Osmanlı Türklerinin Dünya Siyaseti

Bazı eserlerde rastlanan pek tuhaf bir iddiaya göre, onbeşinci yüzyılın sonlarından itibaren Avrupalılar deniz yollarını keşfedip Hindistan ve diğer Asya memleketleriyle doğrudan doğruya bağlanmış ve Osmanlı Devletinin coğrafî ve ekonomik önemini bozup onu arkadan çevirdikleri zaman, Türk diplomasisi dünyadan habersiz olduğu için, Türkiye gafil avlanmıştır! Bütün bir yüz­yılı dolduran olayların yalanladığı bu tuhaf anlayış tamamıyla yanlıştır: Türk diplomasisi o durum karşısında hiçbir gaflet göstermedikten başka, devamlı bir hassasiyet ve daimî bir uyanıklıkla baş döndürücü nispetler alan bir dünya siyaseti izlemiştir. Yavuz, Kanunî, İkinci Selim ve Üçüncü Murad devirlerinin bütün büyük olayları hep işte bu muazzam plânın uygulanması mahiyetindedir.

Hicretin onuncu ve Milâdın onaltıncı yüzyılı doğuyla Batının, Müslümanlıkla Hristiyanlığın ve Sünnîlikle Şiîliğin en Müslüman Devleti olmak itibarıyla doğuda Safevî – İran Şiîliği ve Batıda da Katolik Avrupa Hristiyanlığı ile çatışma zorunda kalmıştır. Böyle bir durumda Osmanlı Türklüğü o müthiş düşmanlarının hamleleri altında yıkılmamak ve her şeyden önce varlığını koruyabilmek için tıpkı bugünkü Amerika gibi, bir dünya siyaseti ve dünya stratejisi izlemek zorunda kalmıştı: Çünkü bu büyük siyaseti karşı taraf da izlemiştir.

Türkiye tarihînin “büyük asır”ı olan onaltıncı yüzyılda doğuyla Batının Osmanlılara karşı iki türlü dünya siyaseti vardır: Bunların biri, Osmanlı Sünnîliğine karşı İran Şiîliği’ni temsil eden Safevîlerle Türk Müslümanlığı’na karşı Avrupa Katolikliğini temsil eden Hristiyan Devletleri arasındadır. Avrupa’nın Türkiye aleyhine İran’la teması daha Ak Koyunlular devrinden başlamış ve bu siyasî dayanışma Safevîler devrinde de devam etmiştir.

Meselâ Kanunî ile aynı yüzyılda yaşamış olan Iran şahı Birinci Tahmasp’ın Almanya ile Portekiz’e elçiler göndererek Avrupa ile Asya’yı paylaşma esasına dayalı bir anlaşma ve birleşme teklif etmiş olması, Sultan Süleyman’ın 1541 tarihinde Avusturyalılara karşı açtığı “İstabur” seferi sırasında Safevî saldırısına karşı Vezira- zam Hadım Süleyman Paşa komutasında Anadolu’ya bir ihtiyat kuvveti gönderilmesine bile sebep olmuştur. Kanunî’nin Sadrazamlarından olduğu için o devrin siyasî durumunu çok iyi bilen tarihçi Lütfi Paşa’nın “Tevârih-i Al-i Osman ”ında Birinci Tahmasp’in ünlü İmparator Charles Quint’e yaptığı teklif, o zamanın sade diliyle şöyle açıklanılır:

“Şöyle kim Rum padişahı (= Osmanlı İmparatoru) senin üzerine vara, ben bu taraftan yürü­yeni; şöyle kim benim üzerime gele, sen öteden yürüyesin!”

Asya Şiileriyle Avrupa Katolikleri arasında geçen bu Doğu ve Batı anlaşmasına karşılık, Müslümanlığı ezip ortadan kaldırarak bütün dünyayı yalnız Hristiyan hâkimiyetine sokmak için kurulmuş büyük bir Avrupa planı da vardır, vaktiyle Haçlı seferlerinde en büyük rolü oynayan Papalık makamı, Doğu ve Batı çatışmasının bu yeni şeklinde de Hristiyanlığa ön ayak rolündedir: Christophe Colombe’un 1492’de ilk Amerika seyahatından iki yıl sonra cinayetleri ve ahlâksızlıkları ile ünlü Papa Altıncı AlexAndre Borgia dünyanın Avrupa’ya nispetle batı tarafını Ispanya’ya ve doğu tarafını da Portekiz’e tahsis etmiş, 1498’de Christophe Colombe İspanya adına Amerika’da dolaşırken Portekizli Vasco de Gama da Ümit Burnu’ndan dolanarak Hint yolunu keşfi başarmış ve işte bu suretle Batı Hristiyanlığı bir taraftan Yeni Dünya’ya ayak basarken, bir taraftan da Hindistan’a el atmıştır.

Avrupa Hristiyanlığı Amerika’da rakipsiz olduğu için, Colombe’un ilk seyahatinden yirmi yıl sonra Papa ikinci Jules Yeni Dünya yerlilerinin de öteki insanlar gibi Adem ve Havva nesline mensup olduklarını resmen ilân etmek suretiyle Hristiyanlığın onlar arasında da yayılmasına büyük bir önem vermiş sayılır. Fakat Asya meselesi bu kadar basit değildir: Tabiî orada Müslümanlıkla çatışma zarureti vardır ve hatta Hint yoluna verilen önemin asıl sebebi, Hristiyanlığa karşı Müslümanlığı temsil eden Osmanlı İmparatorluğu’nu arkadan çevirmektir.

İşte bundan dolayı Papalık makamının doğu ülkelerini verdiği Portekizlilere Hicaz’ın alınmasıyla Mekke’nin yıkılması, Müslümanlığın yok edilmesi ve onun yerine Hristiyanlığın yayılması gibi büyük bir çatışma görevi vermiş olduğundan bile söz edilir.Bir taraftan Portekizliler Hindistan’ın Gucerat sahillerine yerleşirlerken, bir taraftan da Almanya İmparatoru ve İspanya Kralı Charles Quint’in Sünnî Osmanlılara karşı Irak Şiîliği ile el birliği etmek istemesi işte bu büyük dünya siyasetinin uygulanması demektir.

Tabiî Kanunî Sultan Süleyman’la hükümeti bu durumdan habersiz ve gafil değildir: O zamanın Türk casus teşkilâtı birçok yazarların dikkatini çekecek kadar mükemmeldir. Hatta Kanunî’nin Katolikliğe karşı mücadele ederek Avrupa Hristiyanlığını ikiye bölen Protestanlık kumcusu Martin Luther’in bütün davranışlarını büyük bir dikkatle takip ettirip bazen sağlığını bile sordurduğu söylenir.

İşte bu mükemmel haber almaya dayanan büyük padişah Papalık’la Almanya Imparatorluğu’nun Türkiye’yi çevirmek için Hindistan’la İran’a uzanan siyasetlerini muntazam surette takip etmekten bir an bile uzak kalmamış ve hele Portekizlilerin Hindistan teşebbüsleriyle Kızıldeniz’e hâkimiyet projeleri hakkında Venedik’teki casuslarından muntazaman haberler almıştır.

Tabiî bu durumda Sultan Süleyman İslâm Halifesi sıfatıyla Papalık makamına ve Türk Padişahı sıfatıyla de Almanya İmparatorluğu ile Portekiz Krallığı’na karşı cephe almış demektir. Kanunî’nin hemen bütün seferlerini işte bu doğu ve batı hedeflerine çevirmiş olması, kara ordularının İran’la Avusturya – Almanya arasında mekik dokur gibi doğudan batıya ve batıdan doğuya saldırıp durması ve donanmasını da Karadeniz hâkimiyetinden sonra Ak ve Kızıldeniz’lerle Umman denizine ve Hint Okyanusuna hâkim olmak için devamlı seferler açması hep işte bu mukabil dünya siyasetiyle ilgili en büyük hareketlerdir. Kanunî’den sonra ikinci Selim ve Üçüncü Murad devirlerinde de büyük bir şiddetle izlenen bu muazzam planın uygulanması için Yavuz devrinden sonra yapılan en önemli hamlelerle elde edilen büyük sonuçlar şöyle sıralanabilir:

1 – Kanunî devrinin 945 = 1538 yılı içinde bir taraftan Barbaros Preveze zaferiyle Akdeniz hâkimiyetini temin ederken, bir taraftan da Mısır Valisi Hadım – Süleyman Paşa kuvvetli bir donanmayla Hint seferine çıkmıştır: Bu meşhur sefer, o yılın 13 Haziran perşembe günü Süveyş limanından hareket eden Türk donanmasının 1539 yılı 13 Mart perşembe günü Cidde Limanına dönüş tarihine kadar tam dokuz ay sürmüştür, Umman ve Hint denizlerindeki Portekiz çalışmalarına ve Portekizlilerin Kızıldeniz’le Basra körfezini de tehdit edip durmalarına karşı 1525 tarihinde Süveyş limanı merkez olmak üzere tesis edilen Mısır yahut Hint kaptanlığının hazırladığı bu büyük sefer Hindistan’ın kuzeybatısındaki Gucerat sahillerinde tutunmuş olan Portekizlilere karşı açılmış, Türklerden yardım isteyen yerli Müslümanların ihanetleri yüzünden oralar fethedilememiş olmakla beraber, Yemen sahilleri işgal edilip Kızıldeniz bir Türk gölü hâline getirilmiş, Hudeyde’nin güneyine rastlayan Zebîd Emaretiyle Kızıldeniz’in dışında ve Arabistan yarımadasının güneyinde bulunan Aden Emareti ele geçirilerek bunların tümünden ilk Yemen Vilâyeti teşkil edilmiş ve bu suretle Kızıldeniz’in güney kısmı olan “Babü’l-Mendeb” Boğazı ile Aden körfezi Türk hâkimiyetine alınarak bu kapı Portekizlilere kapatılmıştır.

İşte bu suretle bir taraftan Ana – Vatan donanmaları Barbaros’un himmetiyle Adalar denizi hâkimiyetini tamamladıktan sonra Preveze önlerinde Ak­deniz hâkimiyetini de elde ederken, bir taraftan da Kızıldeniz Türk gölü hâline getirilmiş, Amman Denizi’yle Hint Okyanusu Osmanlı satvet ve rekabetine açılmış ve Mısır Türk donanması Hindistan sahillerine “Erdökmek” gibi büyük bir dünya siyasetine ait muazzam bir rol oynamıştır.

2-   Osmanlı Türklerinin Basra körfezini Portekiz hâkimiyetinden kurtarmaları Kanunî devrinde Hadım Süleyman Pasa’dan sonra Pirî Reis, Murad Reis ve Şeydi Ali Reis gibi Mısır yahut Hint Kaptanlarının üst üste yaptıkları seferlerle başlamıştır: Bunlardan “Kitap-i Bahriye ” yazan Piri Reis 959 = 1552 seferinde Basra körfezinin ağzı olan Hürmüz Boğazı’na dışarıdan hâkim durum­da bulunan Maskat kalesini Portekizlilerden almış ve “Mir’atü’l-Memâlik” yazan Şeydi Reis de 961 = 1554 seferinde iki Portekiz filosunu yendikten sonra Gucerat sahillerine kadar gitmişse de, donanması fırtınadan harap olduğu için karadan dönmüştür.

3-   Bu çeşitli hareketlerin sonucu olarak Türk kudretinin en uzak Müslüman memleketle­rinde meydana getirdiği derin tesir, nihayet İkinci Selim devrinin 976 = 1569 yılında Osmanlı hâkimiyetinin Avrupa, Asya ve Afrika’dan sonra Okyanusya kıt’asına da yayılmasını temin etmiştir: Bu başarı bir istilâ hareketiyle değil, Okyanusya’daki “Aça – Açin” Müslüman devle­tinin Portekizlilere karşı Osmanlı Türklerinden imdat istemesi üzerine açılan Sumatra seferiyle sağlanmıştır. Asya’nın güneydoğusunda ve Avusturalya’nın da kuzeybatısında bulunan Sumatra adası Okyanusya adalarındandır. O tarihte bu büyük ada ile Asya’nın güneyindeki Malakka yarımadası öteki birtakım küçük adalarla beraber bir Müslüman sultanlığı şeklindedir. Devletin adı da Sumatra’daki başkentin adından gelir.

O zamanki “Aça” Sultanı Alaüddin Şah’ın İstanbul’a bir elçi gönderip Hilâfet makamına tabiiyetini arz ederek yardım istemesi üzerine Hint Kaptanı Kurd Oğlu Hayrüddin Hızır Bey 22 gemilik bir filo ile Sumatra’ya binlerce asker, birçok uzman, top ve pek çok silâh ve cephane götürmüş, Aça Sultanlığı işte o tarihten itibaren Türk himaye ve hâkimiyetine girmiş ve hatta İkinci Selim’in Sultan Alaüddin’e gönderdiği fermanlarda kendisine siyasî, askerî ve ekonomik meselelere ait çeşitli emirler verilip İstanbul hükümetiyle daimî temas ve irtibat hâlinde bulunması bildirilmiştir. O devirde giden Türk askerlerinin birçoğu geri dönmediği için Sumatra’da hâlâ bir Türk mezarlığı, bir Türk köyü ve ana dilini unuttuğu hâlde milliyetini unutmamış bir Türk nesli vardır: Hatta bunlardan “Raca”lar bile yetişmiştir! Bir söylentiye göre de ikinci Selim’in hâkimiyet timsali olarak gönderdiği Türk bayrağı son zamanlara kadar kutsal bir emanet gibi saklanmıştır.

4 – Üçüncü Murad devrinin 1578- 1579 yılları Osmanlı İmparatorluğu’nun dünya siyasetinde çok önemli olaylar ve büyük başarılarıyla doludur: Bunların en önemlileri 1578 yılı 4 Ağustos pazartesi günü Tunus Beylerbeyi Ramazan Paşa’nın Fas topraklarında Portekizlere karşı kazandığı “Vadiü’s- Seyl” savaşında Portekiz kralı Dom Sebastiao’nun öldürülmesi üzerine Fas Sultanlığının Osmanlı himayesine girmesinde, yine o iki yıl içinde Özdemiroğlu Osman Paşa’nın himmetiyle Kuzey ve Güney Kafkasyaların boydan boya fethi sayesinde Safevîlerle Rusların Osmanlılara karşı birleşmelerine engel olacak bir tampon kurulmasında ve nihayet 1579 tarihinde İstanbul’dan gönderilen kaptanlarla uzmanları ve inşaat levazımını Kuzey Kafkasya üzerinden 27 Ağustos Per­şembe günü Dağıstan’ın merkezi olan “Demirkapı = Derbend”e getiren Kefe Sancakbeyi Mehmed Bey’in Hazar denizinde bir Türk donanması kurmaya başlamış olmasında gösterilebilir.

Hazar hâkimiyeti sayesinde Orta Asya ile ulaşım sağlamak için yapılan bu donanma ile beraber, Osmanlı kaynaklarının “Bahr-i Kulzum Kaptanlığı / Bahr-i Şirvan Kaptanlığı / Demirkapı Kaptanlığı” gibi adlarla andıkları “Hazar Kaptanlığı” da kurularak Asya’nın güneyindeki Hint kaptanlığı ile karşılıklı üçüncü bir Türk amiralliği daha kurulmuş ve bu suretle Portekiz çöküşünün başlangıcı sayılan “Vadiü’s-Seyl” savaşından tam bir yıl sonra Asya kıt’ası yukarıdan ve aşağıdan iki kollu bir kıskaç içine alınmıştır. Herhâlde şurası muhakkaktır ki, Osmanlı İmparatorluğu’nun doğu ve batı düşmanlık âlemlerine karşı altı yüz yıl dayandıktan sonra bize miras olarak Anadolu’nun tamamıyla Rumeli’nin bir parçasından oluşan bir ana vatan bırakabilmesi, işte bu baş döndürücü dünya siyasetinin üç kıt’adan sonra dördüncü bir kıt’aya kadar teşmil ettiği hâkimiyet sahasının genişliği sayesindedir.

İsmail Hami Danışmend – Tarihi Hakikatler,syf;249-251

Bilge Oğuz Yay.

Yazar Hakkında: Muhammed Ali

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*