Sadr-Kalb-Akıl İlişkileri

Altıncı fasıl: Bu fasıl “sadr” kelimesinin ne demek olduğu hakkındadır. Bil ki, bu kelimeyle bazan, “kalb” murad edilir. Nitekim Cenâb-ı Hak “Allah’ın göğsünü İslâm’la açtığı kimse…” (Zümer,22) “Rabbim göğsüme genişlik ver” (Tâhâ, 25) “Ve kalblerde olan şeyler saçılıp ortaya döküldüğünde”(Adiyat, 10) ve “(Allah) gözlerin hain bakışını, göğüslerin gizleyeceği her şeyi bilir” (Mûmin, 19) buyurmuştur. Bazan da, bu kelimeyle, içinde kalbin bulunduğu o mekan kastedilir. Nitekim Cenâb-ı Hak, “Fakat hakikat şudur ki, gözler kör olması fakat sinelerin içindeki kalbler kör olur” (Hac, 46) buyurmuştur. Alimler, aklın yerinin kalb mi yoksa beyin mi olduğu hususunda ihtilaf etmişlerdir.

Kelâmcıların ekserisi, onun mahallinin kalb olduğu kanaatindedirler ki, biz bu meseleyi Cenâb-ı Hakk’ın, “Onu senin kalbine, Cibril-i emin indirdi”(Şuara, 193-194} ayetlerinin tefsirinde inceledik. Bazı kimseler de şöyle demişlerdir: (Bu hususta) kullanılan şu dört kelime vardır. “Sadr”, “kalb”, “fuâd” ve “lübb” kelimeleri “Sadr”, İslâm’ın karargâhıdır. Nitekim Cenâb-ı Hak, “Allah’ın, göğsünü (sadrehû) islâm’la açtığı kimse”(Zumer,22) buyurmuştur. “Kalb” imanın karargâhıdır.

Nitekim Cenab-ı Allah, “Fakat Allah size imanı sevdirdi. Onu kalblerinizde süsledi” (Hucurât, 7) buyurmuştur. Gönül (Fuâd), marifetullah’ın karargâhıdır. Nitekim Cenâb-ı Hak, “Onun gördüğünü kalb yalana’ çıkarmadı” (Necm, 11) ve “Çünkü kulak, göz ve kalb: Bunların herbiri bundan mesuldür”(İsra,36) buyurmuştur. “Lübb” ise, tevhidin karargâhıdır. Nitekim Cenâb-ı Hak, “Ancak lübb (halis akıl) sahipleri öğüt alır”(Zümer, 9) buyurmuştu.

Bil ki kalb, bu aleme gönderilirken,’tıpkı bomboş bir levha, kağıt gibi, nakış ve yazılardan hali ve beri, boş olarak gönderilmiştir. Binâenaleyh o, beden aleminde tıpkı “Levh-i Mahfuz” gibidir. Daha sonra Cenâb-ı Hak oraya, rahmet ve azamet kalemiyle, mevcudatın nakışları ve mahiyetlerin şekillerine ait, akıl alemini ilgilendiren her şeyi yazmıştır ki bu, bu küçük alemin kıyameti kopuncaya kadar tekbir satır gibidir ki bu da, mücerret şekil ve tertemiz bir haldir. Sonra akıl, tevfik (muvaffakiyet) gemisine biner ve onu, makûlât alemiyle rûhaniyet alemlerinin dalgalandığı denize atar. Böylece, bazan, azamet ve kibriya rüzgârlarının estiği yerden, saadet ve mutluluk rehaveti; bazan da, helak edici olan rüzgârlar eser. Derken, tefekkür gemisi çoğu kez, Celâl’in tecelli ettiği tarafa ulaşır; böylece kendisine, ulûhiyyet nurları doğar ve akıl, dalâlet zulmetlerinden kurtulur.

Bazan da gemi, cehaletler cenubunda batar, kırılıp parçalanır ve (içindekiler) boğulur. O gemi, izzetin dalgalarının çarpışması arasında, gemiyi koruyana ve onun nûr ve hidayetlerinden almaya ihtiyaç duyar da, işte o zaman, “Rabbim, göğsüme genişlik ver!” der. Bil ki akıl, imkânlar aleminin süfliliğinden, vâcibu’l-vücüdun ulviyyetine doğru terakki etmeye başladığında, mahiyetleri mütala ile, “mücerredât ve “mufarekât” kesbetme ile olan meşguliyeti fazlalaşır.

Her mahiyetin, ya onunla birlikte ya da onun için olduğu malumdur. Binâenaleyh, eğer o mahiyet O’nunla birlikte olursa, basiret, ulûhiyyetin izzet celalimi nûrlarıyla dolar; böylece de, o orada, diğer nurları mütalâa etmekle meşgul olmaz. Bunun dışında kalan görme ve basiret namına ne var ise onlar da yok olur, izmihlale uğrar. Yok eğer, bu mütalâa, O’nun için olan şeyden dolayı ise işte bu noktada, söyleşi bir ilginç hal meydana gelir. Şayet, billurdan meydana gelmiş olan bir küre ara yere konulsa ve ona, güneşin ışınları düşse, böylece o ışınlar belli bir alana yansırlar. Böylece de ışınların yansıdığı o alan, yanar.

Binâenaleyh, bütün mümkin varlıkların mahiyetleri, kudsiyyet güneşinin, azamet nurunun ve celâl aydınlığı mukabiline konulmuş olan saf bir billur küre gibidirler. Eğer kalbte bunlara doğru bir iltifat meydana gelirse, o kalbte bütün bunlara yönelik bir nisbet oluşur, meydana gelir. Böylece de ulûhiyetin kibriya ışınları, bunların herbirinden kalbe yansır, böylece de kalb, yanıp tutuşmaya başlar. Yakan şeyin çokluğu nisbetinde o yanmanın da daha mükemmel olacağı malumdur.

İşte bundan dolayı Hz. Musa (a.s), “Mümkinât alemiyle ilgili dereceleri idrâk edebilmem ve böylece de celâl nûrlarıyla yanma makamına ulaşabilmem için, “Rabbim göğsüme genişlik ver” demiştir ki bu, Hz. Peygamber, “Bana eşyanın hakikatini, nasıl iseler öyle göster”(Müslim,Salat 222) şeklindeki sözünden kastedilendir. Hz. Peygamber, eşyanın, Celâl nûrlarıyla yanıp tutuştuğunu müşahede edince, “Ben, seni medh ve sena etmekten acizim, (bunu yapamam)” buyurdu.

Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 15/493-494

Yazar Hakkında: Muhammed Ali

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*