peygambere (sana) uyanları, ayağının iki ökçesi üzerinde geri döneceklerden ayırd etmemiz içindir. Gerçi (kıblenin bu suretle çevrilmesi) elbette büyük bir (mesele)dir. Ancak bu, Allah’ın, doğru yola ilettiği kimseler hakkında (asla vârid) değil. Allah imanınızı zaayi edecek değildir. Çünki Allah insanları çok esirgeyendir, rahmetini râyigân edendir. Biz, yüzünü çok kerre göğe doğru evirip çevirdiğini muhakkak görüyoruz. Şimdi seni herhalde hoşnut olacağın bir kıbleye döndürüyoruz. (Namazda) yüzünü artık Meş’ar-i haram tarafına çevir … ” (Bakara, 142-144.)

Bu ayetler bizi iki önemli meseleye götürmektedirler:

1. Ortada müslümanların namazlarında yöneldikleri bir kıble var. Sonra, Hz. Peygamber’e (s.a.s.), oradan, beklemekte olduğu diğer bir kıbleye (-ki, o .ikinci kıbledir), dönmesi emredildi. O, bu ikinci kıbleyi sevmesine ve onu arzu etmesine rağmen Beytu’l-Makdis’e yöneliyordu. Bu durum, ancak Hz. Peygam­ber’e böyle yapması emredilmiş olduğu zaman mümkün olur. 143. ayet buna işa­ret etmektedir.

2. Birinci kıble, ikinci kıble belirlendiği gibi, Allah Teala tarafından farz kılınmış ve tesbit edilmişti. Çünkü Allah Tela şöyle buyuruyor: “(Önceden) yöneldiğin (ciheti) ancak … kıble yapdık.”. Böylece, birinci kıblenin konmasını kendisine nisbet etmiştir.

Kur’an-ı Kerim’e başvurduğumuzda, birinci kıblenin edinilmesini telkin eden hiçbir ayet bulamayız. Şu halde bu emir gayr-ı metluvv vahy ile inmiştir. Bundan dolayı biz onu Kur’an-ı Kerim’de bulamamaktayız.

İkinci Örnek

Allah Teala şöyle buyurur: “Hani peygamber, zevcelerinden birine gizli bir söz söylemişdi. Bunun üzerine o (zevce) bunu haber verip de Allah da ona bunu açıklayınca (Peygamber) bunun (ancak) bir kısmını bildirmiş, bir kısmından da vazgeçmişdi. Artık bunu kendisine söyleyince o (zevce) “Bunu sana kim haber verdi?” dedi. (Peygamber de) “Bana her şeyi bilen, her şeyden haberdar olan (Allah) haber verdi” dedi” (Tahrîm, 3).

Bu ayet-i kerime gösteriyor ki, Resulullah (s.a.s.), müminlerin anneleri (hanımlarından) birine gizlice bir söz söylemiş, bu hanım da onu açığa vurmada hiçbir beis olmadığım zannetmiş ve başkasına bildirmişti. Allah Teala peygam­berini bundan haberdar etmiş, o da hanımına, ifşa ettiğinin bir kısmını haber vermiş diğerini vermemişdi. Bu hanım (r.a.), Hz. Peygamber’in bilgi kaynağı – sorunca da o şöyle buyurmuşdu: “Bana her şeyi bilen, her şeyden haberdar olan (Allah) haber verdi”.

Bu olayda görüyoruz ki, Allah Teala Peygamberini, Hz. Peygamber’in ha- ımlarmdan birinin açığa vurduğu söze muttali kılmış. Bununla beraber, Kur’an, Hz. Peygamber’in hanımının (r.a.) ifşa ettiği haberi açıklamadığı gibi Hz. Pey­gamber’in (s.a.s.) söylediği söz de Kur’an’da hiç zikredilmemiştir. Acaba bu ayetler sonraları Kur’an-ı Kerim’den düşmüş mü, yoksa Hz. Peygamber (s.a.s.) gayr-ı metluvv vahiy yoluyla mı haberdar edilmişti?

Eğer bunlar Kur’an’dan düşmüştür, dersek bu iddia; “Kur’an’ı biz indirdik, biz. Onun koruyucuları da, şübhesiz ki, biziz.” ayet-i kerimesine ters düşer. Şu halde Hz. Peygamber’ e gayr-ı metluvv vahiy yoluyla haber verildi, demek kaçınılmazdır.

Üçüncü Örnek

Allah Teala şöyle buyurur: “Her hangi bir hurma ağacını kesdiniz yahud kökleri üstünde dikili bırakdınızsa (hep) Allah’ın izniyledir” (Haşr, 5). Açıkça bellidir ki bu ayet, hurma ağaçlarının kesilmesinden sonra inmiştir.

Kuran-ı Kerim’den ise, kesme işinin Allah Teala’nın izniyle olduğu anlaşılmaktadır. Fakat biz, hurma ağaçlarını kesmeye delalet eden ayetler bulamıyoruz.

Dördüncü Örnek

Allah Teala şöyle buyurur: “Onu (Kur’an’ı) toplamak, onu okutmak şübhesiz bize aiddir” (Kıyame, 17).

Bilinmektedir ki, Kur’an Hz. Peygamber’e bir defada inmemişti. Kur’an buna şehadet eder. Ayetlerin sıralanmasında da iniş tarihi göz önünde bulundurulmamıştır. Bilakis Hz. Peygamber (s.a.s.) ashabına, falan ayeti şu yere koyunuz buyururdu. Bu durumda bu sıralama, Allah Teala’nın, peygamberine yaptığı vahiyle mi yoksa Hz. Peygamber’in içtihadıyla mı olmuştu? Eğer vahiyle idiyse nerede bu vahiy? Hz. Peygamber’in içtihadıyla olmuşsa, “Merkezu’l- Millet”in(65) ictihad edip Kur’an ayetlerinin tertibini değiştirmesi mümkün olur mu? Ayetlerin sıralamasında yapılan değişiklikten sonra Kur’an, Kur’an olarak mı kalır yoksa başka bir şey haline mi gelir?

Yukarıda söylenenlerden hareketle kesin olarak şunu söylemek mümkündür:

Allah Teala, peygamberine Kur’an’dan başka bir vahiy de indirmiştir, o da gayr-ı metluvv vahiydir.

Allah Teala şöyle buyurur: “O, Ümmiler içinde kendilerinden bir peygamber gönderendir ki (bu), onlara ayetlerini okur, onları temizler, onlara kitabı, hikmeti öğretir. Halbuki onlar daha evvel hakikaten apaçık bir sapıklık içinde idiler” (Cumu’a, 2).

“Allah sana kitabı ve hikmeti indirdi ve (evvelce) bilmediklerini sana öğretti. Allah’ın senin üzerindeki lütf-ü inayeti çok büyüktür” (Nisa, 113).

“Andolsun ki, müminler daha evvel apaçık ve kat’i bir sapıklık içinde bulunuyorlarken Allah, içlerinden ve kendilerinden onlara -ayetlerini okur, onları tertemiz yapar, onlara kitab ve hikmeti öğretir- bir peygamber göndermiş olduğu için büyük bir lütufda bulunmuştur” (Alu Imran, 164).

Şâfiî (ayetlerde geçen) “hikmet” kelimesinin tefsirinde şöyle demişti:

“Kur’an alimlerinden güvendiğim birinin şöyle dediğini işittim: ‘Hikmet, Resulullah’ın sünnetidir’. Her halde bu söylediği gibidir. Allahu a’lem”(66).

Açıktır ki, Kitab ve hikmet kelimelerinin manaları bir değildir. Şâfıî de (bu meselede) eskiden sünnet inkarcılarına karşı çıkmıştı. Hasmı şöyle demişti: “Sözün tekrar edilmesi görüşünü benimsesen? (Bununla ayette, Kitab ve hikmet kelimelerinin bir manaya alınmasını kasdeder). Dedim ki; “Kitab ve hikmet zikredildiğinde hangisi daha uygun olur; iki şey olmaları mı, tek şey olmaları mı?” Dedi ki; “Kitab ve sünnet olmaları, dolayısıyla iki şey olmaları ihtimal dahilindedir. Tek şey olmaları da muhtemeldir”. Dedim ki; “Söylediklerinin en belirgini birincisidir. Kur’an’da da söylediğin (birinci görüş) lehine, (aynı zamanda) benimsediğin (ikinci) görüşün aksine işaret vardır”. “Peki nerede?” dedi. Dedim ki. “Allah Teala’nın şu sözü: “Allah’ın evlerinizde okunup duran ayetlerini ve hikmeti hatırlayın” (Ahzab, 34)”67.

Binaenaleyh, Allah Teala’nın, peygamberine iki çeşit vahiy indirdiği sabit olunca bu iki çeşit vahyi ümmetine tebliğ etmesi Resulullah (s.a.s.) için kaçınıl­maz olur.

Allah Tealâ şöyle buyurur: “Ey peygamber, Rabbinden sana indirileni tebliğ et. ” (Maide, 67). Resulullah (s.a.s.) de tebliğde bulunmuş ve emaneti eda etmiştir. Bize; ona itaat etmek, verdiklerini kabul edip yasakladıklarından uzaklaşmak düşer.

Allah Teala şöyle buyurur: “Peygamber size ne verdiyse onu alın, size ne yasak etdiyse ondan da sakının” (Haşr,7).

‘Ey iman edenler, Allah’a itaat edin. Peygambere ve sizden olan emir sahip­lerine de itaat edin” (Nisa, 59).

“Kim o peygambere itaat ederse muhakkak Allah’a itaat etmişdir” (Nisa, 80).

“Artık onun emrinden uzaklaşıp gidenler kendilerini bir fitne çarpmasından çekinsin(ler)” (Nur, 63).

Bunun için Resulullah’ın (s.a.s) sünnetini kabul edip ona uymakdan ve Kur’an ve sünnetden getirdiği her şeyi almakdan kaçamak yolu yoktur(68).

Sünneti kısmen veya tamamen inkar edenlerin, hadis kitaplarında bulunan bazı sahih hadisleri zikredip sonra da, zevklerine ters düştükleri için bunları kaba ve çirkin bulmaları meselesine gelince, bu söz konusu hadislerin çirkinliği için yeterli bir delil değildir. Nitekim Batı Pakistan’da yüksek mahkemede ha­kim olan Kadı Muhamed Şefi’ bu şekilde, abdesti bozan, guslü gerektiren vb. şeylerle alâkalı hadislerin sahihliğini yadırgamıştı. Çünkü onun nazarında bu ri­vayetler cinsiyet edebiyatı vb. şeyleri andırıyormuş(69).

Fakat Resulullah’ın (s.a.s.) getirmiş olduğu ve insanlara yaşama tarzını en mükemmel bir şekilde resmetmek, kendileri için dünya ve ahiret mutluluğunu gerçekleştirecek usulü açıklamak üzere gelen risaletin hakikatini karayanlar anlarlar ki, Rusulullah (s.a.s) bu ayrıntıları boşuna getirmedi. Bunları; ruhların derinliklerini, kendilerine göre biçimlendikleri kalıpları, kendilerine yararlı ve zararlı olacak, kendilerini mesud edecek şeyleri bilen Latîf, Habîr Allah indirdi: “Yaratıb duran (Allah) mı bilmeyecekmiş? O, latîfdir (ilmi, eşya ve hadiseler’in bütün inceliklerine, sırlarına nafiz, hakim ve muhitdir), her şeyden haberdardır” (Mülk, 14).

“Ehlu’l-Kur’an”, Kur’an-ı Kerim’de yer alan Resul’e (s.a.s.) itaatin manasınn, onun hayatta oluşuyla mukayyed olduğu görüşündedir. Çünkü onlara göre Hz. Peygamber, yetkileri arasında namazın nasıl kılınacağı, zekatın mikdarları vb. İslami hükümleri açıklama olacak şekilde, “İslam Milletinin Merkezi” idi. Fakat bu iktidar, vefatından sonra, müslümanların belirleyeceği “Millet Merkezi”ne geçer. Artık, namazın nasıl kılınacağının, zekatın mikdarlarının ve diğer hükümlerin tesbiti, danışma meclisine danışmak suretiyle, bu merkeze düşer. Böylece onlar Resul’e (s.a.s.) itaat hakkındaki sapık anlayışlarının ışığında, şekil ve düzeni üzerinde müslümanların icma ettiği dini görevlerin hepsini inkar ettiler.

Kendi kendimize, bu yeni anlayışı, ne on dört asır boyunca müslümanların, ne sahabenin, ne de Hz. Peygamber’in (s.a.s.) -çünkü ondan, uydurma hadis yoluyla da olsa böyle bir şey nakledilmemiştir- nasıl anlamamış olduklarını sormamız mümkündür. Kur’an-ı Kerim’in de, uzaktan yakından, bu anlayışa işaret etmediğini açıklamaya gerek yoktur.

Acaba bütün bu devrede İslam ümmeti hata mı etmiş, Hz. Peygamber de, önemi bizzat kelime-i şehadetden daha az olmayan bu durumu açıklamamak suretiyle ihmalde mi bulunmuştu? Hatta bu hususta bize hiç bir şey açıklamamak suretiyle bizzat Kur’an-ı Kerim ihmalde mi bulunmuştu? Peki bizzat Kur’an hakkındaki hükümleri nedir? Bu derece noksan kaldığı sürece bizzat Kur’an’a uymak gerekir mi?

Diğer taraftan, yakm gelecekte “tek” merkez oluşturarak Ümmetin birleşmesi ufukta görünmediğine göre, her devlette “İslam Milletinin Bir Merkezi” ve böylece ümmetin birçok merkezleri olacak, merkezlerin ve yorumların birden fazla oluşuyla da bir merkezin helal kıldığını diğeri bazan haram mı sayacak? Yahut, İslam Ümmeti tamamiyle birleşsin diye bizzat Kur’an’la amel etme ihmal mi edilecek.

Bundan sonra şunu söylemek mümkündür: Hadisçilerin çabaları, iddia et­tikleri gibi, İslam’ın berraklığını silip süpürmek için düzenlenmiş yabancı bir komplo idiyse -ki bu hayali bir komplodur.- bu hareket, bizzat Kur’an’ı, hem de Kur’an adına ortadan kaldırmak için fiilen düzenlenmiş yabancı gerçek bir komplodur.

Sözün Kısası

Son zamanlardaki sünnet inkarcılarının delilleri, eski dönemdeki sünnet inkarcılarının delillerinden farklılık göstermez. Bu inkar, bilgi ve anlamaya dayanmamaktadır. Aksine yanlış anlamaya veya mazide Yunan kaynaklı oluşu ile zamanımızda batı kaynaklı oluşunda fark olmayan fikir sömürgeciliğinin yankıs kötü maksatlara dayanmaktadır.

Prof.Dr.Abdullah Aydınlı – Hadis Yazıları,ifav,syf:51-74

Dipnotlar:

1- Buradan, itiraz eder zatın sahabi olmadığı anlaşılıyor.

2- el-Müstedrek, el-Hakim, 1/109-110. özetie bir benzeri: el-Kifâye, el-Hatibu’l-Bağdâdi, 15.

3- el-Müstedrek, 1/258. Müellif Hakim;”Ravileri sikadır, Medine’lidirler.’ demiş, Zehebi de onun görüşünü benimsemiştir.

4- el-Kifâye, s. 16.

5- Meşâhîru Ulemai’l-Emsâr, s. 37.

6- Meşâhîru Ulemai’l-Emsâr, s. 150.

7- Bkz. es-Sünne ve Mekarıetuhâ, s. 160.

8- Bkz. el-Ümm, 7/250. Şâfiî burada şöyle der: “Bütün haberleri reddeden grubun görüşünü anlatma babı”

9- Bkz. el-Ümm, 7/254. “Bilhassa haber-i vahidi reddedenlerin görüşünü anlatma babı.
53

10- es-Sürıne ve Me/canetuha, s. 23.

11- et-Tebsir, s. 46-56. müellif bu kitapta şöyle yazar: Hariciler 20 gruptur, îbâdiyye, bunlardandır.

12- Msl. Bkz. Musnedu’r-Rebi’ b. Habib el-Ferahidi,

13- Talatu’ş-Şems, 2/20.

14- Tarihu’t-Teşri’i’l-İslami, s. 185.

15- es-Sünne ve Mekanetuha, s. 160.

16- es-Sünne ve Mekanetuha, s. 202.

17- a.g.e., s. 203.

18- a.g.e.

19- el-İntisar, s. 45

20- el-Mu’temed, s.5.

21- Bkz. s. 572 ve 583.

22- Bkz. Tabakatu’l-Mu’tezile, Ahmed b. Yahya el-Murteda, s. 133-140. Yine de bu müellifin sözlerini ihtiyatla kabul etmemiz icab etmektedir. Buna rağmen onda işe yarar çok şey bulunur.

23- Bkz. Firaku’ş’Şi’a, en-Nevbahti.

24- Küleyni’nin el-Kafîsi vb. gibi hadise dair kitaplarına bkz.

25- Bkz. Ricalu’l-Keşşi, s. 12-13.
26- Sünnet Ki Aînî Haysiyyet, s. 16.

27- Adva’ ale’s-Sünne, s. 405-406.

28- Mecelletu’l-Menar, 9. yıl, sayı: 7, 12.

29- Mecelletu ’I-Menar, 9/929-930.

30- a.g.e., 10/511.

31- Ahmed Emin’in 2. baskıya yazdığı önsöze bkz. Zira o orada şöyle demişti: “Bu kitabın birinci baskısı 1929 yılımn başlarına doğru çıkmıştı”. Şimdi önümde 1969 yılında basılmış 10. baskı var. Bunda da bu karıştırma mevcuttur.

32- es-Sünne ve Mekânetuhâ, s. 213.

33- es-Sünne ve Mekânetuhâ, s. 214.

34- Advâ s. 404.

35- a.g.e., s. 406-407.

36- a.g.e., s. 407.

37- el-Mevdudi, Sünnet Ki Âînî Haysiyyet, s. 16.

38 Az sonra görüşünün tafsilatını göreceğiz.

39- el-Ümm, 7/250.

40- el-Menar, 9/912-913.

41- Makam-ı Hadis s. 4-6.

42 Mecelletu’I-Menar, 9/516.

43 Adva’ ale’s-Sünnc, s. 404.

44 Bkz. el-Ümm, 7/250.

45 Bkz. Mecelletu’l-Menar, 9/907

46 Adva’ ale’-Sünne, s. 404.

47- Bkz. Adva’, 46-50.

48- Mecelletu’l-Menar, 9/911-913.

49- Bkz. Adva’ ale’s-Sünne, s. 46-50.

50- Makam-ı Hadis, s. 6-18.

51- a.g.e., s. 313-327.

52- Dr. Tevfık Sıdki da onlardandı. Fakat sonraları görüşlerinden dönerek Reşid Rıza’nın fikrine katıldı. Bkz. el-Merıar, 10/140.

53 Bkz. Makam-ı Hadis, s. 65-66; el-Menar, 9/517.

54 Makam-ı Hadis, s. 67-68. Aynı şekilde bkz. el-Menar, 9/909

55 Makam-ı Hadis, s. 65.

56 Makam-ı Hadis, 68-70.

58- Fazla tafsilat için bkz. el-Envaru’l-Kaşife, s. 243.

59- el-Mu’temed, s. 605.

60 el-Ümm, 7/52.

61 Bu, onların, “Kitab” kelimesini “Kur’an”la tefsir etmelerinin doğruluğunu kabul etmek şartıyladır. Doğru veya tercihe şayan olan görüş burada “Kitab” kelimesiyle “Levh-i Mahfuz” un kastedildiğidir. Ayetin hepsine bütünüyle bakmak, bunu gösterir.

62 Müellif 3. bölümde (1/71-83) Hz. Peygamber’in hadislerinin yazılması meselesini ele alır. Sonuç olarak; hadislerin yazılmaması görüşüne sahip alimleri (sahabi olanları dahil) buna sevkeden müteaddit sebeblerin bulunduğunu ancak, genel olarak bunların, Hz. Peygamber’in yasaklamasına dayanmadığını, şahsi kanaatleri ve özel durumlarından kaynaklandığını, mühim bir sebeb olarak başlangıçta Kur’an’a karışma endişesiyle (-ki bazı şazz kıraatlerin varlığı, tefsir kabilinden bazı kelimelerin Kur’an nassıyla birlikte yazılmasına bağlanır) hadis yazılmasına müsaade edilmemiş olduğunu, sonradan bu endişenin ortadan kalkmasıyla yazma müsaadesi verildiğini, bunun sonucu pek çok sahabenin hadis yazdığını belirtir. 4. bölümde (1/84-325), asr-ı saadetten yaklaşık h. 2. asrın ortalama kadar hadislerin bilfiil yazılması meselesi ele alınır. Bu bölümde, hadis yazdıkları anlaşılan 52 sahabe ve 414 tabiun ile etbau’t-tabiin’in ismi verilir ve bir taraftan, o dönem için mühim bir mesele olmadığından hadis yazanlara özellikle işaret edilmemiş olduğu, diğer taraftan, söz konusu isimlerin tesbitine imkan veren rivayetlerde daha çok hafızasından ziyade kitabına itimad edenlere dikkat çekilmiş olduğu anlaşıldığından sayının bundan çok daha fazla olabileceği kaydedilir (Çeviren).

63- “İkinci Ek”de (2/595-601) müellif, hadislerin sayılarının zamanla artması ve sahih hadislerin sayısı meselelerini ele alır. Burada, birinci mesele başlıca iki sebebe dayandırılır: 1. Sahabe ve tabiunun söz ve fiillerinin de hadis olarak isimlendirilmesi. 2. Daha mühim bir sebeb olarak hadisçlerin, bir hadis metninin her senedini ayrı bir hadis saymaları. Binaenaleyh zaman geçtikçe senedler çoğalmış ve bu da şeklen hadislerin sayılarım artırmıştır. (Bunlara, hadislerin mana ile rivayeti imkanını da eklemek mümkündür. Çeviren).

64- Fazla tafsilat için bkz. el-Mevdudi, Sünnet Ki Âînî Haysiyyet, s. 118-124 Bu münakaşa tamamıyla onun adı geçen kitabından alınmıştır.

65- Merkezu’l-Millet, Pakistan’da Ehlu’l-Kur’an’ın ortaya attığı bir ıstılahdır. Görevi, resullerin (peygamberlerin) işlerine benzer.

66- er-Risale, 1/78, Krş. el-Ümm, 7/251. Burada, Şâfiî, Kitab ve hikmet kelimelerinin bir manaya alınıp bunun tekrara yorulmasının caiz olmadığını zikreder.

67- el-Ümm, 7/251.

68- Resulullah’dan (s.a.s.) gelen her şey ebedi teşri’dir. Fakat burada açıklanması gereken birkaç husus vardır: Teşri’, İslam anlayışında şer’i hükümle eşanlamlıdır. Fıkıh usulcülerinin ıstılahında şer’i hüküm ise, şari’in (kanun koyucunun yani Allah ve Resulünün) iktiza (bir filin yapılmasını yahut bir filin yapılmamasını istemek), tahyîr (bir fiilin yapılmasını veya yapılmamasını mükellefin seçimine bırakmak) ve vaz’ (bir şeyi başka bir şeyin sebebi, şartı veya engeli kılmak) bakımından, kulların işleri ile alakalı hitabıdır. Bundan, yükümlülükle ilgili hükmün beş kısmı yani vacib, mendub, haram, mekruh ve mübah ortaya çıkar.

Şer-i hüküm sabittir, vahyin kesilmesinden ve Resulullah’ın (s.a.s) Rabbine kavuşmasından sonra değişmez, değişikliğe uğramaz. Sünnet de şariden gelen bir hitab olunca, bu hitabın bu kısımlarının dışında kalması mümkün değildir. Sünnet de kalıcı teşri’dir, değişmez, süreklidir, değişikliğe uğramaz. Fakat bunun manası; “onun olaylara tetbiki değişmez, değişikliğe uğramaz.”demek değildir. Bu şu demektir: Allah’ın hükmü sabit olunca onun yeni olaylara ve değişen meselelere tatbiki, bazan, şer’i hükmün tekliği ve sabitliğiyle beraber, müctehidden müctehide, zamandan zamana, mekandan mekana değişir. Bu, hükmün illetinin bir zamanda veya bir müctehidin nazarında tam olarak bulunması, bu illetin ileriki bir zamanda veya başka bir fakihin nazarında yok olmasından ileri gelir.

Şer’i hükümlerin illetini ortaya çıkardıkdan sonra onlar tağyir ve tebdile uğramazlar. Ancak onlar da, hakimin, beşeri kanunun koyduğu bir hükmü önündeki olaya uyguladığı gibi, uygulanırlar. Hakim, kanun hükmünü, içinde illeti gerçekleştiğinde, olaya uygular. Yahut bu illet onda bulunmazsa kanunla hükmetmez. Bu durumda kanunun hükmü değişti denmez. Zira hakim, kanunda ta’dil yapamaz. Kanunun hükümlerinde değişiklik yapması da mümkün değildir. Buna göre, hükmün değiştirilmesine veya sünnetin terkedilmesine, hulefayı raşidinin veya sahabenin (ra.) bazı tasarrufatından delil getirmek doğru olmaz. Çünkü meydana gelen, hükmün illetinin yokluğudur, hükmün değiştirilmesi değil. Binaenaleyh şartlar benzer bir şekilde olur, hükmün illeti de bulunursa, bu durumda hüküm, olduğu gibi ortaya çıkar. Buna, müellefe-i kulûbun zekâtdaki payı örnek verilebilir.

69- Teferruatı ve cevabı için bkz. Sünnet Ki ÂînîHaysiyyet, el-Mevdudi, s. 377-387.

Yazar Hakkında: Muhammed Ali

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*