Peygamberin Hükmüne Razı Olmayan Mü’min Olamaz

Bil ki Cenâb-ı Hakk’ın,”Felâ verabbike lâ yu/minûne”(Nisa,65) ifadesi, o münafıkların ancak şu şartlar bulunursa iman sıfatını kazanabilecekleri hususunda, Allah tarafından bir yemindir:

Birinci şart: “Onlar atalarında çıkan meselelerde seni hakem yapmadıkça” âyetinin ifade ettiği şarttır. Bu, Hz. Peygamber (s.a.s)’in hükmüne razı olmayan kimsenin mü’min olamayacağına delâlet etmektedir.

Bil ki, “Allah’ı, ancak ma’sûm bir peygamberin irşadı ile bilmek mümkün olur” görüşünü izah etmek için, bu âyete sarılanlar şöyle derler: “Çünkü “Onlar aralarında çıkan meselelerde seni hakem yapmadıkça., iman etmiş olmazlar” ifâdesi ancak, ihtilaf ettikleri her hususta Hz. Peygamberin hükmünden medet ummaları halinde imanın onlar için tahakkuk edeceği hususunda açık bir sözdür. Halbuki biz, ehl-i ilmin, Allah’ın sıfatları konusunda ihtilaf ettiklerini görüyoruz. Mesela kimi Mu’attıla, kimi Müşebbihe, kimi Kaderiyye, kimi Cebriyye.

Binaenaleyh bu âyetin hükmüne göre, iman, ancak peygamberin hükmü, irşadı ve hidayeti ile meydana gelir.

Alimler bunu şöyle açıklamışlardır:

İnsanların çoğu nakıs olup, gerçekleri tam olarak anlayamazlar. Halbuki ma’sum (ismet sahibi) peygamberlerin aklı, tam ve aydınlatıcıdır. Bundan dolayı peygamberin nurunun aydınlığı, ümmetinin akılları ile birleşince, ümmetinin aklı güçlenir, noksan iken tam, zayıf iken kuvvetli olmuş olur. Böylece de onlar, ilâhi sırlara vâkıf olabilirler.

Bunu şu husus da te’kid eder:

Resulullah zamanında yaşayanlar, kesin olarak inanıyorlardı ve imanları ile marifetleri tamdı. Zaman bakımından ondan uzak düşenler ise, ihtilafa düşmüşlerdir. Bütün bu bâtıl mezhebler, sahabe ve tabiîn devirlerinden sonra ortaya çıkmıştır. Bundan dolayı, durumun bizim söylediğimiz gibi olduğu sabit olur.

Bu âyetin nasıl delil getirildiğini, Muhammed İbn Abdulkerim eş Şehristânî’nin kitaplarında şu şekilde gördüm: Ona, “Senin, zikrettiğin bu istidlali sen aklından çıkardın. İnsanların çoğunun aktı noksan olduğuna göre, belki de senin bu istidlalin, aklının noksanlığındandır. Bu ihtimal her zaman mevcut olunca, hem görüşünün, hem de bu istidlalinin doğruluğu hususunda şüphe etmek gerekir. Birde, nübüvvet bilgisi, marifetullaha dayanır.

Binaenaleyh marifetul-lah da nübüvvet bilgisine dayanmış olsaydı devr-i fasit olmuş olurdu ki bu.imkânsızdır.

İkinci şart: “Sonra da verdiğin hükümden yürekleri hiçbir sıkıntı duymadıkça…” âyetinin ifâde ettiği husustur. Zeccâc, “Bu “Onların kalbleri, senin hükümlerinden darlık (sıkıntı) duymadıkça…” manasındadır” demiştir.

Bil ki Hz. Peygamber (s.a.s)’in hükmüne razı olan kimse, bazan kalben samimî olarak değil de, zahiren razı olmuş olur. Cenâb-ı Hak, bu âyette, Peygamberin hükmüne kalben ve samimî olarak razı olunması gerektiğini beyan buyurmuştur.

Bil ki kalbin bir şeye temayülü veya ondan nefret etmesi, insanın elinde olmayan bir şeydir. Binaenaleyh âyetten bu mana kastedilmemiştir. Aksine bundan maksad, insanın kalbinde, Peygamberin verdiği hükmün hak ve doğru olduğu hususunda kesin ve yakînî bir inancın bulunmasıdır.

Üçüncü şart: “Tam bir teslimiyetle testim olmadıkça..” âyetinin ifade ettiği husustur.

Bil ki kalbi ile, peygamberin hükmünün hak ve doğru olduğunu bilen kimse, bazan onu kabul etmemede inâd eder veyahut da onu kabul etmek için bir müddet bekleyebilir. Bundan dolayı Allah Teâlâ, böyle yakînî bir imanın kalbte bulunması gerektiği gibi, zahiri tam bir teslimiyetin de bulunması gerektiğini bildirmiştir. Buna göre, Hak Teâlâ’nın “Sonra da verdiğin hükümden yürekleri hiçbir sıkıntı duymadan…” sözü ile bâtınî ve kalbî bir inkiyad, “tam bir teslimiyetle tesiim olmadıkça,..” sözü ile de zahirî bir inkiyâd kastedilmiştir. Allah en iyi bilendir.

Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 8/135-137

Yazar Hakkında: Muhammed Ali

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*