Ruhun ve Kalbin Hakikati

Ruhun ve Kalbin Hakikati

 

…Hz. Isâ kemal ve yücelik sâhibi olduğu için ona Rûhu’l-Kudüs elbisesini giydirmiş ve onu bütünüyle ruh yapmışlardı. “Onu Rûhu’l-Kudüs ile teyit ettik.”(Bakara,253) âyeti bu mânâda gelmiştir. Adem ve Adem sıfatlıların, başkalarına karşı kerâmet ve fazilete sâhip olmaları “Katından bir ruh ile onları desteklemiştir.”(Mücadele,22) âyetinde ifade edilen ruh ile desteklenmeleri sebebiyledir.

Rûhu Allah âleminden bedene gönderdiler, “Ona şekil verdiğim ve ona rûhumdan üflediğim zaman, siz hemen onun için secdeye kapanın!”(Hicr,29) bu anlamdadır. Çabala, tâ ki “İşte böylece sana da emrimizden bir rûh vahyettik.”(Şura,52) hakikati sana yüzünü göstersin. O zaman bu âyet, “Sana ruh hakkında soru sorarlar. De ki: Ruh, Rabbimin emrindendir.”(İsra,85) ifadesinin ne anlama geldiğini sana söyler.

Gayretullahın elinden el-emân! “Allah gayûrdur, her türlü fuhşu ve kötülüğü de bu gayretinden dolayı haram kılmıştır.” Allah gayretinden ötürü bütün muharremâtı haram kıldı, rûhun rûhun şerh edilmesini de bu şekilde haram kılmıştır. Beyit:

Yazık, mukaddes ruhu her iki cihan içinde,

Kimse ayan beyan görmemiş, ona işaret etmemiştir.
Eğer bir kimse mekân ve lâmekânda onu gördüm derse,
Böyle dedikten sonra onu gayret ağacına dara çekerler.

Kadir gecesinin bulduğu bütün şeref, ruh ve melekler sebe­biyledir. Bu yüzden “O gecede, melekler ve ruh iner dururlar.”(Kadr,4) buyurulmuştur. Rûhun güzelliği cilvelenir, bu cemal güneşi her neye erişirse o şeye kıymet katar ve o şey kıymet bulur. Ey Aziz! “De ki: Ruh, Rabbimin emrindendir.”(İsra,85) tam bir açıklamadır, ancak sâdece marifet ehline mahsustur. Zîra ruh emirdendir. Allah’ın emri ise irâde ve kudrettir. Şu âyeti dinle: “O’nun emri, bir şeyi murat ettiği zaman ancak ona ‘Ol!’ demesidir ki, o da hemen oluverir.”(Yasin,82)
Mukâtil âyette geçen “min emri rabbî/Rabbimin emrinden­dir” ifadesini “min nûri rabbî/Rabbimin nûrundandır” olarak tefsir etmiştir. Ebû Bekir Kahtabî burada şöyle demiştir: “Ruh ‘Kün/Ol emrinin zilleti altına girmez.” Zîra “Kün fekân” olmadığı vakit yaratılmış âlemden de olmaz, yaratanın âleminden olur, kıdem ve ezeliyet sıfatına sahip olur. Emir, emretmek, eşyâ ve mahlukatı meydâna getiren demektir. Ruh da emir âleminden olduğundan âmirdir, memur değil; faildir, mefûl değil; kahredicidir, kahre­dilen (makhûr) değil. Allah rızâsı için Abdullah b. Ömer’in Hz. Peygamber’den rivâyet ettiği şu habere kulak ver! Hz. Muhammed buyurdu ki melekler şöyle dediler: “Yüce Rabbimiz! İnsanoğluna dünyayı vatan ve mesken yaptın, orada yerler, içerler. Dünyayı onların nasîbi yaptığın gibi âhireti de bizim evimiz yap!” Allah onlara şöyle vahyetti: “Ben ‘kendi elimle’ yarattığımı ‘kün fekân’ diyerek yarattığımla bir tutmam. Ey melekler! Benim kendi kudret elimle yarattığımla, ‘ol’ diye emrettiğim an ‘oluveren’ varlıklar bir olmaz. Yani “iki elimle yarattım”(Sad,75) sırrıyla Allah eliyle yaratılan mahlûkat ile Allah’ın fiili ve sanatı olanlar aynı değildir.

Aklına “Allah ruhları bedenlerden iki bin sene önce yarat­tı” ifadesinin geldiğini biliyorum. Muhakkiklere göre buradaki yaratılmışlık izhar anlamındadır; irâde etme ve var etme sıfatını yaratma ve kudret sıfatına arzetmekten ibarettir. Bilir misin “iki bin sene”nin her bir yılı ne kadardır? Onun sâdece bir günü bin yıl eder. “İki bin sene”nin künhüne vâkıf olan kimse, kudret âleminin kemiyet ve keyfiyetine ulaşır. Gökyüzü neredeydi? Yeryüzü var mıydı? Gece ve gündüz nasıldı? “İki bin sene” bilgisi bu soruların cevâbını ortaya koyar. Rûhu diğer mahlûkat gibi zannetme, ruh ayrı bir izzet ve letafete sahiptir. Ebû Ali ed-Dekkâk bu beyitleri, şu mânâlar cihetiyle söylemiştir:

Canın yeri ve yurdu bu âlemin dışındadır,
Yoklukla ilgisi olan ne varsa onun dışındadır.
Bu gizli sır, gizliliğin dışındadır,
Yâni Allah, iki âlemin de dışındadır.
Canlar Hak’tandır, Hak canın dışındadır,
O noktayladır, fakat nokta O’nun dışındadır.

Bu rûha kudsî derler. Bunun dışında diğer iki ruh daha vardır ki birisine tabipler ve hakimler, hayvânî ve müteharrike, diğerine âlimler rûhânî derler. Bu rûhânî olanı bedene izâfe ederler. Bu ruhanî rûhun bedene izâfe edilmesi iki türlü olur.

Birinci Vecih: İnsan rûhunun, insanın hakikati olduğu söylenebilir. Bu rûhun, biri tasarruf edebilmek, diğeri bir tasarrufa sâhip olmamak üzere iki durumu vardır. Rûhun bedende olması ve ona tasarruf etmesini, benim yazı yazdığım kaleme tasarruf etmem gibi kabul et. İstersem kalemi hareket ettirir yazarım, ister­sem sâbit tutarım. Böyle olunca rûhun bedene tasarruf etmesine hayat, tasarrufun kesilmesine ise ölüm derler. Bu kesilmeden sonra rûha yeniden tasarruf verilmesine ihya ve ba’s derler. Tasarrufun kesilmesi ya uyku denilen durumda olduğu cüz’i ya da ölümde olduğu gibi külli olur. Aynı şekilde ruhun geri verilmesi de cüz’î olduğunda intibah (uyanma), külli olduğunda ise ba’s ya da kıyamet (yeniden dirilme) adını alır. “Geceleyin sizi öldüren” sözünü bu ciiz’i kesilme, “gündüzün sizi dirilten” ifadesini ise cüz’i iade olarak bil- “Belirlenmiş ecel tamamlansın diye…(Enam,60) ifadesi rûhun bedende kaldığı zaman zarfına, dünyada geçirdiği vakte işaret eder.

“Allah, ölenin ölüm zamanı gelince, ölmeyenin de uyku­sunda iken canlarını alır.”(Zümer,42) âyetinin elinden el-emân! Eğer bedende durma müddeti sona yaklaşmışsa, rûhun tasarrufu birden kesilir ve artık tasarruf etmez olur. Uykudan yeniden uyanamaz. “Artık üzerine ölüm ile hükmettiğini tutuverir.”(Zümer,42) Eğer ecelden ve vakti tâyin edilmiş ömründen hâlâ bir şey varsa, uykudan sonra tasarrufa devam eder. “Diğerini de tâyin edilmiş vakte kadar salıverir.”(Zümer,42) Hz. Peygamber uyku vaktinde şu şekilde duâ ederdi: “Allah’ım! Şu nefsimi öldüren sensin. Onun ölümü de hayatı da senin içindir. Eğer onu tutarsan (öldürürsen) onun mâliki sensin mağfiret et. Eğer salıverirsen (sağ bırakırsan) sâlih kullarını muhâfaza ettiğin gibi onu da muhâfaza et.”

Ey Aziz! Eğer, “Emrinden olan rûhu, kullarından dilediğine indirir.”(Mümin,15) cemâlinin sana kendisini göstermesini istersen, kevn ü mekândan geç. Zîra her iki cihandan ve kendinden geçtiğinde, rûhu arş tarafından istivâ edilmiş görürsün. Nitekim âyette bildirilmiştir ki “O Rahman arşa istivâ etti.”(Taha,5)
Sonra arşı da geç ki “Allah’ın kadrini bihakkın takdir edemediler.”(Hac,74) âleminde, “Dereceleri yükselten Arşın sahıbi”ni (Mümin,15) görebilesin. Bu makamdan sonra, Göklerin ve yerin anahtarları O’nundur.”(Şura,12) sırrıyla göklerin ve yerin kilidini açan anahtar olursun. Şeyhimiz Ebû Saîd-i Ebü’l Hayr dan dinle de bak ne söylüyor ve ne güzel anlatıyor:

Yazık ki kudsî ruh her şeyden gizlenmiştir,
Onun yüzünü kim gördü, sesini kim işitti?
Zaman içinde onun güzelliğini gören kâfir olur,
Yazık ki bu şeriat, sözümüzü kesmektedir.
Kevn ü mekânı birbirine vur, kendinden kurtul ki erişesin,
Zîra böyle bir canı, Allah iki cihâna tercih etmiştir.

Sen daha kalbini göremedin, rûhunu nasıl görecek­sin? Rûhunu dahi göremezken Allah’ı nasıl göreceksin? Bâzen “Rahman, Kur’ân’ı öğretti.”(Rahman,1-2) âleminden gelir, sana “Bismillah”ın “ba”sı veya “mîm”inde bulunan bütün ilâhı sırları gösterirler. “O Rab ki kalemle yazmayı öğretti. İnsana bilmediği şeyleri öğretti”(Alak,4-5) senin öğretmenin olur. Bütün bu sırların hepsi senin gönlüne nakşolur, kalbin levh-i mahfuz olur. “O, levh-i mahfuzda bulu­nan şerefli Kur’ân’dır.”(Buruc,21-22) hakikati, Rûhu’l-Emîn’e söylediği her şeyi bizzat sana da söyler. Sonra kalbinin ağzına ledünnı ilimden damla damla akıtırlar ki bu şekilde öncekilerin ve sonrakilerin ilmi sana açıklanmış, anlamı ortaya çıkmış olsun. “Ağzıma bir katre koydular, bununla öncekiler ve sonrakilerin ilmini bildim.” bu makamdır. Resûl ve nebilere “Onu, Rûhu’l-Emîn uyarıcılardan olasın diye, senin kalbine indirmiştir.”(Şura,193-194) mesajıyla muamele ettiği gibi, sana da “Hakk’ın cezbelerinden bir cezbe” ile yol bulur.

Bilmiyorum ki söyleyeceğimden ne anlayacaksın? Diyo- rum ki “Allah onları sever” muhabbeti irâdeye, irâde ise “O’nun emri, bir şeyi murat ettiği zaman ancak ona ‘Ol!’ demesidir ki,0 da hemen oluverir.”(Yasin,82) sırrıyla “emr”e götürür. Bu emir nedir?“De ki: Ruh, Rabbimin emrindendir.”(İsra,85) âyetinin bizzat kendisi
emrin kim ve ne olduğuna şahitlik eder. Emir, senin beden dediğin ubûdiyet noktasını değiştiren iksirdir. Bedeni, pervâne gibi aşk ve muhabbet ateşine öyle gark eder, seni öyle bir hâle sokar ki ancak şu beyitleri sana söylediğinde durumun farkına varırsın:

Her ne kadar aşkla dost isek ve o evimizde ise de,
Kederler kadehimizde bir yudum içkimizdir.
Aşk âleminde akıldan uzak dur,
O da dîvâne gönlümüzün kölesidir.

Senin gönül levhana yazılacakları bizzat Allah’ın kalemiyazar, olanları sana bizzat senin kalbin söyler. Bütün bunlar, ancak kalbin hizmetçisi ve müridi olduğunda meydâna gelir. Kalbin pîr sen mürit, kalbin hizmet edilen sen hizmetçi, kalbin âmir sen memur olduğunda bütün şerefler sende ortaya çıkar ve kalp seni kabul eder, seni terbiye eder. Bu iş öyle bir noktaya ulaşır ki artık her gün senin hizmetin görülmeye başlar. Sen de kendi kendine
şu beyitleri söylersin:

Onun kalbinin adıyla aşk kemerini kuşandım,
Sevgilime kalbimin haberini götürdüm,
Gönlümün neşesi ve keyfi yerine geldi,
Ey ben, rûhuyla kalbi arasındaki hizmetkâr.

Gayret göster de bedenle ruh arasındaki münâsebetin ne olduğunu, onun içeride mi yoksa dışarıda mı bulunduğunu anla! Ruh insana hem dâhildir hem de hâriçtir. O, aynı şekilde âleme de hem dâhil hem de hâriçtir. O, insana dâhil de değildir hâriç de değildir, âleme dâhil de değildir hâriç de değildir. Ne söylendiğini iyi anla! Ruh bedene muttasıl da munfasıl da değildir. Allah da âleme muttasıl da değildir, munfasıl da değildir. Şu beyitlere kulak ver:

Hak canda, can gönülde nihândır,
Ey nihân içinde nihân içinde nihân.
Böyle bir remiz iyân, bir işaret ve beyândır,
Ey cihan içinde cihan içinde cihan.

İkinci Vecih: Bu rûhun bedene izafe edilmesi insan lafzının insanlığa ıtlak ve izâfe edilmesi gibidir. Zira insan lafzını ıtlak ettiklerinde avâmdan bâzı kimseler zannederler ki bu mefhumla sâdece beden kastedilmektedir. Ancak hakikat ehli bu lafızla, insanın ruhu ve hakikatinden başka bir şeyin kastedilmediğini bilir.

Meselâ “filan âlim, câhil, kâdir, âciz, cömert, cimri, mü’min ve kâfirdir” gibi lafızların hepsi carnn vasıf ve sıfatlarıdır. Bedenin bu sıfatlarla vasfedilmesi hiçbir şekilde mümkün değildir. Ancak benzer şekilde bâzen mecaz yoluyla beden için de “insan” lafr i ıtlak olunabilir. “Zeyd kısadır, uzundur, kördür, topaldır.” ifadeleri beden için kullandır. Kâfirlik, müslümanlık, cömertlik, cimrilik, ilim ve cehâlet cana mahsus vasıflardır ve bundan bedenin nasîbi yoktur. Kısalık, körlük, uzunluk vb. sıfatlar ise bedenin vasıfla­ndır, bundan da rûhun hiçbir nasîbi olmaz. Bu sebeple bedene atfedilen mecâzî vasıflar de can ve gönle atfedden hakîkî vasıflar arasında fark bulunur.

Buna göre halk üç çeşittir:

Birincisi,insanın bedenden başka bir şey olmadığını zanneden avamdır. Zîra Allah şöyle buyur­muştur: “Gerçek şu ki, biz inşam katışık bir nutfeden yarattık.”(İnsan,2) Başka bir yerde ise “ Şüphesiz biz kendderini yapışkan bir çamurdan yarattık.’’(Saffat,11) buyurulmuştur.

İkincisi, hem rûhun hem de bedenin varlığını kabul eden alimlerdir. Zîra Allah şöyle buyurmuştur:“Size şekil vermiş, sonra şekillerinizi güzelleştirmiştir.”(Mümin,64) Yâni “size kalple şekil vermiş, ruhla en güzel şekilde süslemiştir.”

Üçüncüsü ise, “insan” ve “âdem’den kastın sâdece ruh ve can olduğunu, bedenin insanla ilişkisinin bulunmadığını, bedenin sâdece rûhun merkebi olduğuna inanan havâstır. Ruh, insan için binici ve süvâridir, hiçbir şekilde binilen şey binicisinin zâtından olamaz. Meselâ insan bir ata bindiğinde, at başka binici başkadır. Kafes başka kuş başkadır, kör olan birisi kafese yönelse “Bu kuş kafesin kendisidir.” der, ancak gören birisi baktığında kuşu kafesin içinde görür ve bilir ki kafes kuş için yapılmıştır. Ancak kuş serbest bırakıldığında artık kafese gerek kalır mı?

Havâs yeme, içme, cinsi münâsebet ve uyku gibi beşeriyete taalluk eden sıfatlardan kendisini nefyetmiştir. Bu sebeple bunlar her ne kadar yer, uyur, acıkır ve su içerlerse de “yedik, uyuduk” demezler. Bu durum basiret ehline müşâhede ile mâlum olmuş, rûhun binici, bedenin ise binit olduğunu bilmişlerdir. Biniti olan ata yem veren bir kimse, yemi asla kendine izâfe etmez. Bu topluluk yeme ve uyumayı kendilerine izâfe etmeyi bu sebeple kendilerine lâyık görmezler, çünkü insanın hakikati başka bir şeydir, yeme, içme ve uyuma ise başka bir şeydir.

Ey Aziz! Her kim insanın mücerret bedenden ibâret oldu­ğuna, kabre girip çürüyeceğine inanır, rûha araz deyip arazdan başka bir şey olmadığını kabul etmez, bâzı kelamcılar gibi onu mâdûmattan sayar ve Allah’ın bunları kıyâmet günü yeniden yaratacağına inanırsa bu itikat küfür ile eştir. Eğer insan ölümle yok olsaydı, Hz. Peygamber ölüm anında neden “Bilakis en yüce refiki, en safı hayatı ve en üstün kemâli isterim.” dedi? Yine O, “Kabir cennet bahçelerinden bir bahçe, cehennem çukurlarından bir çukurdur.” buyurmuştur. Benzer şekilde kızma neden “Bana en çabuk ulaşacak semin.” dedi de onu güldürdü? Bilâl-i Habeşî ölüm anında niçin Yarın sevdiklerime, Hz. Muhammed ve arkadaşlarına katılıyorum, dedi? Bütün mânâların tamâmını Allah’tan dinle:’’Sakın Allah yolunda öldürülenleri ölüler sanmayın! Aksine onlar hep hayattadırlar.”(Al-i İmran,169) Hz. Muhammed’in bu anlamda “Mü’min her iki dünyada da hayattadır.” ve ‘‘Allah’ın velîleri ölmezler, ancak bir diyardan başka bir diyara göçerler.” gibi başka ifadeleri de vardır.

Bütün bu beyanlar, beden ölse bile rûhun canlı ve bakî kala­cağını göstermektedir. Bedeni kabre indirseler de rûhu “mak’ad-ı sıdk”a ulaştırırlar. Bu konuda avâmın îtikâdından kabul edile­bilecek bir husus varsa o da bedenin rûha musahhar ve itâatkâr olduğu, rûhun bedene hükmettiğidir. Fakat bâzen izafet ve nispet rûha yapılır.

Meselâ “Doğrusu insan çok zâlim,çok nankördür!”(İbrahim,34) ifadesinde zâlimlik ve nankörlük bedene değil rûha izâfe edilmiştir. Ancak Hz. Muhammed hakkındaki “De ki: Ben, yalnızca sizin gibi bir beşerim.”(Kehf,110) buyruğunda bedene işâret vardır. Yine “Ben size, Allah’ın hazîneleri benim yanımdadır, demiyorum. Ben gaybı da bilmem. Size, ben bir meleğim de demiyorum.”(En-am,50) âyetinde bedene işâret edilmiştir.

Fakat “Ben Ademoğlunun efendisiyim.” ve “Sizin gibi birisi değilim” hadislerinde muhâtap candır. Hz. Muhammed’in “Allah beni aziz kıldığı için toprağın altında üç geceden fazla bırakmaz.” hadîsi yine onun toprağa girmeyecek tertemiz rûhuna işâret eder. Ancak onun “Ben câhiliyyede kuru et yiyen bir kadının oğluyum.” hadîsi onun mübarek bedenine işâret eder. “Âdem su ile toprak arasındayken ben peygamberdim.” hadîsi de rûha dâirdir.

Bedenin bütün bu mânâdan uzak olduğu gizli değildir, ancak ona mecâzen can denebilir ki zâten beden tamâmıyla canın hükmü altındadır. Bağış, lütuf, ceza, korku bütün bunların hepsi onun içindir. Hz. Peygamberden dinle ki o “İnsanlar niyetlerine göre haşredilirler.” buyurmaktadır. Başka bir yerde ise “Ve kalplerde gizlenenler ortaya konduğu zaman.”(Adiyat,10) buyurulmuştur. Benzer şekilde ‘’Gizlenenlerin ortaya döküldüğü gün”(Tarık,10) gelmiştir. Atı üzerinde bir binici geldiğinde, buna mecazen at geliyor veya adam geliyor denebilir. Fakat süvari geliyor denildiğinde artık bu mecaz değil hakikattir. Hz. Muhammed’den dinle, şöyle buyurmaktadır:“Vücutta öyle bir et parçası vardır ki, sağlıklı olursa bütün vücut sağlıklı olur. O bozulursa bütün vücut bozulur.”

Eğer tam olarak öğrenmek istiyorsan iyi dinle. Bil ki Allah’ın nazarı ve muhabbeti bedene asla inmez, aksine kalbe ve rûha iner. “Allah sizin sûretlerinize ve amellerinize bakmaz, ancak kalplerinize bakar.” Kalp bir zaman, Allah’ın yerine, dünyada bulunduğu zaman zarfında ölüm anma kadar mecazî bir nazarla bedene bakar. Ölüm vakti geldiğinde eğer beden kalbin gözetimi altındaysa ölmez. “Muhakkak ona hoş bir hayat yaşatacağız. Fakat beden kalbin gözetiminde değilse küllî bir ölüm meydâna gelir. “Hayat bulmaz ölülerdir onlar.”(Nahl,21) bu anlamdadır.

Aynülkudat Hemedani – Temhidat (Dergah yay)

 

Gelen arama terimleri:

  • kalbin hakikati

Yazar Hakkında: Muhammed Ali

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*