Sevginin Tezahürleri

İnsanın iç dünyasına ait olan duygular, dışa akseden alâmet ve belirtileri ile anlaşılır ve tanınır. Duygular hakkındaki hükümler de buna göre verilir. İmân, her şeyden önce kalbî bir duygudur. Fakat bir kimsenin mü’minliği ancak tezahür ve belirtilerle anlaşılabilir, Bu tezahürler ise duyu organları ile ilgilidir. Mesela, dil ile ikrar îmânın bir rüknüdür. Nitekim, “Lâ ilâhe illallah” diyerek îmân dai­resine girdiğini ifade eden bir kişiyi harbde öldüren Üsâme îbn Zeyd’e, Hz. Peygamber: “Lâ ilâhe illallah, dediği halde öldürdün mü?” diye sorunca, Üsâme: “Ey Allah’ın Rasûlü, o bu sözü sadece silahtan korktuğu için söyledi” cevabını vermişti. Bunun üzerine Peygamberimiz: “Bâri kalbini yarsaydın da, bu sözü doğru söyledi mi söylemedi mi biseydin”[46] diyerek ve bu sözü çokça tekrarlaya­cak, îmânın dış belirtisine mutlaka uyulması gereğini vurgulamış­lardır.

Nitekim Kur’ân-ı Kerım’de de “(Ey Peygamber) de ki: “Eğer, gerçekten Allah’ı seviyorsanız, bana uyunuz…”[47] buyurularak, sevgi duygusu tezâhür ve belirtilere bağlanmıştır.

Biz, “Allah’ın kulunu sevmesi”, “Kulun Allah’ı sevmesi” gibi dînî olan sevgi tezâhürlerini ilgili bölüme bırakarak, burada mücer- red sevgi tezâhürlerinden bahsedeceğiz. Bu iki çeşit sevginin tezâhür ve belirtilerinin birçok ortak noktaları olduğuna da ayrıca işaret etmeliyiz,

Konunun daha iyi anlaşılması ve okuyucuya da kolaylık sağlaması açısından, tezahür ve belirtileri maddeler halinde sıralamayı uygun görüyoruz.

1-Sevilene devamlı bakmak ve gözünü ondan ayırmamak. Göz kalbin kapısıdır. Bir nevi kalbde gizlenenleri söyler ve onun sırlarını buraya çıkarır. Göz dilden daha etkilidir. Çünkü onun delâlet ettiği gerçek, sahibinin ihtiyâri dışındaki davranışları yansıtmaz. Dil ile ifade edilen sözler, çeşidi sebeplerle içteki duyguların aksi de olabi­lir. Sevenin bakışları, sürekli olarak sevdiği ile beraberdir; onunla birlikte durur veya dolaşır.[3]

2-Sevilenin her sözünü kabullenmek. Seven, sevdiğinin, kendi-si ile alâkalı olmayan ve kendisini ilgilendirmeyen sözlerine bile iltifat eder. Sevdiği konuştuğu zaman susar. Onun konuştuğu her [şeyi, hiç söylenmemiş sözler gibi karşılar ve hârikulâde şeyler kabul eder. Yalan bile söylese onu doğrular ve haksız konuşmalarına bile muvâfakat eder. Sevdiği kimse sözünü hangi yöne çevirse o da ona tâbi olur. Bunların her biri sevgi belirtileridir.[4]

3-Sevgilisinin kendisine bakması anında, sanki gözleri kapalı imiş gibi davranıp, yere bakıyormuşçasına hareket etmek. Bu hal, sevgiliye olan aşın saygıdan, ondan utanmaktan, sevgilinin kalbdeki büyüklüğünden kaynaklanır. Nitekim melikler, muhataplarının kendilerinin yüzüne bakmasını hoş karşılamaz, yere bakmalarından hoşlanırlar. Allah, Hz. Peygamber’in Mi’racdaki edebinden bahse­derken: “(Muhammed’in) göz(ü) şaşmadı ve sınırı aşmadı”[5] buyu­rur. Bu, edebin en üstün noktasıdır. Çünkü göz, sağa sola sapma­mış, gördüğünü tecavüze yeltenmemiştir. Bu sebeple olacak ki, Pey­gamberimiz namaz kılan kimsenin gözünü semaya dikmesini şid­detle yasaklamıştır.[6]

4-Sevdiğini çok anmak; onu hatırlama ve ondan bahsetmeye düşkün olmak. Seven, sevdiğini hem kalbi hem de lisanı ile çok Allah, mü’minlerin kendisini her an anma (zikr)larını iste­mektedir.[7] Bu sürekli hatırlayış ve anış Allah sevgisinin alâmetlerindendir. En sıkıntılı zamanlarında bile, sevenin sevdiğini hatırlaması ve gönlünden çıkarmaması, samimi bir sevginin belirti­sidir. Hatırlama ve anmada dil ve kalp bir aradadır. Sonuç olarak, zikr (hatırlayıp anma) sevginin bir neticesi, sevgi de zikrin neticesi­dir. Üstün olanı ise, sevgiden doğan hatırlamadır.[8]

5-Sevilenin emrine uymak ve onu kendinin arzusuna tercih et­mek. Esasen, sevenle sevilenin arzusu bir ve beraberdir. Birinin ar­zusu diğerininkine zıt olursa, bu sevgi samimi değildir. Sevenler üçe ayrılır. Birinciler sevgiliden ister; İkinciler sevgiliyi arzu ederler; üçüncüler de sevilen için istekleriyle birlikte sevgilinin isteğini arzu ederler. Bu sonuncular, en üstün olanlardır. Kulun, Allah’ın sevgili­si olması, Allah’ı seven bir kimse olmasından daha üstündür.[9]

6-Sevgilinin evini, yurdunu, yerleştiği ve oturduğu yerleri sev­mek. Allah’ın, evi olarak tavsif ettiği Ka’be’yi sevmek, Allah’ı sevme­nin alâmetlerinden biridir.[10]

7-Sevgilinin oturduğu yere doğru yönelmek ve ona ulaşmak için uzun yollar katetmek. Seven, sevdiğine yakın olmaya, ikâmet ettiği yere yakın bir yerde oturmaya, sevdiği ile kendisinin arasına girecek her engeli ortadan kaldırmaya, sevdiğini meşgul eden her şeyi bertaraf etmeye, sevgiliye yaklaşmaya vesile olan şeylere -zor da olsa- meyletmeye gayret eder.[11]

8-Sevdiğinin dostlarını, komşularını, hizmetçilerini ve onun sevdiği her şeyi sevmek. Bu, sevgilinin zanâat ve sanatını, kaplarını, yemeğini ve elbisesini bile kapsamına alır. Âşıklardan biri, sevdiğinin giydiği pantolonlara âşıktı; öldüğü zaman eşyaları arasında oniki yük bir denk pantolon bulundu. Bir başkası, sevgilisinin havanın sesini seviyordu; onun da geride bıraktığı eşyaları arasında binlerce havan bulunmuştu.[12]

9- Sevdiğini ansızın görünce veya sevgilisi birdenbire karşısına cıkıverince, dehşet ve hayrete düşüp titremeye başlamak. Bazı kere sevdiğinin ismini duyanda da aynı hal meydana gelir. Bunun sebebi üzerinde çeşitli şeyler söylenmiştir. Sevenin kalbindeki muhabbet i sultânı, halkı yöneten sultandan daha büyüktür. Büyük bildiği bir insanla ansızın karşılaşan nasıl bir korkuya kapılırsa, bu da öyledir, bir başka izah tarzı: Kalb her an sevgiliye açık olup, ona kavuşmak için acele eder ve bu esnada âdeta vücudundan kanı çekilir ve teni »soğur. Böyle olan kişinin yüzünde sararma, bedeninde titreme orta­ca çıkar, bazı kere de öldüğü olur. Sebebini tam açıklama imkânı olmasa dahi, bu bir vâkıadır ve vicdânî bir zevktir.[13]

10- Sevdiği hakkında çok kıskanç olmak. Bu nevi kıskançlık kötü karşılanan bir durum değildir. Seven, sevdiğine isyan edildiği, [hürmetsizlik gösterildiği ve emrine karşı gelindiği zaman, bunları [hoş karşılamayarak sevdiğini kıskanır. Bu haklı bir kıskanmadır ve [dinde tamamen hoş karşılanır.

İnsanların en dindar olanları, kıskançlığı aşırı olanlardır. Sahih bir hadislerinde Peygamberimiz şöyle buyurmuşlardır: “Siz Sa’d’ın kıskançlığına şaşıyor musunuz? Şüphesiz ki ben ondan daha kıs­kancım; Allah ise benden daha da çok kıskançtır.”[14] Allah ve Pey­gamberini sevenler, onlara olan sevgileri nisbetinde kıskançtırlar. Bu yönde kalblerinde bir kıskançlık bulunmayanlar ise, kendileri­nin de sevdiklerini iddia etseler bile onlara itibar edilmez. Allah’ın haramlarının işlendiğini, böylece O’na hürmetsizlik edildiğini, hukukuna riayet edilmediğini, emirlerinin hafife alındığını görüp bu durumlara sessiz kalan ve bir kıskançlık duymayanların, sevgi iddiasında doğru olmadıklarına hükmedilir.

Kıskançlık kalbden ayrıldığı zaman, sevgi de ayrılmış olmakta dır. Hatta dinin kişinin üzerinde bir takım tesirleri bulunsa bile, o kişiden dinin de ayrılacağı kabûl edilmektedir. İyiliği emir, kötülükten nehy ve cihâd gibi emirler bu konuya dahildir. Allah, kendisinin sevdiği ve kendini seven toplumun vasıflarından bahsederken, cihâdı da saymıştır.[15]

11- Sevenin elinde bulunanı ve gücünün yettiği her şeyi sevdiğinin rızasını ve hoşnutluğunu kazanmak için vermesi. Sevenler, bu konuda üç ayrı dereceye ayrılırlar:

a- Vermek kendisine biraz ağır ve zor gelir. Bu seviye, sevginin başlangıcıdır.

b- Memnunlukla ve severek, isteyerek verir; bu ise sevginin kuvvetlendiği devredir.

c- Sanki sevdiğinden alıyormuşçasına, elinde bulunan her şeyi, kabulü için niyazda bulunarak ve yalvararak verir. Bu sevginin en son ve en üstün mertebesi olup, sevginin kalbde kök salmış ve onu tamamen kaplamış olduğunun delilidir. Sahabenin Hz. Peygamber’e sevgisi böyle idi. Biz, sevginin bu yöndeki dînî belirtisini ileride ele alacağız. Bu seviyede en son verilecek olan candır. Seven, sevdiği için onu da isteyerek verir. Bunun hududu dinde çizilmiş bulun­maktadır.[16]

12- Sevgilinin sevdiği, seven tarafından da sevilir; sevgiliyi se­vindiren, onu da sevindirir. Bir şey, sevenin hoşuna gitmese bile, onu hoşa gitmeyen, ama şifa olduğu için sevilen bir ilaç gibi görür. Kendi nefsine kerih gelse bile, sevgilinin hoşnut olduğu şey seveni sevindirir. Aksi takdirde sâdık bir sevgiden bahsedilemez.[17]

Allah’ı seven, O’nun sevmediği ve hoşlanmadığı şeyleri sevmez; onlara karşı sevgi beslemez; alâka duymaz ve bu şeylere kavuşmayı arzu etmez. Çünkü dinde Allah sevgisi ve O’nun sevilmesini istedikleri dışındakini sevmek, seven için bir azab ve pişmanlıktır.

Kur’ân’ın şu âyetleri buna işaret etmektedir: “O zaman peşlerinden gidilenler, kendilerine uyanlardan sıyrılacaklar ve bunların azabı görmeleriyle aralarındaki bütün bağlar kesilecektir. O zaman peşten gidenler diyecekler ki: Keşke bize bir kere daha dünyaya dönmek nasib olsa da onlar bizden nasıl ilişkilerini kestiler ve bizi nasıl reddettilerse biz de onlardan ilişiği kessek ve onları reddetsek!,. Hak Teâlâ böylece onlara bütün yaptıklarını en şiddetli pişmanlıklar içinde gösterecektir. Onların ateşten de çıkacakları yoktur.”[18]

13- Sevdiği ile herkesten uzak bir şekilde başbaşa kalmayı sev­mek. Sevginin üzerine oturduğu temellerden biri budur. Sevgisinde samimi olan bir kimse için sevdiği ile başbaşa kalmaktan daha hoşa giden bir şey olamaz. Şayet sevdiğine kavuşmayı ve onu elde etmeyi istiyorsa, bunu arzu eder ve araya bir başkasının girmesini son dere­ce kerih görür. Sevenin, sevdiği ile başbaşa kalması, yegâne ideali­dir.[19]

14- Sevenle sevilen arasında meydana gelen ittifak. Sevgi, ruhla­rın karşılıklı anlaşıp kaynaşmasından kaynaklanınca gerçek sevgi olur. Biri diğerinden habersiz olarak, sevdiğinin hastalanmasıyla hastalanan, hareket etmesiyle hareket eden, sevdiğinin konuştuğu bir sözü, sanki önceden anlaşmışlarcasına aynıyla konuşan sevenler vardır. Şu hadiste bunun oldukça çarpıcı bir örneğini görüyoruz. Hudeybiye gününde Hz. Ûmer, Peygamberimize gelerek:

“Ey Allah’ın Rasûlü, biz hak üzere, düşmanlarımız ise bâtıl üze­re değiller mi?” diye sordu, Hz. Peygamber: “Evet, öyledir” buyur­dular. “Bizim ölülerimiz cennette, onlarınki cehennemde olacak, değil mi?” deyince, “Evet, öyledir” cevabım verdiler. “Öyleyse niye dinimiz hususunda bu aşağılığı gösteriyoruz da, henüz Allah onlarla bizim aramızda bir hüküm vermemişken geri dönüyoruz?” dedi Hz. Peygamber; “Ey Hattâb oğlu, ben gerçekten Allah’ın Rasûlüyüm. Allah beni ebediyyen zâyi etmez”, diye cevap verdi. Bunun üzerine Hz. Ömer sabretmeyerek kızdı ve oradan ayrılıp Hz. Ebû Bekir’in yanma geldi. O’na “Ey Ebû Bekir, biz hak üzereyiz,düşmanlarımız bâtıl üzere değiller mi?” diye sordu, Ebû Bekir; “Evet, öyledir” dedi. “Bizim ölülerimiz cennette, onların ölüleri ce­hennemde olacak değil mi?”, “Evet, öyledir” diye cevapladı. “O halde niye dinimiz hususunda bu aşağılığı gösteriyoruz da, henüz Al­lah onlarla bizim aramızda bir hüküm vermemişken geri dönüyo­ruz?” deyince, Hz. Ebû Bekir: “Ey Hattâb oğlu, O gerçekten Allah’ın Rasûlüdür. Allah, O’nu ebediyyen zâyi etmez”, cevabını verdi.

Hemen arkasından Hz. Peygamber’e fetih (müjdesi) ile Kur’ân indi. Ömer’e haber göndererek onu kendisine okuttu. Ömer: “Yâ Rasûlallah, bu fetih midir?” dedi, “Evet” cevabını verdiler. Artık Ömer’in gönlü oldu ve döndü.”[20]

Görüldüğü gibi, bir araya gelmeden, konuşmadan ve sözleşmeden Hz. Peygamber’in söyledikleri ile Ebû Bekir’in söyledikleri birbirinin tamamen aynıdır.

Belli başlı zahirî tezâhürleri ile belirtilerini ana hatlarıyla maddeleştirdigimiz sevgi için, bunlar dışında bazı alâmet ve belirtiler daha sayılmış ise de, biz onlan hem özel şartlara bağlı olmaları, hem de üzerlerinde ittifak sağlanamamış olması sebebiyle buraya alma­dık.[21] Konunun başında ifade ettiğimiz gibi, sadece din! belirtileri de saymış değiliz. Genel bir ifade ile “Sevginin Belirtileri” dememi­zin sebebi de budur. İleride, “Kulun Allah’ı Sevmesi ve Allah’ın Ku­lunu Sevmesinin Belirtileri” başlığı altında konu daha özel şartları içinde değerlendirilecektir.

Sevgi konusuna yer veren veya atıfta bulunan pek çok eser ile, hadis şerhleri ve tefsirlerde yukarıda açıklamaya çalıştığımız şekliy­le sevgi belirtilerinden bahsedilmediğine; konunun dînî karakterine ise —çoğu kere tekrarlar şeklinde de âlsa- kısmen temas edilmiş ol­duğuna işaret etmeliyiz. Genellikle özetlemeye çalıştığımız bilgiler ise, Ibn Hazm (Ö. 456/1063) ve İbn Kayyım el-Cevziyye (Ö. 751/1350) gibi müelliflerin özellikle tek konulu eserlerinde ele alın­mış bulunmaktadır. Bu noktaya memnûniyetle işaret etmeliyiz.

Prof.Dr.Raşit Küçük – Sevgi Medeniyeti,syf.44,51

[1]   Müslim, es-Sahîh, imân, 158; EbÛ Dâvud, es-Sünen, Cihâd, 95; İbn Mâce, es-Sünen, Filen, 1; Ahmed ibn Hanbel, el-Musned, V, 207,

[2]   Al-i ‘İmrân, 3/31.

[3]     ibn Hazm, Tavku’l-Hamâme, 13; İbn Kayym, Ravda 255

[4]        İbn Hazm, a.g.e., 13.                                                                   ‘

[5] cn-Nccm, 53/17

[6]        İbn Kayyım, Ravda, 255-256

[7]     el-Enfâl, 8/45.

[8]      İbn Kayyım, a.g.e., 256-257.

[9]     A.g.e , 257-258.

[10]    A.g.e., 261-262.

[11]    İbn Hazm, Tavku’l-Hamâme, 14; İbn Kayyım, a.g.e., 262.

[12]   Age,263

[13]   A.g.e , 265-266

[14]   el-Buhâri, es-Sahlh. Nikâh, 107; Tevhld, 20; Müslim, es-Sahih, Li’ân, 16,17, ed-darimi, es-Sünen, Nikâh, 37; Ahmed lbn Hanbel, el-Musned, IV ¿48,                  *

[15]     el-Mâide, 5/84 Bilgi için bk. lbn Kayyım, a.g.e , 266-267.

[16]     A.g.e., 268.

[17]     A g.e , 271-272.

[18]    el-Bakara, 2/166-167. Bilgi için bk. er-Râzi, et-Tefsîrı’l-Kebir, IV, 210- 211.

[19]    îbn Kayyım, a.g.e., 273,

[20] el-Buhârî, es-Sahih, Şurût, 15; Müslim, es-Sahih, Cihâd, 94.

[21] Bu konuda daha geniş bilgi için bk. lbn Hazm, Tavku’l-Hamâme, 14-21; lbn Kayyım, a.g,e , 252-280,

Muhammed Ali

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir