Özgürlük ve Mutluluk Anlayışımız

Özgürlük adı verilen eylem, şart koşma anlamında hür olma değil, davranışı ifade eden tercihte bulunma (ihtiyâr) anlamına gelir. Ihtiyar anlamına gelen fiil, pek çok alternatif arasından değil, sadece iyi ya da kötü şeklinde iki alternatif arasından birisini seçmektir. Çünkü ihtiyâr, hâre (hâyere) ile aynı kökten türeyen ve iyi anlamına gelen hayr ile ilişkilidir. Ihtiyâr manasındaki tercih, iki seçenek arasından iyi, daha iyi ya da en iyi olan şeyi seçmektir. Bu nokta, özgürlük probleminin felsetî olarak ortaya konulması bakımından çok önemlidir. Bu sebeple, iki seçenek arasından kötü olanın tercihi, ihtiyâr adı verilen bir seçiş değildir; aslında o, bir tercihten ziyade bir kimsenin kendisine zulmetmesi anlamına gelir.

Özgürlük, insanın gerçek ve doğru doğasının, yani insanın hakk olan fıtratının isteklerine uygun olarak davranışta bulunmasıdır. Iyi olan şeyin tercihi, davranış haline geldiğinde, ancak o zaman bu tercihe hakkıyla ‘özgür seçim’ adı verilebilir. Bundan dolayı, en iyinin tercihi özgür bir eylemdir.

Aynı zamanda o, insanın kendisine adaletli davranmasıdır. lyi olanın seçimi, iyinin ve kötünün, faziletlerin ve reziletlerin bilgisini gerektirir; oysa kötünün seçimi, hayvanî nefsin çirkin yönlerine meyleden, nefsin tahrikiyle kışkırtılan ve cahilliğe saplanıp kalarak yapılan bir tercih değildir. O halde özgürlük, açıkça şerre sevkeden nefsin güçlerinin tahakkümünden kurtulma anlamına geldiği için bir özgürlük eylemi degildir.

Ihtiyâr, bizatihi adalete yol açan faziletlerle uyumlu iki seçenek arasından en iyi olanın tercihi konusundaki kognitif/bilişsel etkinliktir ve bu yönüyle özgürlük eylemidir. İyi olan şeyin yapılması, faziletler vasıtasıyla gerçekleşir. Hikmet, itidal, adalet ve onların alt-bölümleri (tek tek fertleri) olmak üzere dikkate değer temel faziletleri ihtiva eden Islâm’daki tüm degerler dinî değerlerdir, zira onlar, Kur’ân’dan ve Hz Peygamber’in örnek olan hayatından kaynaklanmaktadır.

Bu ana faziletleri ve onların onların alt bölümlerinin (tek tek fertlerinin) kaynağı, dilin ve kalbin tasdik ettiği Allah’ın vahyinin, emir ve yasaklarının gerçekliğinin ve doğruluğunun amelle desteklenmesini ifade eden hakiki inanç ya da imandır. Zaten îmân, açıkça nefsin huzur bulmasına sebep olan Allah şuuruna ve O’nun zikrine delalet eder.

0 şüphenin sebep olduğu kaygıdan; endişeden ve nihai kadere ilişkin korkudan kurtuluş anlamına gelir. İman, nefsin Allah’a itaat etmesıyle meydana gelen manevî korumadır. Allah’a teslimiyet, islâm adı verilen barış şuurunun nefste oluşmasına sebep olan özgürlüktür. Nefsin bu manevî etkinlikleri,ilâhî irşattan kaynaklanan hakikate ilişkin nefste ortaya çıkan üstün bir şuura işaret etmektedir. Bu şuur, hakikatin kesinliginin (yakîn) şuurudur.

Batı düşünce geleneği, iki tür mutluluk kavramı olduğu şeklinde bir tutum takınmıştır: Aristoteles’e kadar uzanan antik dönem ve sekülerleşme sürecinin bir sonucu olarak Batı tarihinde aşama aşama oluşan modern dönem, Aristotelesçi kavrama göre mutluluk, sadece bu dünyayla ilgilidir; bizatihi kendi başına bir gayedir; her an derece derece değişimlere ve değişikliklere uğrayan bir haldir; yahut her an bilinçli bir şekilde yaşanamayacak ve kişinin faziletli ve talihli bir hayat sürdükten sonra dünyevî hayatı sona erdiğinde ancak ulaşmıştır diye hükmedebileceğimiz bir şeydir.

Modern anlayış, mutluluğun sadece bu dünyayla ilgili ve bizatihi kendi başına bir gaye olduğu şeklindeki Aristotelesçi anlayışla uyum içindedir. Oysa ilkine göre bu gaye, doğru davranış için ölçü olması yönüyle dikkate değerdir, sonraki ise bu gayeyi ahlâkî ilkelerle ilişkili olmayan nihaî psikolojik haller olarak görür. Günümüzde Batı’da modern mutluluk kavramının geçerliliği kabul edilmektedir. Fazilet ve mutluluğu sadece bu dünyayla ilgili gören ve bundan dolayı dünyevî hayatımız boyunca bilinçli bir şekilde yaşanan sürekli bir hal olarak mutluluğun elde edilemeyeceğini ifade eden Aristotelesçi yaklaşıma katılmıyoruz.

Mutluluk anlayışımızı geçici, dünyevî hayat alanıyla sınırlamıyoruz,zira dünya-görüşümüze uygun olarak mutluluğun âhiretle olan ilişkisinin, âhiretin bu dünya hayatıyla sıkı ve derin bir ilişkiye sahip olmasına bağlı olduğunu kabul ediyoruz. Ilk durumda mutluluk manevî ve sürekli bir hal oldugu için geçici ve dünyevi bir yönü olsa bile, bir kez elde edildiginde mutlulugun, sürekliliğini idrak edip tecrübe ettiğimiz bir boyutu daha vardır. Modern mutluluk kavramına gelince o,antik dönemlerde pagan toplumları vasıtasıyla birilerinin anladığı ve yaşadığı anlamdan çok farklı değildir.

Gerçekten Allah’a itaat eden ve O’nun yolundan giden kimselerin düşüncelerinden ve yaşantılarından anlaşıldığı üzere mutluluk (yani saâdeti kastediyoruz), kendinde bir gaye değildir, zira bu dünyadan en yüce iyi Allah aşkıdır. Yaşamdaki mutluluğun sürekliliği, insandaki fizikî yapıya, hayvanî nefse ve insanın bedenine isnat edilemeyeceği gibi zihnî bir duruma, geçici hallere maruz kalan bir duyguya ya da hazza ve eğlenceye de isnat edilemez.

Mutluluk, nihaî Hakikatin kesinliğiyle (yakîn) ve bu kesinliğe uygun olacak biçimde davranışta bulunmayla ilişkili olmalıdır. Kesinlik (yakîn), insandaki sürekliliği ifade eden ve insanın manevî biliş organı olan kalp vasıtasıyla idrak edilen şey için tabiî olan bilme durumunun sürekli bir halidir.

Mutluluk; huzur, emniyet ve kalbin itminanıdır’ (tuma’nîne); Mutluluk, bilmektir (mârifet) ve mârifet ise hakikî îmândır. Mutluluk, tahrif olmamış Vahiyde Kendisini tanımladığı şekilde Allah’ın bilgisidir. Mutluluk, ayrıca bir kimsenin hakkını, bundan dolayı da yaratılış alanındaki hak ettiği yeri ve bu bilgiler uyum içindeki ibâdetle birlikte bir kimsenin Yaratıcı ile olması gereken ilişkisini bilmektir, öyle ki sonuçta ortaya çıkan duruma adalet denilebilsin. Bu dünya hayatında Allah aşkı ancak bu bilgi sayesinde elde edilebilir.

S. Muhammed Nakib El-Attas – İslam Metafiziğine Prolegomena,s.39-41)

Muhammed Ali

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir