Recm Meselesi 1

Recm Meselesi 1

1. Bölüm

Mukaddime

Meseleye Genel Bir Bakış

Bu risale, sünnetin teşrî konumunu isbat sadedinde detaylı malumat içermesi amacı ile yazılmamıştır. Ancak her ne kadar bu amaçla yazılmamış olsa da, ele alacağımız recm meselesi ile doğrudan bir bağ bulunmasından dolayı az da olsa sünnet hakkında genel bir bakış açısı oluşsun diye bir takım noktalara değinmek istiyoruz.

Genel bir mesele olarak sünnet başlığını değerlendirdiğimizde, bu meselede şüpheci başlıca iki grup karşımıza çıkmaktadır. Her ikisinin de buluştukları ortak nokta sahih yollarla sâbit olmuş haberi yorumlamada takındıkları yöntemdir. Sünnetten gelen haberler Kur’an-ı Kerim’e nispetle üç kısımdır;

1- Ya zahirde Kur’an ile çelişki var gibi görünen
2- Ya zahirde Kur’dan ile uyumlu gibi görünen
3- Ya da Kur’an’da nefyine veya isbatına aslen değinilmemiş olanlardır.

Söz konusu itirazcı gruplardan birincisi, sünnetin teşrî değerini yani bağlayıcı olmasını ayrım yapmaksızın tamamen inkar etmektedir. Diğer grup ise sünnetin nev’ini yani haddi zatında sünnetin dindeki bağlayıcı konumunu bilcümle kabul etmekle birlikte, bir takım yersiz şüphelerden dolayı sünnetin ahâdına yani muayyen bir takım konularına itiraz etmektedirler. Özellikle belirtmek isterim ki, reddiye ve cevaplarımızı özelde bu gruba yönelik yapacağız inşaAllah. Çünkü bunlar genel olarak sünneti kabul etmekte fakat bir takım şüphelerden dolayı muayyen konulara itiraz etmektedirler. Bunlarla ihtilaf diğerlerine oranla hem cüzîdir, hem de bu kesimle uzlaşma, -söz konusu şüpheleri giderildiği takdirde- bir önceki kesime oranla -Allah’u a’lem- mümkündür.

Bu grubun başlıca şüphesi ise, araştırmalarımız neticesinde temelde şuna dayanmaktadır:

‘’Vahiy tek kaynaktan geldiği için çelişmemesi lazım. Kur’ân, sübut-u kat-î olduğu için ana esastır. Sünnet de sabit olduğuna göre tümünü inkar etmek mümkün değildir. Her iki delille birlikte amel etme adına, sünnet yolu ile vârid olan haberlerin sadece Kur’ân’a muvafakat edenleri alınır, zıt ve çelişenler ise alınmaz. Aksi halde hem vahiyde çelişki olduğunu söylemiş olur, hem de katî olan üzerine zannî olanı takdim etmiş oluruz.’’ demektedirler.

Bu asla dayanılarak ‘’Kur’ân’a zıt hadisler’’ diye yaygın olan tabir ihdas edilerek, ‘’Sünneti Kur’ân’a arzetme’’ yöntemi icad edildi.

Bu görüş, her ne kadar haklı ve masum gibi görünse de, kendi içinde çelişkili ve ilmî açıdan dayanaksızdır. Yazımız tamamen bittiğinde Allah’ın izni ile görüleceği üzere bu görüş akla muhalefeti bir yana, Kur’an, sünnet ve Arap dilinden habersiz olmanın neticesinde oluşmuştur. Çünkü bu görüşün lazımı olarak bir haberin sened yönünden ele alınması ikinci plana atılarak, söz konusu haberin kabul edilmesinde Kur’an’ın zahirine ‘’uygunluk’’ kısmı öne geçirilmiş olmaktadır. Sonuçta peygamber söylesin veya söylemesin, haber olarak ne gelirse gelsin Kur’an’a ne uyarsa alınmalıdır, sonucuna ulaşılmıştır.

Netiecede bir facir hatta bir kafir dahi Kur’an’a uygun söz söyleyebilir. Bu durumda Kur’an’a manaca uygunluk arzeden zayıf, hatta uydurma rivayetler sahih nakillerin önüne geçirilmiş olur. Ancak ne var ki, zannedildiği gibi sahih yolla sabit olmuş hiçbir nassta, zıtlık diye bir şey söz konusu değildir.

Biz muarızlarımıza şöyle diyoruz:
Uygunluk veya zıtlık ya mantuk açısındandır ki, bu durumda genelde mesele, nâsih/mensuh, mutlak/mukayyed, mücmel/mufassal veye mukhem/müteşâbih kısımlarından birinde çözülerek vüzûha kavuşturulur; ya da, söz konusu zıtlık, mefhum ile ilgilidir ki, bu ise aklî bir şeydir, yoksa sanıldığı gibi haddi zatında nakille ilgili değildir.

Mefhuma yani anlayışa dayalı hususlarda, bir naklin Kur’an ile çelişiyor iddiası meseleye bakan kişinin durumu ile ilgili izafî bir şeydir. Bir diğer ifade ile, istidlâl yapan kişinin zeka seviyesine göre ya da delillendirmedeki maharetine göre değişken bir şeydir. Bu suretle haberin Kur’an’a uyup uymaması araştırmacının insafına terkedilmiş olur. Bunu anlarsak, meselenin haberin Kur’an’a uyup uymamasından ziyade, araştırmacının aklına uyup uymama meselesi olduğunu da anlarız. Onların Kur’an’a uygun bulmadıkları bir çok hususu biz baktığımızda Kur’an’a uygun buluyoruz. Dikkate şayan olan budur.

Halbuki dinî telakkî esasları kişiden kişiye değişkenlik arzetmemelidir. Aksi halde bu din Batınî’lerin yaptığı gibi zorlama yorumlar, aklî çıkarımlar ve şahsî istinbatlara dayalı bir din haline gelir. Bu husus tutundukları yöntemin kaçınılmaz bir çelişkisidir. Bu kimseler, sünnetin Kur’an ile çelişmesini konuşmadan önce kendi çelişkilerini çözmedikleri sürece meseleyi anlayamayacaklardır. Biz diyoruz ki, bilgi edinme yollarından birisi de nakildir. Bir naklin sıhhati ise, aklın da muvafakat ettiği alet ilimleri işletilerek bilinir. Elimizde bulunan mevcut Kur’an’ın sübûtunun sıhhatıni de bir nakille bilmekteyiz. Sünnetin, nakil yoluyla gelmesi nedeniyle reddedilmesi, başta Kur’an olmak üzere tüm tarihi rivayet ve haberleri inkar etmek demek olur. Buna ‘’Kur’anın yazılı olarak nakledilmesi’’ vakıasıyla cevap verilmesi yeterli değildir. Çünkü Kur’an’ın yazılı olarak muhafaza edilmesi en fazla sübûtunun katîyeti üzerine ziyade bir delil olur. Yoksa zannedildiği gibi Kur’an dışında yazılı olarak gelmeyen nakillerin sahih olmadığını göstermez. Nitekim örf ve ananeler yazılı olarak nakledilmezler. Buna rağmen örf ve ananeler, sahipleri tarafından üstelik din konusu gibi ahireti ilgilendiren önemli bir konuda olduğunun aksine, hiçbir titizlik gösterilmeksizin nesilden nesile sahih olarak aktarılabilmektedir.

Tarihte, hatta içinde bulunduğumuz asırda dahi, anayasaları yazılı olmayan ülkeler bulunmaktadır. Bir hükmün hüccet oluşunu yazılı olmasına bağlamanın delili bulunmamaktadır. Bu kesime ‘’Kur’an’ın değişmediğini ispatlayın’’ dediğinizde, sünnetin hücciyeti konusunda bizim tutunduğumuz naklî verilere tutunduklarını görürsünüz. Üstelik başta kuşku ile yaklaştıkları sünnet ile delillendirmekten başka ellerinde hiçbir asıllarının kalmadığını görürsünüz. Kur’an’ın mushaf haline getirilmesinin, Peygamberimiz (s.a.v)’den sonra olduğu bilinmektedir. Buna göre, vahyin muhafaza edildiğini ifade eden ayet dahi, Peygamberimiz(s.a.v.)’den sonra, Kur’an mushaf haline getirildiğinde kaydedilmiştir.

Sünnet yolu ile gelen haberlerin üzerindeki bir takım ihtilafları korunmuşluk sıfatı hakkında sünnet aleyhine delil yapmaları da bu kesimin sahih haberi telakki etme yöntemleri hakkındaki cehaletlerini ortaya koymaktadır. Bu ihtilafları sünnetin korunmadığı için hüccet olamayacağına delil saymaları, bir çok Kur’an ayetini inkar etmelerini gerektirir. Zira aynı ihtilaflar bizzat Kur’an ayetlerinin delaletleri hakkında da varid olmaktadır.

Eğer bir şeyin sübût açısından kat-î olarak gelmesi ittifak olgusu için yeterli olsaydı, sübut-u kat-î olduğu halde Kur’an ayetlerinin fehmedilmesi konusunda görüş birliği olurdu. Oysa neredeyse hiçbir Kur’an ayeti yoktur ki, birileri bunu ya Arap dili açısından ya da bir başka ayet ışığında te’vil etmiş olmasın!

Vahyin yegane kaynağının Kur’an olmadığının belki en hususî delili, sahabîlerin Kudame bin Ma’zun ve arkadaşları hakkındaki tutumudur. Haramlığı hakkında hiçbir kuşku olmayacak derecede kat-î nassların sarih ifadesine rağmen, bazı sahabîler bunu bile bir başka ayet ile te’vil etmek sureti ile kendilerine helal kılmışlardı. Sahabîlerin onlara (helal kılanlara) hücceti ikame etmesi ise bir başka ayetle değil, aksine o ayetin onların anladıkları gibi bir anlamı olmadığına dair sahabîlerin icmaa etmeleriyle olmuştu.

Buraya dikkat!

Öyle bir icmaa ki, tevbe etmeme durumunda irtidatına hükmedeceklerdi!

Üstelik bu menhece mensup kişilere bakın, her biri Kur’an dedikleri halde tefsiri konusunda ittifak edememekte, sadece Kur’an yeter dedikleri halde tek cilt olan Kur’an’ı tefsir etmek için onlarca kitap yazmaktadırlar. Kendilerine tanıdıkları müfessirlik hakkını açıkca Peygamberimize (sallallahu aleyhi ve sellem) ve ashabına (radiyallahu anhum) tanımıyorlar.
Sormak hakkımızdır; Kur’an üzerindeki tartışmalar makul ve makbul oluyor da, neden sünnet yolu ile gelen nakillerdeki ihtilaflar ‘’vahyin tartışmasız olması lazım’’ gibi gayri ilmî batıl bir endişe ile reddediliyor?

Buraya kadar anlattıklarımızdan anlaşılmaktadır ki, mesele nakilden ziyade nakli elde etme yöntemi ilimleri üzerindeki aklî yakaşımlar meselesidir. Meselenin aklî ve kişisel anlayışlar meselesi olduğunu anlarsak, problemin cevabını sünnetin Kur’an ile çelişmesi başlığı altında aramak yerine, ‘’akıl ile nakil çatışır mı?’’ başlığı altında aramaya yöneliriz.

Akıl ile nakil çatışır mı konusunda biz şunları söylüyoruz: Allah’ın dini insan aklının ittifak ettiği güzellikleri ve insanların maslahatına olup, akıl ile bilinen evrensel kaideleri nefyetmeye değil, bizzat bunları muhafaza edip eksikliklerini tamamlamak için gelmiştir. Bu açıdan akıl ile nakil asla çatışmaz. Aksi halde mükellefler, aklın zorunlu olarak kabul ettiği inkar edilemez hakikatleri reddetmekle imtihan olunmak gibi zor bir imtihana tabi tutulmuş olurlar. 2+2=4 sonucunu, hayır ‘’5’’ eder gibi bir şeye iman etmemizin istenmesi gibi bir durum olur bu.

Bu konuda doğru olan söz, ‘’selim aklın, sahih nakille asla çatışmayacağıdır.’’ Çelişki sadece zahirde olabilir, buysa, ya tam manada aklın selim olmayışından, ya da naklin sahih olmadığından kaynaklanır. Dikkatinizi çekmek istediğim önemli bir husus da şudur, aklın nakil ile çatışması durumunda aklın nakil üzerine takdim edileceğini söyleyenler dahi, aklı, sünneti kabul kıstası olarak kullanmamışlardır. Bunu kullandıklarını varsaysak bile, akıl yolu ile reddedilmesi hükmüne varılan tüm konularda bir ittifak söz konusu olması lazımdır. Herkes bir akla sahip olduğu halde böyle bir ittifakın söz konusu olmaması dahi, böyle bir tezin batıllığını ortaya koymaya yeter de artar bile.

Mesela günümüzde Kur’an’a uymuyor diye reddedilen sünnetler, onların (aklı takdim edenlerin) zamanında hem akla hem de Kur’an’a gayet tabi uymaktaydı. Onlardan hiçbirinin bu yöntemle sünnette varid olmuş bir haberi inkar ettikleri araştırmalarımıza göre varid değildir. Hatta tearuz (çatışma/çelişki) olduğunda aklı tercih edenleri bırakalım, İslam tarihinden sünnete temkinli yaklaşan hatta recm konusu da dahil bir çok nebevî hakikati reddedenler dahi böyle bir gerekçeyi isti’mâl etmemişlerdi. Aksine onları redde sevkeden şey, kendilerine göre haberin sıhhatındaki kusurdu, (şerî hükümlere karşı kişinin sorumlu olması, ancak söz konusu hükmün sarih ifadelerle birlikte sahih ve katî yollarla sabit olmasından sonra olur. Kişiye bu sıfatla gelemeyen tüm hükümlerde kişi, araştırmadaki çabasına bağlı olarak yerine göre günahkar, yerine göre de mazur olur. Bu katî nassların delaleti ile mukarrar bir kaide haline gelmiş şerî bir hakikattir.)

Recmi tarihte ilk reddedenler olmaları sebebi ile örnek vermek için Haricîleri ele alalım. Bunların muayyen bir takım hükümleri inkar sebepleri, Kur’an ile çatışma değil, kendileri dışındaki herkesi tekfir etmelerinden dolayı, sahih haberi kendilerince nakledecek ‘’adil kişiler’’in olmamasıydı. Çünkü sünnete dair haberler Sahabe vasıtası ile gelmektedir. Sahabîlere kafir ve fasık (haşâ) dendikten sonra, adaletine ta’n edilmiş kişilerden haber almayı reddetmeleri gayet doğaldı. Bu durumda elinde Kur’an’dan başka hiçbir şey kalmayan, tabiki de Kur’an’da zinakarın cezası celdedir diyecektir, bundan başka ne beklenebilir ki?

Peki ya gümüzdekilere ne oluyor? Onlar niçin recmi reddediyorlar? Yoksa onlar da mı Sahabeye ve içinde büyük fakihlerimizin ve imamlarımızın bulunduğu nesillere güvenmiyorlar?

Kaldı ki Hariciler 22 fırkadır. Bunu bu sebeple inkar edenler sadece Ezarika taifesidir. Bizzat Sahabîleri tekfir ederek kanlarını ve mallarını helal görüp onlarla savaşmışlardı. Ömer bin Abdulaziz (r.h) ile bu recm meselesini tartıştıkları rivayet meşhurdur. Sünnet yolu ile sabit olan bir takım hükümleri kabul ettikleri yöntemle recmi de kabul etmeleri gerektiğini kendilerine açıklanınca, çelişkilerini anlayan Hariciler inkar etmekten vazgeçmişlerdi. Özetle Ezarika fırkasına mensup kişiler eğer Sahabeyi tekfir etmeselerdi veya aralarında adaletine güvendikleri birileri bunu doğrulasaydı, her ne kadar zahirde Nur suresi 2. ayet ile tearuz söz konusu olsaydı bile, itiraz etmeksizin kabul edeceklerdi. Çünkü haberin sahih yolla sübutundan sonra, geriye birbiri ile zahirde çatışan sahih iki haber konusunda ‘’tercih yöntemi’’ ilmini işletme kalır. Bu tür haberler arasında tercih yöntemi hakkında usul kitaplarına başvurulabilir.

Peki günümüzdekilerin reddetmek için ne gibi gerekçeleri var? Onların da en azından rivayetin sıhhati yönünden endişeleri giderildikten sonra kabul etmeleri gerekmez mi? Eğer evet diyeceklerse o halde haberin sıhhatini ele alalım. Bunun yolu ise, selim akıl kaideleri ile birlikte isnad ilmini teknik olarak işletmektir. Unutulmamalıdır ki, genel olarak dinler arasında, özel olarak İslam içi franksiyonlar arasında, Ehl-i Sünnet’in haberi doğrulamadaki isnad yöntemi, Yahudi ve Hristiyanları bile hayretler içerisinde bırakmıştır. Üstelik recm hükmünün kabulü Ehl-i Sünnetin münferit olduğu bir kabul değildir. Diğer başka fırkalar da recmi kabul etmektedirler.

Son olarak bunlara şöyle diyoruz: Eğer sahih olması halinde bunu kabul edecekseniz, yani yukarıda zikri geçen birinci grubun dediği gibi Kur’ana (haşâ) ters olan peygamber (s.a.v) sözü bile olsa reddederiz demiyorsanız, buyurun bu haberin sıhhatini inceleyelim. Görülecektir ki, bu konu, Sahabe arasında hiçbir itirazın olmadığı derecede katî icmaaî bir meseledir. Sahabeden sonra da Tabiîn ve Tebe-i Tabiîn’den hiçbiri buna itiraz etmeden nesilden nesile kabul ile aktarmışlardır. Onlardan hiçbiri ‘’bu Kur’an’a zıttır o yüzden reddedelim’’ dememiştir. Buraya kadar zikrettiklerimiz özel bir konuya değil, bilakis genel olarak redd ve kabul işlemine yönelik değerlendirmelerdi. Bundan sonra özel olarak recm konusu hakkında konuşacağız. Recmin ispatını ve karşı tarafın iddialarını cevapları ile birlikte ele alacağız inşAllah.

Recme Dair Rivayetler Ve Değerlendirmeler

Recm meselesi az önce değindiğimiz gibi Sahabe, Tabiin ve Tebe-i Tabiin ve sonradan gelen sözü dinlenilir Müslümanların imamlarından ve fakihlerinden hiçbir itiraz olmaksızın kabul görmüş şerî bir hükümdür. Öyle ki, recm konusu, belki sünnet yolu ile nakledilen hükümlerin tartışmasız olarak en sahihini oluşturmaktadır. Nitekim 60’a yakın sahabe tarafından ayrı ayrı nakledilmiştir. Bu açıdan mütevatir bir hükümdür. Mütevatir olması her bir hadisin başlı başına mütevatir olmasını gerektirmez. Mütevatir oluşu manendir. İmam Suyuti’nin de dediği gibi muhtelif mütevatir vakıalardaki ‘’asgarî manadaki tevatür’’ manevi tevatür olarak isimlendirilir. Bu şart, recm rivayetlerinde fazlası ile oluşmuştur. Çünkü her ne kadar bazen bazı rivayetler ravi tarafından bir başka amaçla zikredilse bile, kesiştikleri ortak nokta recmin vaki olduğudur. Sonra bu rivayetlerden hiçbirinin mustakil olarak mütevatir olmadığı söylenemez. Bilakis tevatüre ulaşan da vardır.

Mesela bunlardan birisi ‘’Çocuk kimin yatağında dünyaya gelmişse onundur, zina etmiş kadın içinse taş vardır’’ hadisidir.

Muhaddislerin de özel olarak vurguladıkları üzere bu hadis 30’dan fazla sahabî tarafından rivayet edilerek tevatür şartlarını fazlası ile barındırmıştır. Üstelik bu hadis, lafzen dahi mütevatirdir. Yani 30’dan fazla sahabînin her biri bu hadisi aynı lafızla zikretmişlerdir. [1]

Birinci hadis: İmam Müslim’in sahihinde geçen, 4390 numaralı hadistir. Ubade bin Samit (ra)’dan rivayet edilmektedir. Hadis şöyledir: ‘’Resulullah (s.a.v) dedi ki, ‘Benden alın benden alın. Allah onlara bir yol açtı. Bekarla bekar yüz değnek ve bir yıl sürgün, evli ile evlinin cezası ise yüz değnek ve recm edilmedir.’’
Hadisin geçtiği diğer kaynaklar: Tirmizi Evli Zinakarın Recmi Konusunda Hudud Bahsi’nde 1434 rakamlı hadis; Ebu Davud Recm Bahsi’nde 4415 rakamlı hadis; İbn Mace Recm Haddi Babında Hudud Bahsi’nde 2550 rakamlı hadiste.

Şerh:
Hadiste ‘’Allah onlara bir yol açtı’’ ifadesi ile Nisa suresi 15. ayete işaret edilmektedir.

‘’Kadınlarınızdan fuhuş (zina) yapanlara karşı içinizden dört şahid getirin. Eğer onlar şahitlik ederlerse, o kadınları ölüm alıp götürünceye veya ‘’Allah onlar hakkında bir yol açıncaya kadar’’ kendilerini evlerde tutun (dışarı çıkarmayın)’’ (Nisa-15)

Bundan önce zinakarlara verilen ceza evlerde hapsedilmek veya Allah Teala’nın onlar hakkında bir hüküm indirmesini beklemekti. Ayetteki sebil (yol)’dan maksat da budur. Resulullah (s.a.v) bu hadiste onlar hakkındaki yolun ne olduğunu beyan etmiştir.
Resulullah (s.a.v)’ın ‘’Evli ile evlinin cezası yüz değnek ve recm edilmedir’’ sözüne gelince, hadisin bu cüz’ünden istidlâl eden Hasan Basri, İshak bin Rahaveyh, Davut ez-Zahirî ve İbnu’l-Munzir gibi imamlar, evli zinakarın önce celde sonra da recm edileceğini savunmaktadırlar. Yani her iki cezasının birden tatbik edileceğini söylerler. Ayrıca bu, İmam Ahmed’in mezhebindeki muhtar olan görüştür. (İbn Kudame, cilt 10, sayfa 120’ye ayrıca İbn Hacer, Fethu’l-Bari, cilt, 12, sayfa 119’a bakılabilir.)

Cumhura göreyse, sadece recm edilir. Çünkü Nebi (s.a.v) gerek Maiz kıssasında ve gerekse Ğamidiyye ve Asif kıssasında sadece recmetmekle yetinmiştir. Cumhurun bu görüşünü Nevevî (rh) şöyle savunur: ‘’Ubade bin Samit hadisi (yani bu hadis) zikri geçen kıssalardaki hadislerle neshedilmiştir. Nitakim Ubade bin Samit hadisi Nisa-15 ayetinden sonra gelen ilk hadistir. Diğer hadislerinse tümü, bu hadisten sonra varid olmuştur. Sonradan gelen önceden gelene takdim edilerek neshedildiğini söyleriz.’’ demektedir.

Kimileri de Amir eş-Şa’bi (r.a)’nın Ali (r.a) hakkında rivayet ettiği habere dayanarak, sahih olanın ikisini birden uygulamak olduğunu, ancak yerine göre küçük cezasının büyük cezaya idğam edilip girdirilerek küçük olan celde cezasının uygulanmamasının da mümkün olduğunu söylemişlerdir. Tıpkı bazı alimlere göre namazın sefer halinde kısaltılıp kısaltılmayacağı konusunda kişinin muhayyer olması gibi. Amr eş-Şa’bi’nin İmam Ali’den rivayet ettiği söz konusu hadise şudur:
Amir eş-Şabi der ki: Ali (r.a) Şüraha el-Hamedaniyye’ye Perşembe günü celde atıp, Cuma günü de recmetti. Sonra şöyle dedi: ‘Allah’ın kitabına göre celde attım, Resulullah (s.a.v)’in sünnetine göre de recmettim.’’

Bu kimselerin bu hadisedeki istidlal yönleri şudur: ‘’Eğer celde atmak Nevevî (r.a)’nun dediği gibi mensuh olsaydı, Ali (r.a) böyle yapmazdı.’’

Hülasa ‘’Resulullah’ın (s.a.) Maiz, Ğamidiyye ve Asif kıssalarında celdeyi uygulamaması neshedildiğinden değil, bilakis büyük cezanın küçüğe idğam edilebileceği kaidesine binaen yapılmıştır. Ali (r.a) ise asl olan ile amel etmiştir’’ demektedirler. Allah’u- a’lem (Birinci hadisin şerhi bitti) [2]

Konu ile ilgili bir diğer hadis Ömer (r.a) hadisidir:
Müslim 4394 rakamlı ibn Abbas’’tan rivayet edilen hadis şöyledir:
Hadisin senedi: Bana Ebu Tahir ve Harmele bin Yahya şöyle dediler: Bize Vehb dedi ki, bana Yunus ona İbn Şihab, ona Ubeydullah bin Abdillah bin Utbe dedi ki: Ben İbn Abbas’ın şöyle dediğini işittim

Hadisin metni: Ömer (r.a) Resulullah (s.a.v) minberinde oturmuş halde şöyle dedi: Allah Muhammed’i (s.a.v) hak ile gönderdi. O’na kitabı indirdi. Ona indirilenler arasında recm ayeti de vardı. Biz onu okurduk, iyice kavradık ve aklımıza kazıdık. Sonra bizzat Resulullah’ın kendisi recmi uyguladı ve O’nun (s.a.v) ardından biz de öylece uyguladık. Ve bn şimdi uzun zamanlar gerçer de birilerinin ‘’biz Allah’ın kitabında recm hükmünü bulamıyoruz’’ demek suretiyle Allah’ın indirmiş olduğu bir farzı terkederek sapmalarından korkuyorum. Oysa recm, zina eden evliler hakkında Allah’ın kitabındaki sabit hak bir hükümdür. Erkek veya kadın hakkında ya itiraf yoluyla ya da gebe kalma yoluyla delil sabit olmuş herkese uygulanması vaciptir.’’(hadis bitti)

Hadisi Müslim dışında İmam el-Buhari kitabının 10’a yakın yerinde, İmam Malik Muvatta’nın hudud bahsinde, İmam Tirmizi aynı şekilde hudud bahsinde, Ebu Davud hudud bahsinde, İbn Mace hudud bahsinde, Darimi hudud bahsinde ve İmam Ahmed bin Hanbel ise, Müsned’inin bir kaç farklı yerinde nakletmektedir.

Şerh:
Bu hadise ve diğer rivayetlere baktığımız zaman Ömer (r.a) aslında hutbeye çıkış amacı başta hilafet hakkında konuşmak olmakla birlikte kendisinden sonra olabilecek muhtemel sapmalara değinmekti. Bu konuların arasına recmi de ekeleyerek bu konudaki sapmalardan insanları sakındırmak istediğini görüyoruz. Özelliklle Buhari’nin rivayetine baktığımızda hutbeye çıkış amacı hakkında bize açık bilgiler verilmektedir. Hadisteki ‘’birilerinin biz Allah’ın kitabında recm hükmünü bulamıyoruz’’ sözünde geçen ‘’kitap’’tan maksat, Kur’an’ı-Kerim’dir. Buradaki kitaptan maksadın Kur’an olduğunu bir önceki ‘’O’na indirilenler arasında recm ayeti de vardı’’ sözü teyid etmektedir. Nitekim indirilme yani nüzul ifadesi çoğunlukla Kur’an ayetleri için kullanılır. Hadisin sonundaki ‘’Oysa recm, zina eden evliler hakkında Allah’ın kitabındaki sabit hak bir hükümdür.’’ sözünde geçen kitaptan maksat ise, Kur’an-ı Kerim değildir. Aksi halde Kur’an’da mevcut bir ayet olarak geçmesini gerektirir. Buradaki ‘’kitap’’tan maksat, ‘’sabit hak bir hükümdür’’ ifadesi ile bilrikte ele aldığımızda, ‘’sabit farz bir hükümdür’’ anlamındadır. Zira kitabın anlamlarından birisi de ‘’farz oluştur.’’ Şerî irade konusunda ‘’Allah Teala bunu yazdı’’ denirse, Allah bunu farz kıldı şeklinde anlaşılır. Tıpkı ‘’Oruç sizden öncekilere yazıldığı gibi size de yazıldı’’ ayetinde olduğu gibi. Burada farz oluş, kitabet kelimesi ile ifade edilmektedir. Bu durumda burada lugat manası kullanılmıştır.

Hadisteki ‘’birilerinin biz Allah’ın kitabında recm hükmünü bulamıyoruz demesinden korkuyorum’’ sözünceki kitapta bulamamaktan kasıt, sarih olarak bulamamaktır. Yoksa recm hükmü işareten Allah’ın kitabında vardır. Allah’ın kitabında recmin işaret yolu ile değinildiğine dair deliller şunlardır:

Birinci delil: Nisa 15. ayette, Allah’ın onlara bir yol açıncaya kadar evlerde hapsedilmesi buyrulmaktadır. Ubade bin Samit hadisinde ortaya çıktığı üzere, ayetteki ‘’yol’’dan maksat, evliler hakkında recm, bekarlar hakkında ise celde cezasıdır. Resulullah’ın (s.a.v) bu Ubade bin Samit hadisinde geçen ‘’Allah onlara bir yol açtı’’ ifadesi, Nisa suresi 15. ayette geçen ‘’Allah onlara bir yol açıncaya kadar’’ ifadesinin ta kendisidir. Bu açıdan ayette recm hükmüne işaret vardır. Bunu İbn Hacer (r.a) Fethu’l-Bari cilt:12, sayfa:148’de buna yakın manada dile getirir.

İkinci delil: Sahih riavayetlere göre recm vakıası hakkında nazil olan Maide suresi ayetleridir. Allah Teala şöyle buyurmaktadır:

‘’Yanlarında içinde ‘’Allah’ın hükmü (hukmullah)’’ bulunan Tevrat varken, nasıl oluyor da seni hakem yapıyorlar, sonra bunun ardından verdiğin hükümden yüz çeviriyorlar? İşte bunlar inanmış değillerdir.’’ (Maide,43)

Ayette geçen ‘’Allah’ın hükmü’’ ve bir sonraki ayette zikredilen ‘’Her kim Allah’ın indirdiği ile hükmetmezse işte onlar kafirlerin ta kendileridir.’’ (Maide,44) ayetinde zikredilen ‘’Allah’ın indirdiği’’ ile kastedilen, recm hükmüdür. Çünkü Yahudiler, Allah Teala’nın zinakarlara verilen hükmünü sormuşlardı, bu ayetler de bunun üzerine nazil olmuştu.

Bu deliller recmin işaret yolu ile Kur’an’da sabit olduğunu göstermektedir. İşaret yolu ile sabit olan hükümler tıpkı ibare yolu ile sabit olan hükümler gibidir. Çünkü Şarî Tealâ kelamının işaret, lazım ve muktedasının doğurduğu sonuçları bilmektedir. Ve bizlere delaletleri ile amel etmemiz için kelamını tedebbür etmemizi emretmektedir.

Muhaliflerimiz bu noktaya şöyle bir şüphe ekmek istemektedirler: ‘’Her ne kadar ayetlerde geçen Allah’ın hükmü ifadesi ile kastedilenin recm olduğunu kabul etsek bile bunun Tevrat’taki bir hüküm olduğunu dolayısıyla İslam’da geçerli olmadığını söyleriz.’’ demektedirler.

Bu şüpheyi gidermek adına söz konusu ayetleri biraz daha açmak istiyoruz. Ayette Allah’ın hükmü diye ifade edilen recm cezasının İslamî bir hüküm olduğunu bir kaç açıdan anlayabiliriz.

1-Buradaki Allah’ın hükmünden maksat sadece Tevratta’ki tahrif edilmemiş Allah’ın hükmü olması dinin değişmez sabiteleri ile çelişmesi bir yana, nüzul sebebi ile birlikte düşündüğümüzde ayetin akışına ve ifadelerine ters düşmektedir. Şöyle ki, ayetler, mücerred bir hükümden değil, bilakis yerine getirilmesi farz olan, aksi halde tehditle karşılaşılan Allah’ın bir hükmünden söz etmektedir. Tevrat ise İslam dini geldikten sonra hükmü neshedilmek sûreti ile ‘’Allah’ın farz olan hükmü’’ vasfını yitirmiştir. Hükmü neshedilen bir şey müminler için Allah’ın hükmü olamaz. Aksi halde insanların son hak din olan İslam’a bağlanmaları konusunda işkal oluşur. Ve birilerinin ‘’madem Tevrat’taki tahrif olmamış hükümler de Allah’ın hükmüdür, o halde onunla da amel edilebilir!’’ gibi sözler söylemeye hakları olur!

Oysa tüm ehli İslam’ın ittifakı ile neshedilmiş şeriatlarla hükmetmek haramdır. Bu ayetlerde Allah Tealâ Resûlüne hitaben ‘’Aralarında Allah’ın indirdiği ile hükmet’’ demektedir. Usul ilmindeki mukarrar kaideye göre ‘’Allah’ın resûlüne hass olduğuna dair açık bir karine olmayan tüm hitaplar ümmeti için de bağlayıcıdır.’’ Resulullah ise onlar arasında hükmetmişse -ki hükmetmişti- o halde ne ile hükmettiği sorusu kaçınılmaz gündeme gelecektir.

Cevap olarak, Resulullah’ın (s.a.v) ‘’Aralarında Allah’ın indirdiği ile hükmet’’ ayetindeki emir uyarınca onlar arasında kuşkusuz Allah’ın hükmüyle hükmetti deriz. Verdiği hüküm ise recm olduğuna göre, recmin, Resullah’ın şahsında İslam dininde tüm ümmete farz olan bir hüküm olduğu ortaya çıkar. Çünkü emir sîgası vücûp ifade eder ve engelleyici bir karine olmaksızın Resulullah’a (s.a.v) yöneltilen emirlerin tümü ümmeti de bağlar.

Bazı Müslümanlar sözlerinin nereye gittiğinin farkında olmadan cehaleten, maalesef Resulullah’ın Yahudi şeriatı ile hükmettiğini söyleyebiliyorlar. Oysa bu sözün batıllığı o kadar açıktır ki, İbn Hazm (rh) Muhallâ adlı eserinde buna işaret ederek ‘’Kim Resulullah bu hadisede Yahudilerin şeriatı ile hükmetmiştir derse mürted olur.’’ demektedir.

Her Müslüman kesinlikle şunu söylemelidir, ‘’Bir peygamber olarak Resulullah (s.a.v) bizden önceki şeriatlarda geçerli olan hükümler bile olsa, asla Allah’ın hükmü dıında bir başka hükümle hükmetmez. Çünkü bir sonraki ayette Allah Tealâ şöyle buyurmaktadır: Kim Allah’ın indirdiği ile hükmetmezse, işte onlar kafirlerin ta kendileridir.’’

Bu ayet, vacip olan İslam’ın hükmüne muhalif ister salt hevaya dayanan beşeri bir hüküm olsun, ister hükmü neshedilmiş bir hüküm olsun, herhangi bir hüküm ile hükmetmenin açıkça yasaklanmış şeytan işi haram amellerden olduğunu şüphe götürmez biçimde beyan etmektedir. Bu açık nehiy hükmüne rağmen, hala Resulullah (s.a.v)’in Yahudiler arasında Tevrat’la hükmettiğini söylemek, aklı başında birinin söyleyebileceği bir şey değildir.

Buraya kadar hadis, ayet ve icmaa ile recmin sübûtunu ispatlamaya çalıştık. Bundan sonra recmin vukû bulduğu tarihleri vesikaları ile birlikte açıklayacağız inşAllah.

Mehmet Bulgan (Abu’l-Hasan)

————————————————-
[1] Söz konusu hadisleri, sahabî isimleri, hangi kitapta geçtikleri ve rivayet ettikleri hadislerin özeti ile birlikte burada hazırladık. İsteyen olursa özel olarak ulaştırabiliriz. Burada hepsinin tek tek okunmasındansa, bir kaçını okumakla yetineceğiz inşAllah. Başarı kuşkusuz yüce Allah’tandır.

[2] Bu meseleyi zikreden üç hadis daha var. Müslim 4391 , 4392, ve 4393 rakamlarındaki hadisler. Birinci 4391 rakamlı hadis, Amir bin Nakıd, Huşeym’den, o da Mansur yolu ile birebir aynı isnad ile tahriç etmiştir. (Ubade bin Samit (r.a)’dan gelen bire bir aynı hadis) İkinci 4392 rakamlı hadis de, aynı şekilde Ubade bin Samit’den fakat bir başka tarikten (yoldan) rivayet edilmiştir. Bu hadisteki özellik şudur ki, bunun Resulullah’a (s.a.v) vahiy şeklinde indiği ifade ediliyor. Üçüncü 4393 rakamlı hadiste ise, aynı hadiseyi mustakil olarak başkası naklediyor.

Yazar Hakkında: Muhammed Ali

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*