Nesneler Dünyası

Nesneler Dünyası

Bizim hayatla ilişkimizi tesis eden şeyler, teşkil eden şeyler nesneler değil aslında. Bu bir nesneler dünyası ve biz nesneleri önceleyerek, önplana alarak, belki kutsayarak, böyle bir hayatı yaşıyoruz. Bunun başka türlüsü mümkün değil. Ama insanı götürdüğü nihai nokta da “sekülerleşme”den başkası değil. Şimdi belki vurucu bulduğum için çok sık tekrar ettiğim bir rivayet var. Efendimiz (s.a.v), Hz. Sevban’a hitaben buyuruyor ki: “Yiyicilerin, bir yemek çanağının başına birbirlerini çağırdıkları gibi, milletler de sizin üstünüze birbirini çağırdığı zaman haliniz nice olur?” “Niye Yâ Rasûlallah? Bizim o zaman sayımız az mı olacak?” diye soruluyor. Efendimiz: “Yok ama kalbinizde vehen olacak” buyuruyor. O nedir? “Ölümü sevmemeniz, ölümden ikrah etmeniz ve dünyayı sevmeniz; dünyaya bağlanmanız.”

Bu İslâm’ın dünyaya bakışının ayrılmaz bir parçasıdır. Bizim dünyayla ilişkimiz ahirete yatırım yapmamızı mümkün kılacak ölçüyle sınırlı olmuş. Yani İslâm âlimi geçmişte bilimsel bilgi diyebileceğimiz alanla uğraşmamış mı? Uğraşmış. Hastalığı tedavi etmiş, dokunmuş, akupunktur yapmış, teşhis-tedavi yöntemleri geliştirmiş; ama hayatı asla böylesine mutlaklaştıracak şeyler yapmamış.

Mesela ben hep şunu düşünüyorum. Biz geçmişte matbaanın – ki matbaa önemli bir göstergedir— İslam dünyasına üçyüz sene dörtyüz sene geç girmesini hep belli bir ideolojik okumayla izah ettik. Yani Müslümanlar uyudu, bunun önemini fark edemedi yahut tutucu ulema vardı, buna “gâvur icadıdır” dediler… İyi de burada bir dünya tasavvuru yok mu? İnsan-eşya ilişkisi konusunda önemli ipuçları elde edeceğimiz bir duruş yok mu? Hangi dönemden bahsediyoruz? Osmanlının en muhteşem dönemlerini yaşadığı bir zaman diliminden. Yani hiç mi bu matbaanın hayatiyetini fark eden biri çıkmadı? Niye bunu bu şekilde kategorize ettiler, lanetlediler, reddettiler ve bünyeye bunu dâhil etmediler? Bunun önemli bir ontolojik sebebi olmalı. Neden direnmişler? Nihayetinde bir matbaadır; alırsın kullanırsın, sen de bundan istifade edersin. Yani bugün bize öyle izah edilemeyecek bir şey gibi, primitif bir bakış gibi geliyor bize. Yahu ne varmış bunda; alsalarmış üçyüz sene önce bizim de kitaplarımız basılırmış. Anlayamıyoruz. Niye reddetmişler? Niye direnmişler?

Çünkü burada bizim varlık anlayışımızı, dünya tasavvurumuzu ve eşya ile ilişki biçimimizi yansıtan bir tavır var. Bunun bir yansıması olarak “sahafın, kitapçının gayr-i müslime, kâfire, müşrike Kur’ân vermesi/satması haramdır. Hatta fıkıh kitabı satması haramdır” Bu nasıl bir şey? Bu nasıl bir bakış?! Hakikaten ben bunu bugün şu bulunduğum noktada izah edemiyorum. Bir Müslümanı böyle bir bilinç durumuna, şuur durumuna ulaştıran /götüren algı durumu nasıl bir şeydir?! Buradan bakınca şöyle demek çok mümkünmüş gibi görünüyor: “Mesela bir gayr-i müslime tebliğ yapacaksın. Al ver ona okusun… Hayır, müşrike Kur’ân veremezsiniz, haramdır!… Enteresan bir şey bu… Üzerinde ne kadar durulsa sezadır…

İsmet Özel’in bir tespitini sık sık zikrediyorum: “Bir sistemi değiştirmek için o sistemi tanımak lazım, tanımak için içinde yaşamak lazım… İçinde yaşadığınız bir sistemin de parçası olmak durumundasınız. Ama bu noktadan itibaren artık onu değiştirmeniz söz konusu olmaz. Çünkü artık siz de onun bir parçasısınız. Böyle bir dilemma yaşıyoruz. Böyle bir ikilem, böyle bir çıkmaz yaşıyoruz. Bu verili hayat bize öyle bir dayatmış ki kendini, hayatımızın her alanında, her hücresinde, her safhasında işgal ettiği bir yer var. Ve biz şu anda bundan kendimizi soyutlamanın gene soyut fikir jimnastiğini yapıyoruz; Bu mümkün müdür?

Ama bunu bizim tartışarak kabul etmediğimiz de bir gerçek. Biz hakikaten, tartışarak, düşünerek, sorgulayarak, muhakeme ederek mi kabul ettik bu hayatı? Buna razı olarak mı kabul ettik, yoksa bu bize dayatıldı ve çaresizlikten kabul etmek zorunda mı kaldık. Bir de kolaylaştırıcı ve insanı cezbeden bir tarafı da var. Ona kapılarak “Tamam” dedik… “Bunun neresi gayr-i İslamî?”

Şimdi siz bana uzayı kirletmeyen ve ekolojik dengeyi bozmayan bir teknoloji modelinin imkânını gösterin, ben bütün bu söylediklerimi geri alacağım.

Şundan bahsediyorum… İbn Hacer “Humma hastalığından ölen şehittir” hadis-i şerifinin tariklerini toplamış ve “bu hadis mütevâtirdir” diyor. Şimdi biz bunun üzerine şöyle diyebilir miyiz? “O dönemde humma hastalığının çaresi yoktu. Tedavi edilemiyordu. Efendimiz de bunu insanların bilincine, şuuruna kabul ettirmek için, “Direnmeyin. Bundan ölürseniz şehit olursunuz” demek istemiştir. Biz Müslümanlar olarak humma hastalığına bir kutsiyet atfettik. “Bundan ölen şehittir” dedik…

Böyle bir şey söyleyebilir miyiz?

Peki siz tedavi yöntemlerini ne kadar geliştirirseniz geliştirin bir adam hummadan öldüğü zaman o hâlâ şehit midir? Şehittir diyorsanız modernite açısından sizin hastalık tanımınızda bir sakatlık var. Bir hastalıktan ölen bir adam şehit oluyorsa o hastalıkta bir fazilet var demektir. Bir tarafta hastalığa bir tür fazilet atfeden bir anlayış var, öbür tarafta hastalığın kökünü kazımaya azmetmiş bir tıp anlayışı var.

Temel sıkıntımız şu… Bu meseleleri bu seviyede, bu ciddiyette konuşmaya çok ihtiyacımız var. Ama sıkıntımız, farklı bir dünya tasavvuru ve ifadesi konusundaki sınırlanmışlığımız, çerçevelenmişliğimiz… Yani bizim önümüze neyi ne kadar algılayacağımız konusunda da birileri bir şey koyuyor; Bize diyor ki: Şunu şu kadar düşünün, bunu bu kadar düşünmeyin… Ben şu konuştuğumuz çerçevede zihnimizin tamamen olması gereken evsafta olduğunu da düşünmüyorum.

Efendimiz Aleyhi’s-Salâtü ve’s-Selâm, kral peygamber mi kul peygamber mi olma konusunda muhayyer bırakıldığını ve kendisinin kul peygamber olmayı seçtiğini söylüyor. Genel olarak İslâm nasslarında, Kur’ân’da, Sünnet’te dünya hayatına biçilen değer ile âhirete yapılan vurgu karşılaştırıldığında biz hâl-i hazır durumun dünyaya fazlasıyla vurgu yapmanın, fazlasıyla ehemmiyet atfetmenin, fazlasıyla dünyasallaşmanın sonucu olduğunu söylemek zorundayız. Yani bu dünya hayatına hak ettiğinden fazla önem verirseniz bunlar mümkündür. Bunlara İslami bir kılıf da geçirebilirsiniz. Bu da mümkündür.

Şu toplumda, “Şu anda, şu saatte, şu saniyede şehid olmaya hazır kaç kişi var?” diye bir referandum yapsanız çok sukut-i hayale uğratan sonuçlar alırsınız. Çünkü biz dünyaya öyle bir bağlanmışız ki şehid olmak bizim için çok uzak. Hatta şehid olmayı bırakın normal ölümü bile çoğu zaman kendimize yaklaştırmıyoruz. Ölümle bizim aramızda hiçbir irtibat yok. Hemen şu anda ölebiliriz… Bir saniye sonra ölebiliriz, ama buna hazırlıklı bir şuur yapımız yok..

Ama şunu da gözden uzak tutmayalım. Eğer sahâbenin, sonraki nesillerin cihada verilmesi gereken ehemmiyeti vermeleri olmasaydı biz bugün hayatta olmayacaktık. Yani hayatla ve ölümle ilişkimiz sağlıklı, olması gereken İslâmî zeminde midir ben dundan hâlâ kuşkuluyum. Bunu söylerken bütünüyle bizi kuşatan, bize değer yargıları ve hayat tarzı telkin eden, dayatan bir “matrix sistemi”nden bahsediyoruz

Gelen arama terimleri:

  • nesneler dünyası

Yazar Hakkında: Muhammed Ali

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*