Osmanlı’da talib/araştırmacı nasıl yetiştiriliyordu?

Bu sorunun cevabını Osmanlı düşünür Müneccimbaşı Ahmed Dede’nin ifadelerinden özet olarak verelim:

Talip nasıl mütalaa yapacak? Talip yahut mütalaacının çeşitli bilimlerin ilkeleri ve esasları ile donandıktan sonra mütalaaya başlarken neler yapması lazımdır?

Mütalaacı önce Allah’ı anacak, ona hamd edecek, O’ndan yardım dileyecek ve sonra İslâm Peygamberi’ne dua okuyacak, “Senin bize öğrettiğinden başka ilim yoktur, seni bütün noksan sıfatlardan beri kılarım ” duasını okuyacak, sonra kalbini Allah’ın nurlandırması için bildiği ve faydalı olduğuna inandığı diğer bazı duaları okuyacak. Bu dua ve niyaz kısmı bilginin hakiki sahibinin Allah olduğunu ve insanın bilgisinin göreli/izafi olduğunu hatırlamak ve bildiklerinden dolayı gurura kapılmamak içindir. Çünkü gurur ve kibir, ilim adamının işi değildir. Bundan dolayı Müslümanlar, konuştuklarında ve yazdıklarında “Allahü a’lem bi ’s-savâb” (doğrusunu ancak Allah bilir) derler.

Talip bir sanat dalıyla ilgili bir kitap okuyacaksa evvela o sanatın tarifine bakarak o konuda şevkini artırmalıdır.

Talip okuyacağı kitap ve konu üzerinde şuur kazanmış olmalıdır. Mesela ele aldığı konuda önceleri çalışanların düşüncelerini özet olarak bilmeli, ayrıntılarıyla onun hakikatini araştırmalıdır. Görüldüğü gibi Osmanlı bir kitabı mütalaa ederken şevk, şuur ve heves gibi teşvik edici psikolojik unsurlar üzerinde durmaktadır.

Talip bundan sonra tafsilatlı olarak konuyu mütalaaya başlamalı, ibarelerde yanlışlar varsa onları tashih etmeli. Kitabın müfredatını/fihristini, işlenmiş konuları tek tek gözden geçirmeli, dil ile ilgili konuları ve anlamları cihetinden ele alarak dilbilimde meleke kazanmalı, bu hususta dil bakımından hata olmadığından emin olmalıdır. Böylelikle ibarenin sözlük manaları ile istılah/terim manaları arasındaki münasebetlerinin ve bunların çeşitli şekillerinin farkına varır.

Bu münasebetleri bilmesi, umulmadık bir takım faydaların ortaya çıkmasına sebep olacaktır. Mümkündür ki bu da zihin kuvvetinin mertebeleri, berraklığı ve ruhun problemleri birbirine bağlı olarak anlam çıkarabilme ve onları çözme kabiliyeti açısından olacaktır. Böylece kendisine müfredatın şeklini ve muhtevasını bir modele göre yenilemesi bakımından yeniden gözden geçirmek mkânı doğacaktır.

Yine de kelimeler arasındaki benzerlikler ve şüpheli kullanışlar bakımından hatadan emin olmalı, fiil çekimlerinde ve kiplerindeki yöntem açısından da konuları tek tek ele almalı, ziyade harflere dayanarak ince anlamlar ve bunlar arasındaki münasebetleri keşfetmeli, bu hususlardaki hatalardan emin olduktan sonra konuları bu sefer ilgili ilimlerin ibareleri ve lâfızları bakımından esasını teşkil eden vad’(mananın karşısına sözün ne maksatla konulduğu) cihetinden incelemelidir. Bu suretle geneli özelden, ferdî olanı müşterekten, sözlük anlamını terimden, terim ve hakikati mecazdan ayırma gücünü elde edecektir. Vad’ın türlerini ayırmalı, her kelimeye bu vad’ın türlerini tatbik etmeli.

Böylece yeni anlamlar keşfeder; dolayısıyla nahiv açısından, bileşik kelimeleri parçalarından ayırarak inceler, nahiv ilminde güç kazanır, böylelikle kötü teliften dolayı doğacak güçlükleri çözer. İnce anlamlı çeşitli nükteler kendisine açılır, ibare hâlinin gerektirmesine göre, bu hâl özel durumlar cihetinden sözün zahirine ve batınına uygun düşer; bu özel durumlar, ibarenin tertibi, takdimi, tehiri, tarifi ve kelimenin belirtisizliği itibariyle ortaya çıkan anlamlar ve bunların mahiyetlerinin gerektirdiği hâller incelenmiş olacaktır.

Talibin elindeki kitabın ibarelerinden öncelikle “haz duyması” lazımdır. Bu psikolojik bir unsur olup çok çok önemlidir. Çünkü kitaptan zevk almayan kimse, kerhen okuduğu ibarelerden fazla bir mana çıkartamaz, çıkartsa da ondan hayır gelmez.

Talibin okuduğu şeyden “nasib”ini alması yani bilgi ve anlam payını kazanması esastır ama bunun için de “istidâd”ının bulunması gerekiyor. Burada esas maksat, talibin taklit veya tahkik yoluyla (araştırarak), bilfiil ilmi elde etmesidir. Bu bilfiil ilim, Edouard Le Roy’un “pense’e-action” (düşünce-eylem)ini hatırlatıyor. Çünkü ona göre pensée-action, bir “şuurlu yaratma”, bir “varolmak-vazifesi” “takip edilecek bir gaye” dir. Bu aynı zamanda Osmanlı’da bilginin, bilimin ve düşüncenin uygulanması ve uygulamanın insanı oldurması, olgunlaştırması anlamına gelmektedir. Yani bilgi mutlaka fiile eyleme dönüşmeli, oluş ve gelişim böyle başlayıp devam etmelidir: Ama bu oluşma evvela insanın kendi içinde, manevi dünyasında başlamalı sonra dışarıya aksetmelidir.

Bundan sonra tafsilatlı olarak konuyu mütalaaya başlar, ibarelerde yanlışlar varsa onları tashih etmeli. Kitabın müfredatını/fihristini, işlenmiş konuları tek tek gözden geçirmeli, dil ile ilgili konulan ve anlamları cihetinden ele alarak dilbilimde meleke kazanmalı, bu hususta dil bakımından hata olmadığından emin olmandır. Böylelikle ibarenin sözlük manaları ile istılah/terim manaları arasındaki münasebetlerinin ve bunların çeşitli şekillerinin farkına varır. Bu münasebetleri bilmesi, umulmadık bir takım faydaların ortaya çıkmasına sebep olacaktır.

Mümkündür ki bu da zihin kuvvetinin mertebeleri,berraklığı ve ruhun problemleri birbirine bağlı olarak anlam çıkarabilme ve onları çözme kabiliyeti açısından olacaktır. Böylece kendisine müfredatın şeklini ve muhtevasını bir modele göre yenilemesi bakımından yeniden gözden geçirmek mkânı doğacaktır. Yine de kelimeler arasındaki benzerlikler ve şüpheli kullanışlar bakımından hatadan emin olmalı, fiil çekimlerinde ve kipliklerindeki yöntem açısından da konuları tek tek ele almalı, ziyade harflere dayanarak ince anlamlar ve bunlar arasındaki münasebetleri keşfetmeli, bu hususlardaki hatalardan emin olduktan sonra konuları bu sefer ilgili ilimlerin ibareleri ve lâfızları bakımından esasını teşkil eden vad’(Mananın karşısına sözün ne maksatla konulduğu) cihetinden incelemelidir: Bu suretle geneli özelden, ferdî olanı müşterekten, sözlük anlamını terimden, terim ve hakikati mecazdan ayırma gücünü elde edecektir.

Vad’ın türlerini ayırmalı, her kelimeye bu vad’ın türlerini tatbik etmeli. Böylece yeni anlamlar keşfeder; dolayısıyla nahiv açısından, bileşik kelimeleri parçalarından ayırarak inceler, nahiv ilminde güç kazanır, böylelikle kötü teliften dolayı doğacak güçlükleri çözer. İnce anlamlı çeşitli nükteler kendisine açılır, ibare hâlinin gerektirmesine göre, bu hâl özel durumlar cihetinden sözün zahirine ve batınına uygun düşer; bu özel durumlar, ibarenin tertibi, takdimi, tehiri, tarifi ve kelimenin belirtisizliği itibariyle ortaya çıkan anlamlar ve bunların mahiyetlerinin gerektirdiği hâller incelenmiş olacaktır.

Daha sonra talip, metni belağat ve meani ilmi açısından incelemeli, tefsirin inceliklerine ve Kur’an’ın hakikatlerinin bilgisine ulaşmaya çalışmalı. Dolayısıyla zor ve tehlikeli/vahşi anlamların avına çıkabilecek duruma gelmelidir. Bunları ihmal ederse sözün geçmiş, hâl ve gelecek ile olan münasebetini bilemediği gibi, meramına da ulaşamaz. Hatta bu münasebetlere dayanan ince/dakik manaları çıkarmaya muktedir olamaz.

Daha sonra mütalaacı, beyan ilminin esaslarını yani bu metinde benzetmeler, istiareler kinayeler ve mecazın, sair kısımları bakımmdan güzelliklerini arayıp bulmalı, ibarelerdeki terkibi ve ferdî, asli ve fer’î, mutabık veya tazmini ve iltizamî manaları da çıkarınalıdır.

Bundan sonra ibareleri, mantığın soyut kavramları açısından mülahaza eder. Bunlar, mantık ilminin akıl yürütmek için kullandığı kavramlardır. Çünkü o, bilinenden bilinmeyeni çıkarır, cins, fasıl, araz, hassa gibi klasik mantığın temel kavramları açısından inceler; sözün ihbari (önermenin bilgi vermesi açısından) veya inşaî (önermenin doğruluk gerektirmesi, emir veya ahlak önermeleri gibi) mi olduğu, tümevarım mı tümdengelim mi, önermelerin şekilleri yani basit mi mürekkep mi, hakiki mi zihnî mi, haricî mi, hamlî (yüklemli), şartî (şartlı) mi hasılı önermelerin her çeşidi açısından soruşturmalı, sonra kıyas çeşitleri, istikra (tümevarım), temsil (analoji) olması bakımından metni incelemeli, sonra verilen misallerin niçin verildiğini, bunların gerçeğe uyup uymadığını, bütün öncüllerin tam olarak zikredilip edilmediğini bir bir gözden geçirmelidir.

Osmanlı mantık öğretimine dünyada çok önem verilmiş ve bu konuda binlerce mantık risalesi yazılmıştır. Dolayısıyla Ahmed Dede de zihin eğitiminde mantığı ön plana almıştır. Çünkü onun zaviyesinden mantığı iyi öğrenen ve bunları iyi uygulayabilen bir kimse, düşüncede meleke yani güç kazanır, doğru fikri yanlışından, geçerli olanı geçersizden ayırma imkânına kavuşur. Mantık ilmi, “mizan’iil-ukül ve’lulüm”düI (akılların ve ilimlerin terazisi). Fikrini ve nazarını bu teraziye vurmayan kişi hüsrana uğrayıp kıyas yapamaz, zihnini ve aklını mantık ile süslemeyen ve kuvvetlendirmeyen kimse, fikirlerinde ve derin düşüncelerinde (nazar) mahcup olur, hüsrana uğrar. Mantık zihinlerin kuvvetlendiricisi/mukavvimidir, zihnin direncirıi artırıcısıdır, nitekim nahiv ilmi de lisanın mukavvimidir. Demek ki iki şerefli ilim olan mantık ve nahiv, Ahmed Dede’ye göre, talebenin zihnini düzene sokmakta ve onu düşüncede kemale ulaştırmakta ebeveyn makamındadır.

Çünkü o, mantık öğrenmeyi sapıklık sananların cehaletini ve katı taassubunu ortaya koyduğunu söyleyerek aklı olan herkesin mantık öğrenmesi gerektiğini ileri sürer. Zira der, alemin yaratılmış olduğu pek çok mesele ile ilgili deliller, evrenin devamlı değişime uğraması gibi sorunlar ancak ve ancak mantık yürüterek bilinir.

Eğer mütalaacı, çalıştığı bahsin özetini çıkarmada güçlük çekerse, bunun bir kaç sebebi olabilir. İbareyi güzelleştirmede lafzi kusur olabilir, maksada uygun manaları tayin ederken lafızlann yazılmasında, telifte hataların bulunması ve telifin kötü olmasından dolayı ibarenin aslında düğümlenmiş olması gibi birtakım sebepler, anlamayı zorlaştırdığı için hülasayı zorlaştırır. Talibin bu zorlukları aşması lazımdır. Bunun için de zorluğun kaynağına inmesi icap eder.

Talip, zihne takatının üstünde fazla yük yüklememelidir. Zihne fazla yükleme yapılırsa ne olur? O takdirde mütalaa kemale ermeden zihne yorgunluk ve usanç ârız olur ki bu mütalaanm akamete uğraması demektir.

Bu zihne fazla yüklememeye, Ernest Mach’ın tabiriyle “düşünme tasarrufu/düşünme ekonomisi” demek yanlış olmaz. Bu ilke en az düşünce sarf ederek olguları izah edebilme esasına dayanır. E. Mach’a göre bilimin değişmez temayülü olan bu “düşünme iktisadı” bir hamle iktisadı, amelî bir kazanç olduğu kadar bir güzellik kaynağıdır da. Henri Poincare’ye göre de, bilim adamı tabiatı güzel bulduğu için inceler ve bundan zevk alır. “Tabiat güzel olmasaydı, bilinmek zahmetine değmeyecekti ” der. Ahmed Dede, araştırmanın, mütalaanın seyrinde “haz/zevk”i esas almakla aynı zamanda meseleye bir de bedii/estetik boyut ilave etmiş olmaktadır.

Burada zihin ile gerçeklik ve manalar arasındaki mutabakata dikkat edilmesi esastır. Bu demektir ki bilgide doğruluk veya kesinlik meselesi ihmale gelmez. Bir de düşünce için lüzumlu malzemelerin bazıları açık, bazıları da kapalı ve muğlak olursa zihin bunları birleştirmekte arada kahr ve hüküm ve mana çıkarmakta zaaf gösterir, zekâ da aynı zaafa uğrar. Talip zeki olup tenkide muktedir olsa bile kemale ulaşmanın peşinde koşmaktan geri kalmaması lazım. Aslında zihin, Ahmed Dede nazarında, edindiği şeyleri açıklığa kavuşturma alışkanlığındadır. (Descartes’ın açık-seçik ve apaçıklık ilkeleri gibi.)

Müneccimbaşı Ahmed Dede’nin kavramların hepsinin açık olmasını istemesi, bunlara dayanarak zihnin üreteceği bilginin de doğru olması sonucunu doğuracağı ve bunun gerçeklik dünyasıyla mutabakatını da sağlayacağı düşüncesine dayanmaktadır. Şayet zihin fazla hızlı çalıştırılırsa o zaman da hazırlıklarını düzene koymakta ve bir kısmını diğerlerinden ayırmakta aciz kalır. Yani bilgi açıklık kazanmaz. Zihni hızlı çalıştırmak da verimi düşürmekte hatta yanlış verimler doğmasına yol açmaktadır.

Mütalaacı, bir meseleyi halletmeden ve onda tatmin edici bir netice almadan acele edip de başka meselelere, başka bölümlere veya başka bilim dallarına geçmemeli, yoksa sonu hüsran olur. Bu bakımdan mütalaacı aceleden uzak sabır ve teenni ile hareket etmelidir.

Talip, halktan alkış almak veya ikbal için çalışmamalıdır, bu onu hedefe ulaşmaktan ve mükemmel olmaktan alıkoyar, emeği de boşa gider.

Talip zihnini hareketsizliğe alıştırmamalı, zira bu takdirde ahmakhk ve budalalık doğar, zihin fazla hata yapar. Bunun gibi aklı hatıralar, muhtelif düşünceler, bir takım hisler ve vehiımler kaplarsa yine benzer neticeler çıkar. Bunlara ilaveten  açlık, susuzluk ve aşırı uykusuzluk, bölünme gibi hâller, zihni karışıklığa sevk eder.

Talip, zihnin berraklaştığı, anlayışın arttığı zamanlarda mesela gecenin son üçte birinde mütalaada bulunmayı tercih etmeli, çünkü böyle zamanlar zihne berraklık kazandırır ve zihni çok verimli kılar.

Ahmed Dede, talibin daima tahkiki ilim yani mutlaka çeşitli delillere dayanan, tecrübeden faydalanarak elde edilen “fiilî ilim” taraftarı olmasını ister. Keşke bizim eğitim düzenimiz de gençlerimizi bu zihniyette yetiştirecek bir eğitim anlayışına ulaşabilse!

Talip, tahkiki ilimlerde mücerret iddialara aldanmamak, taklide yönelmemelidir. Çünkü “taklid ve teslimiyet, hedeflere ulaşmaktan mahrum bırakır”. Talip, taklitci değil yaratıcı  olmalı, o ibarenin ne maksatla konulduğunu bilerek yepyeni anlamlar ve yorumlar çıkarabilmelidir. Talip zihnini duyguların, günlük olayların işgalinden kurtarmalı, lafızları zihnine nakşetmelidir. Bu çerçevede talip, müzakereyi muhtelif akıllarla, mütalaayı ise tek bir akılla yani kendi aklıyla yapmalıdır.

Talip, kendine uygun bir ilim yoldaşı bulursa onunla çalışırken; arkadaşına üstünlük taslamamalı, onu öz kardeşi’gibi bilmeli ve ona göre muamale etmelidir. Bu ahlaki saygıyı talip hocasının huzurunda da insanların arasında da göstermeye dikkat etmelidir. Çünkü kötü ahlak, edebi terk etmek, insanı ilimde ve ahlakta kemale ermekten mahrum bırakır.

Süleyman Hayri Bolay  – Batı Aklına Karşı Türkiye,syf.309-316

Yazar: Muhammed Ali

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*