Peygamber’e İttiba Etmenin Alameti Dört Haslettir

Malum olduğu üzere, iyileri sevmek ve seçmek dindarlığın vesilesi ve dindarlıktır. Bu da Allah’a ve Rasûlü’ne itaat etmekle ifade edilir. Bir başlık önceki İbnu Kesîr’in ibaresini burada hatırlayalım.

1- Peygamber’e uymak iman şartıdır, ki ayet-i kerîme ile emredilmiştir:*“(Habîbim) De ki: Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki, Allah da sizi sevsin ve suçlarınızı örtsün. Çünkü Allah çok yarlıgayıcı ve çok esirgeyicidir.” buyrulan ayet-i kerîmede Peygamber’e ittibâ’ ve Muhabbetullah eş anlamda emredilmiştir. Bu hususta birçok hadisler de vardır. Her biri birer örnek ve kurtuluştur.

a-*“Ben size iki işi bıraktım. Onlara tutunduğunuz müddetçe elbette dalâlete girmezsiniz: Allah’ın kitabı ve O’nun Rasûlü’nün sünne­tidir.”

b-Birçok zavallı insanlar eline mücerred Kur’an mealini alarak, dînî hükümlere müdahale ederler. Bir hükmü beyan ederken hadisleri kabul etmezler ve böylece hadisleri inkar yoluna sapmış olurlar. Şu hadîsi şerîf onların aleyhindedir:

*“Dikkat, umulmuş olabilir ki, bir adama Benden bir hadis ulaşır da, kendisi yastığına yaslandığı halda (dînî bir ihtisası olmaksızın) şöyle der: Bizimle sizin aranızda Allah’ın kitabı var. Biz içinde helal bul­duğumuzu helal ederiz. Haram bulduğumuzu haram ederiz. (İş öyle değil bilakis) Şübhesiz Allah’ın Rasûlü’nün haram ettiği şeyler de Allah’ın haram ettiği şeyler gibidir.” buyrulmuştur.

*“Konuşmaların en güzeli Allah’ın kitabıdır. Hidayet yolunun en gü­zeli (örnek olarak uyulması gerekli olan) Hazreti Muhammed’in yoludur. İşlerin en şerlisi sonraki icadlardır. Sizin va’dolunmuş olduğunuz şeyler (başınıza) muhakkak gelecektir. Halbuki siz kazanç ve maişe­tinizden aciz değilsiniz.” buyrulmuştur. Şu halde din işlerinizde de aciz olmayın demektir.

d-Herşeyden üstün Allah’ın Rasûlü’nün sevgisidir. Hiçbir şeyle de­ğiştirilemez. Onun bu sevgisine birçok şeylerin alet edilmesi mümkün ol­duğu halde bu sevgi hiçbir şeye alet edilemez. Aksi takdirde imanın za­yıflığı ve yokluğu tahakkuk eder. Nitekim*“Hiç bir kul Ben kendisine ehlinden, malından ve bütün insanlar­dan daha sevgili olmadıkça (kâmil) iman etmiş sayılmaz.” buyrulan hadîs-i şeriften şu anlaşılıyor: Bir kimse canından malından daha fazla Onu severse mü’min olur. Bu sevgi Onun bildirmiş olduğu ahkâmı tatbik etmekle ifade edilir. Çünkü Allah Teâlâ Kendi sevgisini Ona uymakla tefsir etmiştir. Nitekim,* “Andolsun Allah’a sizden biriniz heva(heves ve arzu)sı Benim getirmiş olduğum hükme tâbi1 olmayınca iman etmiş sayılmaz.” mealindeki hadîs-i şerîfte bu mana tasrih olunmuştur.

Bu hususta Kâdı İyaz di-yor ki: Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem’in sünnetine yardım etmek, şeriatını müdafaada bulunmak ve Onun zamanına yetişerek Onun uğ­runda malını canını bezletmiş olmayı temenni etmek Onu sevmekten sayılmaktadır. Bundan anlaşılır ki imanın hakîkati ancak bunlarla tamam olur ve iman ne zaman Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem’in kadr-u kıymetinin, şeref ve mertebesinin her baba ve evladdan, her iyiden ve iyilik yapandan üstün olduğu hakîkatine ererse ancak o zaman sahih olur. Buna inanmayıp başkasına itikad eden kimse mü’min değildir… Müslim şârihlerinden el-Ubbî’de şu mütâlaada bulunmaktadır: Eğer Kâdı iyaz, Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem’in kadrini yükselt­mekten, Onun makam itibariyle yüksekliğini kasdetti ise, dediği gibi bu­na itikadı olmayan bir kimse mü’min değildir. Yok sevgi hususunda yük­sekliği murad etti ise “mü’min değildir” sözünden anlaşılan mana, ke­mâli nefyetmektir. (Yani kâmil mü’min değildir demektir.)

*“Üç şey vardır ki, bunlar kimde bulunursa o kimse imanın ta­dını bulur:

(a) Bir kimseye Allah ve Rasûlü başkalarından daha sevgili ol­mak,

(b) Bir kimse sevdiğini yalnız Allah için sevmek,

(c) Bir kimseyi Allah küfürden kurtardıktan sonra, tekrar küfre dönmekten ateşe atılmaktan tiksindiği gibi tiksinmek.” buyrulmuştur.

Bütün bunlar gösteriyor ki “Bir kimseye Allah ve Rasûlü’nün baş­kalarından daha sevgili olması” Allah’ın Rasûlü’ne kemâliyle ittibâ’ ile ifade edilir. Cebren de olsa her mü’min nefsini bu sevgi ve ittibâ’ya bağlamalıdır.

2- Tek tek ve toptan müslümanların Kur’an ve hadîse sarılmakla itti­fak etmeleri ve tefrikadan sakınmaktan ibaret i’tisam imanın alametidir. Ferdlerin toptan Allah’ın kitabına ve hadislere sarılmamaları ve din düş­manlarını terk etmemeleri imanı zedeler demektir. Yani gerek iman ve gerekse amel ve ahlak konusunda hukuklarda mutlaka Kitab ve hadîse sarılmakla mü’minlerin Allah’ın ahkâmını icra etmeleri farzdır.

*“Öyle değil, Rabb’ine andolsun ki, onlar aralarında kimi oraya ki­mi buraya çektikleri (ve kavga ettikleri) şeylerde, seni hakem yapıp sonra da verdiğin hükümden yürekleri hiçbir sıkıntı duymadığı halde tam bir teslimiyetle (hükmüne) teslim olmadıkça iman etmiş olmazlar.” [En-Nisâ 65] mealindeki ayet-i kerîmenin zâhiri, sûret-i kat’iyye- de yukarıdaki hükmü ifade etmektedir. Binaenaleyh iman, mücerred iti­rafla değil, bilakis şeytan ve şeytânî yolları tamamen terk etmek, yalnız ve yalnız Kur’an ve hadisle hükmetmekle tamamlanmış olur. Şu halde mü’minlerin tek tek ve toplu olarak da hevâ ve heveslerini, istek ve arzu­larını bırakıp ayet ve hadislerle hüküm etmeleri gerekmektedir. Nitekim,*Ey iman edenler,Allah’tan nasıl korkması gerekiyorsa öylece korkun. Sakın sîzler müslümanlar olmaktan başka bir suretle can vermeyin. Ve hepiniz toptan sımsıkı Allah’ın (Kitabı, İslam dîni, kemâl-i ihlas ve Allah’ın emri, bir de O’na itaat etmekten iba­ret) ipine sarılın ve tefrikaya düşmeyin.” [Âl-i imran 102-103] buyrulan ayet-i kerîmede i’tisâm’ın emri, farziyeti beyan edilmektedir. Bununla ancak müslümanlar küfür, şirk ve şeytânî yollardan kurtulabilirler. Çünkü i’tisamsız asla ahkâmın icra edilmesine imkan yoktur. Hadîs-i şerîfte de:

“Sizden biriniz Allah hakkında hüsn-ü zan etmekten başka bir sı­fatla ölmesin.” buyrulmuştur. Binaenaleyh Allah Teâlâ hakkında hüsn-ü zannın manası O’nun dînini kifayetsiz görmemektir. Emri ile amel etme­yip de nefsinin arzusu ile amel ettiği takdirde, bundan da afuvunu tevbe kurtarıcı ve muhkem ipidir ve dosdoğru yolu(gösteren)dur.” mealin­deki hadîs-i şerîfe binaen yukarıdaki ayetin içindeki “ipine” kelimesin­den murad Kur’an ve Kur’ân’ın göstermiş olduğu yoldur. Şübhesiz bunu yerine getirmek, Kur’an’dan iyiden iyiye anlayan kimseleri sevmek, seç­mek ve onlarla birlikte Kur’an’a sarılmakla mümkündür. Zira Allah Teâlâ’ nın kulu hakkında en çok razı olduğu şey Kur’an ve hadisle amel etme­sidir.

“Allah sizin üç şeyinize razı olur ve üç şeyinize razı olmaz: Sizin O’na ibadet edip de Kendisi’ne ortak koşmamanıza, TOPLUCA ALLAH’IN DÎNİNE SIMSIKI SARILMANIZA ve Allah’ın işleriniz için idareci tayin ettiği kimselerle iyi idare etmenize razı olur. Sizin de­dikodu etmenizi, çok soru sormanızı ve malı israf etmenizi kerih görür.” buyrulan hadîs-i şerîfin ışığında konumuzla ilgili “TOPLUCA ALLAH’IN DÎNİNE SARILMANIZA ve ALLAH’IN İŞLERİNİZE TAYİN ETTİĞİ KİMSELERLE İYİ İDARE ETMENİZE RAZI OLUR.” cümlesinin emridir.

Topluca Allah’ın dînine sarılmak, dînin yaşamasını sağlamak ve sa­adet nimetlerinden faydalanmak nimetini kazandırır. Allah’ın emrleri ve nizamı ancak toplu olarak dînine bağlanmak ve ona sarılmak sûretiyle tatbik edilir. Bu birlik ve beraberlik kurulmadıkça müslümanlar aslî gaye­lerine ulaşamaz ve hayatlarından faydalanamazlar. Özellikle müslü- manların işlerini görmek ve onları idare etmek için Allah Teâlâ’nın başa getirdiği müslüman emîrlere ve idarecilere itaat etmek ve onlarla yatıp kalkmak, onlara yardımcı olup iyi geçinmek, devlet idaresinin ve millet asayişinin en önemli esaslarındandır. İdareciler de İslam dîninden çık­madıkça, namaz kıldıkları müddetçe, ma’rûftan ve Allah’ın emrleri dışına taşmadıkça, onlara itaat etmek şarttır. Bu yapıldığı takdirde o memlekette anarşi ve isyanlar kalkar. Aksi takdirde huzur ve tayyibe hayat kalkmış olur. İnsanca yaşamak hayvânî yaşamak haline döner. Onun için müslümanların müslüman idarecilerine bağlanıp onları seçme, sevme ve onlara itaat etmeleri Allah’ın emrettiği en büyük vazifedir.

3- Bu vecibelerin yerine getirilmesi için gayrı müslimden kim olursa olsun sûret-i kat’iyyede özellikle din hakkında onların fikirlerini sarf-ı nazar etmek ve fikirlerine kaymamak, hatta örf ve âdetlerini terk etmek sûretiyle ihtilafı kaldırıp ittifakı temin etmek şarttır ve iman alâmetidir. Ni­tekim yukarıdaki ayet-i kerîmenin içindeki “Parçalanıp ayrılmayın.” cümlesi bu manayı beyan etmektedir. Parçalanmak ve ayrılmak gayrı müslimden müslümanlara bulaşan bir hastalıktır. Nitekim Allah Teâlâ bu hususta da:* “Ey iman edenler, eğer kendilerine kitab verilenle­rin içinden herhangi bir zümreye boyun eğmiş olursanız, (onlar) sizi imanınızdan sonra döndürüp kafirler yapacaklardır.” [Âl-i İmran 100] buyurmaktadır. Hadîs-i şerîfte de *“En hayr, Kur’an ve sünnetime ittibâ’dır.” buyrulmuştur. Demek kafirlere ittibâ’ yoktur. Bilakis onları terk etmek vardır.

4- Buraya kadar saymış olduğumuz alâmetlerle beraber l’tisam ve ittifak şartıyla dînin hakîkatlerini öğrenip hakkıyla tatbik etmektir. Nitekim bu hususta da şu ayet-i kerîme buyrulmuştur:* ‘Sizden öyle bir cemaat bulunsun ki, onlar halkı hayra çağırsınlar, iyiliği emretsinler, kötülüklerden vazgeçirmeye çalışsınlar, işte böyle olanlar felâha erenlerin ta kendileridir.” [Âl-I İmran 104] Felah, din ve dünyada bütün ümid ve emellere ulaşmak ve bütün korku ve endişeler den kurtulmaktan ibarettir. Buraya kadar saymış olduğumuz alâmetler tastam tahakkuk ederse mü’minlerin felaha ulaşmaları şübhesizdir. Aksi takdirde iş zorlaşır. Nitekim bir hadîs-i şerîfte de şöyle buyrulmuştur:

*“Nefsim Kudreti’yle yaşayan Allah’a andolsun, ya iyiliği emrede­cek, kötülüklerden de vazgeçirmeye çalışacaksınız yahud da Allah Teâlâ üzerinize süratle Nezdinden azab gönderecek de siz de dua edeceksiniz amma size icabet edilmeyecektir.” Bu hadîs-i şerîf her gün hemen hemen herkesten sorulan şu sorunun cevabını beyan et­miştir: Ne için müslümanlar zillettedirler? Ne için müslümanların duaları kabul olunmuyor? İşte tek bir sebeb varsa o da “Nefsim Kudreti’yle yaşayan Allah’a andolsun, ya iyiliği emredecek, kötülüklerden de vazgeçirmeye çalışacaksınız yahud da Allah Teâlâ üzerinize sürat­le azab gönderecek de siz de dua edeceksiniz amma size icabet edilmeyecektir.” Nitekim bu azab apaçık meydandadır. Tefrikalar, harbler ve zalimlerin tasallutu hep münkiratların emredilmesi ve ma’rûfun terk edilmesindendir.

İsmail Çetin – Mufassal Medeni Ahlak,syf:711-716

 

 

Yazar Hakkında: Muhammed Ali

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*