Müslümanların Medeniyet İthali

Kavramların gelişimiyle modernitenin ya da Batı düşüncesinin gelişimi ve metodolojisi arasında sıkı bir ilişki vardır. Tüm medeniyetlerde olduğu gibi Ba­tı medeniyeti de kendi ürettiği değerleri, alet edevatı, ahlakı yani kültür ve me­deni değerleri mutlak, değişmez, reddedilmez görür. Buna uymak ya da karşı­sında durmak, kesin bir düşmanlık belirtisidir.

Müslümanların Medeniyet İthali

Erken dönem İslâmcılarının bu gerçeği kavrayıp kavramadıklarına bakılmak­sızın, en kısa sürede Batı medeniyeti değerlerini bir şekilde ele geçirme çabası sadece “kurtuluş’’’ ya da “zorakilik” ile ilgili olmasa gerek. Çünkü kültür değer­lerini almak için yola çıkan îslâmcılar, Müslümanlar Batının medeni değerlerini reddederek yola çıkmalarına rağmen onları dönüştürüp kullanmaları, çok da sağ­lam bir fikri yapıya sahip olmadıklarını gösterir. Zira Müslümanların, ulemanın ve fikir adamlarının karşısında durdukları, defaatle dile getirdikleri husus, Batı­nın medeni değerleridir. Bu konuda bilgisiz, akletmeyen, görgü eksikliği ve mu­hakeme noksanlığı içinde bulundukları iddia edilemez, zira en büyük eksiklik di­rayetsizlik ve iradesizlikte gibi görülüyor.

İsmet Özel’in tabiriyle çağa. Batı medeniyetine karşı yabancılaşamamakta problem var: “Müslüman, çağına rağmen belli bir görevi yüklenmiştir diyoruz. Yani içinde bulunduğu durumu veri olarak kabul edip şartların elverdiği bir ha­reket yürütmeye değil, kendi düsturlarını esas alıp çağın şartlarını bu düsturlar doğrultusunda yeniden biçimlendirmeye memur. İşte bu özellik, onu, çağının esiri olmaktan alıkoyup çağın sırtını yere çalma mevkiine getiriyor. Zaman za­man Müslümanlara yöneltilen ’çağdışı’ kalma suçlaması eğer Müslümanların ça­ğın çirkefı dışında kaldıklarını vurguluyorsa büyük iltifat. Keşke bu iltifata lâyık olabilsek. Ama hayır, Müslümanlara çağdışı olduklarını ileri sürenler, onların ça­ğın düşünce seviyesinin gerisinde veya altında olduğunu işaret etmek istemekte, bir çeşit gelişmemişlik damgası vurmak istemektedirler.

(…) Çağa yabancı olma, çağdan bihaber olma anlamına gelmez. Tam tersine çağ hakikate yabancı kaldığı için hakikat adına yola çıkanlar, çağın bir unsuru ol­mayı reddederler ve çağa onun tanımadığı doğrulan getirirler. Bu getirme çaba­sı (tebliğ) ancak çağın üstünde vasıflara sahip insanlar tarafından gerçekleştirile­bilir. Bu insanlar çağlarına, çağlarının akıl düzenine, iktisadı ve toplumsal işle­yişine yabancı kalmayı seçmişlerdir. Daha doğru bir deyimle ‘yabancılaştırılmış- htrdtr.’ Elbette aykırılık hemen dikkatinizi çekti. Çünkü yabancılaşma denilince gerek Batı düşüncesi içinde gerekse Türkiye’de İslâm yazarlarının bazılarının anlayışında istenmeyen bir vakıa dile getirilmek istenir. Oysa ben, müslümanın yabancılaşmasını adeta özler gibiyim.” (Özel, 1996, 78 – 79)

Müslümana Has Gurur, Üstünlük ve Psikolojik Hazırlık İhtiyacı

Batı karşısında İslâm medeniyetinin konumu üzerinde temeli olan, farklı di­siplinleri işe katacak, siyasal, askeri ve felsefi unsurları da işin içine katacak çok farklı düşünme biçimleri geliştirmek gerekir.

İslâm düşüncesini Batı üzerinden okumak zaten kendi başına bir sorundur. Çünkü Batının modernité sonrasındaki en iyi yaptığı işlerin başında kavramlar üzerinden yeni bir dil kurmak ve İslâm ülkelerini bu dilin çevresinde ele alabil­mek gelir. Dolayısıyla İslâm düşüncesini Batı üzerinden okumak yerine İslâm’ın kendi ontolojik konumunu gerçekleştirme yöneliminde bulunup Batının kavram­larının neye tekabül ettiğini kestirmek, tespit edip ortadan kaldırmak esastır. Bu tutumun karşılığı doğrudan geleneğe dönmek olmasa gerekir. Batı’yı İslâm üze­rinden okumanın imkânlarının belirlenmesi acil ihtiyaçlardan biridir. Bunun içinde herhalde en başta bir özgüven, gurur, üst perdeden bakış, psikolojik hazır bulunuştuk gerekir.

Müslümanların bir kere “üstünlük” fikrini ellerine ve zihinlerine tekrar yer­leştirmeleri işin başlangıcı olacak gibi görünüyor.

Batının üstünlük görüntüsünün altında kendini üstün olarak dizayn etmesi vardır. Müslümanların kendilerine itikaden bahşedilen üstünlüğü küçümsemesi, inançlarının Batıdan üstün olduğunu bilerek harekete geçmesi gerekir.

Zamanın ruhu İslâm inancının Batı ve diğer inanç odaklarıyla “eşit”, “aynı düzeyde”, “inançlardan bir inanç” olduğu kanaatinin hâkim olduğu üstünlük – al­çaklık dikotomisinden ziyade yatay bir hiyerarşiyle “yan yana” olduğu görüşünü savunur. Müslümanların İslâm’ın diğer dinlerden “farklı”, “ortak değeri” olma- yan, “üstün” nitelikte olduğunu öncelikle kendilerine sonra topluma kabul ettir­mesi gerekir.

İnancımız başka dinlerin inancından ve tabi ki Batı’nınkinden üstündür.

Hiçbir ortak değer barındırmaz ve onlarla bir araya gelme ihtimali olmayacak kadar farklıdır.) Bu küresel medeniyetin bilhassa 2000’h yıllardan sonra dünya sisteminin Batı’nın geliştirdiği yeni düşünme biçiminin etkisiyle gelişmiş ve yaygınlaşmış bir anlayış olarak ıslâm ile Batı’nın inanç temellerini eşitlerken esasında üstün Batı imajını oluşturduğu için İslâm’ı küçük düşürür.

Öteki Bir Arada Yaşama, Çokkültürlülük, Hoşgörü Kıskacında İslâm

Kültürel medeniyetin ya da zamanın ruhunun Batı dünyası adına İslâm medeniyetiyle giriştiği ilişki biçimi içinde temel bir fikri propagandası var. Bu, Müslümanların dünyayı terörize ettiği imajı gibi çok sivri ve keskin olmasa da çok daha etkili sonuçlar doğuracaktır. Çünkü küresel medeniyet, Müslümanların ki­şilik yapılan, karakterine yönelik bir düşünce geliştirerek, İslâmın ve dolayısıy­la Müslümanların üstünlükleri algısını gözden düşürme, normalleştirme ve alela- deleştirmektedir.

Öteki, bir arada yaşama, çoğulculuk, kültürellik, uyum gibi kavramların eşli­ğinde, İslâm ile diğer dinlerin hatta ideolojilerin, Müslüman ile “başkalarının denk olduğunun felsefi temellerini kurmaktadır.

Bugün Batı ile İslâm medeniyeti çeşitli cephelerde karşılaşır. Askeri operas­yonlar vasıtasıyla özellikle Arap Baharı ve soğuk savaş diktatörlüklerinin kaldı- nİması başlığı altında Batı’yı terörize eden bazı İslâmcı grupların yok edilmesi kapsamında İslâm ile Batı karşı karşıya gelirken burada Müslümanların bir taraf olup olmadığına bakmak gerekir. Müslümanların taraftan yoktur. Ne terörist Müslümanları desteklerler ne de Batıyı. Batının bunu bir strateji çerçevesinde yaptığının bilinci içinde Müslümanlar, gizli bir kalbî destekle Batı’nın muvaffa­kiyetini ister. Siyasal, ekonomik, kültürel karşı gelişlerin hepsinde belirli bir ça­tışma hali yine de kendiliğinden doğar ama fikri düzeyde bu görülmez. Çünkü bir arada yaşama, ötekiye hoşgörü, çok kültürlü ve çok inançlılık gibi barışa, hu­zura dayalı temaların etkisi askeri ve siyasi güçlerden fazladır.

Zamanın ruhu, yaygınlığını kavramlarındaki güce, onların propaganda edil­mesine, matbuata ve iletişime borçludur. O yüzden İslâm ile Batı arasındaki te­mel çatışma düzeyi bir tek bu kavramlarda azalmış görünür.

Hoşgörü, tolerans, birlikte yaşama ve ötekileştirme gibi kavramlar bugün Ba­tı ile İslâm medeniyeti arasındaki ilişki düzeyini belirlemektedir.

Küresel medeniyetin merkezi konumundaki Batı’nın iktisadi egemenlik da- vasından öte belirlediği kutsal değeri bulunmuyor. Bu yüzden iktisaden neo libe­ral politikaları yürütecek olduktan sonra sisteme karşı gelebilecek “değerler bu­lunmaz. İktisadi hedefler kendilerine bir kültür ve yaşama birimleri de belirler.

Küresel Medeniyet ve Soğuk Çatılmalar

Küresel medeniyet artık çatılmaları, kavgaları, ötekileştirmeleri, fiiliyat üze­rinden geliştirmez, aleni yapmaz. Soğuk savaş döneminde sıcak temaslar yaşa­nırdı, Küresel medeniyette soğuk temaslar, soğuk ötekileştirmeler, bir arada ya­şama tezleri karşılığında tahakküm ideolojileri geliştirir. Küresel medeniyet ta­hakkümü sürek üleştirir, sessiz ama derinden, çoğulculuk ve hoşgörü temaları eliyle yürütür.

Kimse kimsenin hayat alanına müdahil değildir ama sistem, belirlenmiş stan­dartların dışına çıkanları cezalandırır.

Merkez ve çevre ülkelerden söz edilemez. Küresel medeniyetin bir merkezi var; ama çevre ülkeler yoktur. Herkesin medeniyetin gelişmesi, yükselmesi ve devam etmesinde katkısı bulunur, Bu katkı ya tüketerek, ya üreterek ya da örnek olarak sağlanır. Hammadde kaynaklarından, sanayi üretimine, tüketim ürünlerin­den hizmet sektörünün her türüne kadar gelişmiş ya da geri kalmış ülkeler aynı hedef peşinedir. Gelişmiş ülkeler yani Küresel medeniyet için ayrıcalıklı devletler yalnızca tarihi değerleri, medeniyetin ortaya çıkışma vesile oldukları için kıymetli, saygıdeğerdir. Küresel medeniyetin işleyişine en uzak ve en az katkıyı veren klasik gelişmiş ülkeler hantallıkları, yaşlı nüfusları, gelecek perspektifleri­ni kaybetmeleri yüzünden küresel medeniyetin amaçlarını anlamamışlardır.

Çalışamazlar, çalıştıramazlar, kaygılan yoktur ve ideolojileri kapsayıcı değil­dir. Geri kalmış ülkeler, geçmişte çevrede yer alan devletler artık modernliği dö­nüştürecek alt yapıya kavuşmaya başlamışlardır.

Burada esas olan iktisadi zenginliğe kavuşmak, her ne surette olursa olsun, çok uluslu şirketlerden bir ya da birkaçının “dikkatini çekmek”, en az bir ya da birkaç sektörünün “üssü” haline gelmektir. Zamanın icapları böyle belirlenmiştir.

Çevre ülkeler normalde geçmişte yaptıkları için merkeze kin duymaları gere­kir. Ancak kin, garez, buğz ve düşmanlık küresel medeniyetin kitabında yazmaz. Zaten alınacak bir intikam varsa bu paraya sahip olmak, iktisadı yönlendirmek, refah sahibi olmak ve zenginleşmekle olacaktır. Büyük finans merkezleri kurmak ya da onların büyük kanadını kendi ülkelerinde çalıştırır hale gelmekle çevre ül­keler merkezden öcünü alır. Ötekileştirme, bir arada yaşama ya da hoşgörü gibi temaların kullanımı, bunları çokkültürlülük politikaları içinde değerlendirip erit­mek, öç duygusunu kamçılar. Gerçi küresel medeniyet eski çevre ülkeleri moti­ve ederken bu tür değerleri kullanır.

Gözdeler, Yeni İktisadi Modeller ve Yeni İdeolojiler

“Gözdeler” yani çevre ülkeler, yeni tüketim üsleri, hizmet alanları ve “sanal para” transferlerinin aracısı oldukça, hınçlarını bir şekilde bu yolla kapitalizmi yine yanlış okuyarak aldıkça Küresel medeniyetin devamı, sıhhatli bir işleyişi sü­recektir. Çevredekiler, İslâm ülkeleri ve Afrika’daki potansiyeli güçlü fakat siya­sal yaşamları zayıf devletler medeniyetin bu yeni mekanizmasına önemli katkı­lar sunmayı kendilerinin selameti için görev bildikten sonra Küresel medeniyet zayıflamayacaktır. Bir arada yaşama teması burada temel belirleyendir. Ötekileş- tirmeme yargısı da… Fakat mühim olan her iki anlayışın da esasında “yeni göz­delerim aleyhine işlediğini fark edebilmektir.

Ulusal kimliklerin aşınması, millet bütünlüğünün bozulması, geleneksel idare biçimlerinin zarflaması Küresel medeniyetin çokkültürlülük başlığı altında Küre­sel medeniyet için üretilen yeni ideolojinin önemli unsurlarındandır. Ulus devlet yapılanması içindeki etnik yapılanmaların çek kültürlülük ile kendi bilinçlenmele­rini kazanması ve iddia olarak ortaya çıkmaları gelecekte bu “yeni gözdelerin za­rarına olacaktır. Etnik unsurların çokkültürlülük ile edinmek istedikleri ile ulus devletlerin amaçları kesinkes birbirine terstir ama Küresel medeniyet öteki, bir ara­da yaşama ve hoşgörü ilkeleri ile bu ikisi arasındaki uyuşmayı temin etmeye çalı­şır. Hâlbuki Küresel medeniyet ne derece çokkültürlülük ile kendi kimliğini ve da­ha sonra da milli devletini kurmuş unsur varsa o derece geleceğini sağlama alabililir. Çünkü etnik unsurlar kültürlerini yaşama teması ile aslında kendi devletlerini kurma amacını taşırlar: “Çoğu azınlık dini ve etno-kültürel grupların üyelerinin iki­li bir arzulan vardır: sadece kültürlerinin tanınması ve statüsü ile ilgili değildirler; gelire, refaha, kariyerlere ve olanaklara da erişmek isterler. İkinci arzu onların or­tak kamusal kurumlara katılmalarını gerektirir, fakat birinci arzularının bir sonucu olarak bunun için asimilasyon bedelini ödemek istemiyorlar.” (Tok, 2003,292)

Ulus devletlerin kendi içlerinde belirgin bir yönelim olarak ötekileştirme, bir arada yaşama ve hoşgörü temaları başka ülkelerle, Batı ile ve başka dinlerle de etkisini gösterir. Türkiye gibi bir ülkede bir arada yaşama teorileri, hoşgörü ve ötekileştirmeden kaynaşmaya giden yol bir takım tarihi rollerden vazgeçmeye neden olur. Çünkü imparatorluk mirasından gelen Türkiye’nin bünyesindeki et­nik yapılanma, dini ve mezhep çeşitliliği, çokkültürlülüğe dayalı tüm temellendirmeler son yıllarda, Küresel medeniyetin bilhassa 11 Eylül deneyiminden son­ra arttı. 11 Eylül sonrasında dünyanın farklı bir yönetim modeli benimsemesi bir zorunluluk olarak ortaya çıkmaya başladı. Dünya üzerinde kapalı kalan, kimliği­ni saf biçimde muhafaza eden ve iletişim/ulaşım yollarını asgari olarak kullanıp, bireylerini kendi cemaat yapılan içinde tutan bir toplum, devlet, millet kalma­mıştır. Küresel medeniyet iktisadi açılımını refahı olmasa bile üretimi, tüketimi, temel malzemeleri her milletin eşit olmasa da yararlanabileceği bir konuma ge­tirmesiyle ulus devletlerin kendini gösterme imkânını artırdı.

İktisadi düzen çok kültürlülük gibi çok milletlilik temeline kayınca ister iste­mez üretilen ortak mal gibi ortak kültürden de herkesin yararlanması, ona katkı sunması gereği doğdu. Ortak kültür milletlerin, ulusların ve devletlerin kendi kimlik renklerinin silinmesine neden oldu. Çünkü “insanlık” ortak havuzuna gi­rebilmek için “ortak kültür”den beslenmek gerek idi. Çevre ülkelerin birçoğun­da olduğu gibi Türkiye’de de bu yankı buldu ve Küresel medeniyetin yeni ikti­sadi düzenine girmede tereddüt gösterilmedi. Burada sorun kendiliğinden çıktı. Acaba Türkiye gibi kendine özgü kültürü, dini inancı ve iddiası olan bir devlet bu ortak kültürü belki çok iyi besleyebilir ama oradan ne derece beslenecektir?

…..Batının Islâm medeniyetiyle, Müslümanlarla bir arada bulunma tahammülü neredeyse yok denecek kadardır.

Yeni Papa Franciscus’un göreve geldikten sonra yaptığı ilk icraatlardan biri, Türklerin, Müslümanların Batı karşısındaki ilerlemesine cevap niteliğindedir. Fatih’in İtalya’yı dolayısıyla Roma’yı ele geçirme seferi çerçevesinde Otranto Kalesi’ni ele geçirilmiş fakat imparatorun ölümü üzerine kaleyi terk etmek zo­runda kalınmıştır. Kalenin alınması esnasında 800 adet Hristiyan dinlerinden dö­nüp Müslüman olmadıkları için -güya- Osmanlılar tarafından öldürülmüştür.

Papa Franciscus’un ilk yaptığı icraat bu 800 kişiyi aziz ilan etmek olmuştur. Bu gelişme Batının bilinçaltını ve gerçek niyetini gösterir niteliktedir.

Buna göre Batı Türklerin yani Müslümanların ilerlemesini, Avrupa’daki var­lığını, büyümesini istemediklerini, dinlerine yani değerlerine zarar verecek her türlü gelişmeyi reddedeceklerini açıkça ilan etmişlerdi. İkinci olarak Küresel medeniyetin belirlediği bir arada yaşama ve ötekileştirmeme tezlerinin esasında siyasal bir manevra olduğu da bu gelişme göstermiştir. Batı ile Islâm medeniyeti, Müslümanlar hiçbir şart altında bir arada bulunamazlar, en azından Kili­se bu kanaatini kendi bakış açısından ilan etmiştir.

 İslâm ile Batı arasındaki anlaşmazlık, siyasal olarak tarafların kavgaları iyice kökleşmiştir. Haçlı Seferleri sonrası gelişmeler, Kosova, Mohaç, Varna Savaşları Batının Müslümanlarla bir arada yaşama ihtimalini sona erdirmıştir, Modernite ile birlikte Avrupa iyice kendi üstünlüğünü artırdıkça Müslümanlar hep talep eden taraf olmuş, savunma konumuna geçmiş, hoşgörü bekleyen taraf haline gelmiştir.

Bir arada yaşama teorileri Müslümanların yenilgi durumlarında belirmiştir.

İngiliz ya da Fransız etkisi, onlara yaslanma bir bakımdan ötekileştirmenin sona erip, üstünlüğün kabulüne dayalıdır. Böyle olduğu için de zaman zaman Batılı dev­letler hoşgörülerini imparatorluktan esirgememişlerdir. Bunda siyasal kamplaşma­ların etkisi tektir. Medeniyetler birden, aniden, kalp krizi geçirir gibi ölmezler. Ön­celikle uyum ve entegrasyonun yollarım ararlar. Endülüs için böyle bir deneyimden bahsetmek gerekir. Hoşgörü talebi, bir arada yaşama ve bu yöndeki iyi niyet göster­geleri devletlerin uzun ömürleri için her zaman etkili olmaz. Olmadıkları görül­müştür de. imparatorluğun dağılması, Müslümanların da dağılması manasına gel­mez. Nilüfer Göle gibi birçok ismin Avrupa ile İslâm’ın aynı medeniyet değerleri­ne sahip oldukları ve dolayısıyla köken bakımdan ortaklaşa bir anlayışı paylaştıkla­rı yaklaşımı (Göle, 2010, 15) potansiyeli hala devam eden İslâm’ın, Türk anlayışı­nın! ve Müslümanların “altın vuruş” ile sonlandırılma projesinin bir versiyonudur.

Yeni Bir Sömürgeleştirme Yöntemi

Avrupa sorunun sahibidir: birlikte nasıl yaşanır? Avrupa’ya bu soruyu sordurtan kıta Avrupasında günden güne etkisi sayıca artan Müslüman varlığını asimileye kadar varacak bir dönüşüme icbar etme kaygısıdır.

Sadece onların değil genel itibarla Küresel medeniyetin tüm unsurlarının tek tek ülkelerdeki kültürel birlikteliklerin ve dini etnik grupların kaynaşması, birbir­lerinin içine girip, işine karışır duruma gelmesi, öteki kavramının ortadan kalka­rak herkesin birbirinin zorunlu sebebi olması zamanın ruhunun ya da bugünün dünyasının temel felsefesidir.

Farklılıkları kabul etmek, Avrupa ya da Batı için sözkonusu olmaz. Asıl olan farklılıkları dönüştürmektir. Kısmen de güçlü ulus devlet yapılarını hırpalamak­tır. Çokkültürlü toplumlardaki blokların çözülmesi, onların kimlik inşasına sü­rüklenmesi farklılıkların tanınması ve ötekileştirmenin kalkmasıyla ilgilidir. Ba­kara ve kısmen Avrupa’nın üzerinde durduğu bundan ibarettir.

Ötekiyi içine almak aynı zamanda onu eritmek demektir. Yine burada bir güçlü yapı vardır, üstün bir unsur etkili etnik ya da dini oluşumları bünyesine alır ve onları kendi kimliğini nakşederek dönüştürür. Bir arada yaşama ya da farklı­lıkları kabul etme postmodern çok kültürlülük ve özneleştirmeden ziyade nesne-leştirme hareketidir. Eritme,asimile  etme, entegre etme ve ya en önemlisi onun kimlik değerlerini dönüştürmedir.Burada karşılılık ilkesi geçerli değildir. Zira bir güçlü bir de zayıf yapılar varsa,baskın olan            iktidarı elinde bulunduran genellikle küçük olana hikmettiğine kendi rengini verir……….

Osmanlı Bir Arada Yaşama Örneğidir Ama Ötekileştirir

Osmanlı İmparatorluğu bir arada yaşama deneyiminin mükemmel örneklerinden biridir.

Osmanlı tarihinde inançtan için ceza almış, öldürülmüş ya da sürülmüş bir kimseye rastlanmaz. Etnik kimliği nedeniyle itilip kakılan ve insan onurunu zedeleyen bir tutuma da rastlanmaz. İmparatorluğun bünyesinde, insanlara, devlete maraza çıkarmayan her unsur kendi inançtan ölçüsünde yaşama hakkına sahip olmuştur.

Hoşgörü had safhadadır. Ama ötekileştirilme vardır.

Çünkü “başkaları” başka dinlerdendir, başka etnik unsurlardandır ya da başka siyasal hareketlerdendir. Devletin işleyişine tehlike arzetmedikleri sürece toleransı hak ederler. Bir arada yaşamanın koşulu, genel kurallarını Osmanlı devlet adamının, Islâm hukukunun ve örfün koyduğu yasaların uygulanmasıdır. Onlar üstün tarafı gösterir. Bir arada yaşama o kaidelere itiraz etmemekten geçer. Kimse imparatorluk sınırlan içinde dilediği gibi yaşayamaz, dilediği gibi giyinemez, dilediği gibi davranıp siyasal hareketler geliştiremez. Hatta herkes kendi dinlerinin emirlerine uymakla yükümlüdür.

Küresel Medeniyette de benzer bir hiyerarşik yapı vardır. Kimse üstün otoriteden bağımsız bir iktisadi düzene teşebbüs dahi edemez. Tüketim, popüler kültür küresel medeniyetin ürettiği hayat algısı ve gündelik hayat ritüelleri takip edilmek zorundadır. Teknolojinin icbar ettirdiği her türlü zaman algısı küresel medeniyetin üstünlüğünü gösterir. Herkes farklı inanç, kültür, etnik yapıda olma-sına rağmen bu toplum içinde yaşayabilir, ibadetlerini yerine getirir ama beğenmediklerini düzeltme konusunda fikir serdedemez, hareket geçemez; sistem çok kısa sürede onu bünyeden kovar ya da yola getirir.

Bir kadrosu, merkezi olmayan Küresel medeniyetin bu genel kaideleri kolluk kuvvetlerinin, siyasal iradenin ve bürokratik mekanizmaların işleyişiyle yürütülür. Kimse Küresel medeniyet adına jandarmalık yaptığını söylemez, söyleyemez, bunu kabul dahi etmez ama nizamnamelere uyma, toplumun selametini gütme gibi “beylik” ibareler kapılarını zaten bu medeniyete açmıştır.

Zayıf rejimlerin hoşgörülü olmaları, barış içinde yaşam deneyimi kazanmaları ve ötekileştirme konusunda daha çekinik durmaları yine baskın medeniyet ile ilgilidir. Çünkü zayıf devlet yapılarında, etnik ve dini çeşitliliğin çok olduğu ülkelerde hoşgörü, bir arada yaşama pratiği her zaman otorite sahibinin elinde olmaz. Dış etkiler ve Küresel medeniyetin bilhassa uluslar arası şirketler ve örgütler tarafından kontrol altında tutulması hoşgörünün yükselmesini sağlar. Hoşgörüdeki ilerilik, iktisadi siyasi bağımsızlığın değil bilakis düşüklüğün, zayıflığın ve acizliğin işaretidir………

Çokkültürlülük İdeolojisi

Çokkültürlülük kavramı modemden de öte postmoderndir.

Modernite çok kültürlülük gibi farklılıkları esas olan, ayrışmaları gerektirecek oluşumları kabul etmez. Ulus – devlet örgütlenmesi her ne kadar imparatorluk yapılanmalarını ortadan kaldırdıysa da milliyetçilik ile çok kültürlülük aynı değildir. Milliyetçilikteki siyasal hareketlenme çok kültürlülükteki daha kültürel boyuttan farklıdır. Ancak çokkültürlülük yine modem değil postmoderndir. Etnik yapılanmaların kendilerine aitliklerini öne çıkaran çok kültürlülük kavramı, her zaman  belirgin bir toprak parçası, siyasi kimlik ve hiyerarşik büzdük içermez. Öyle ki kültürün çokluğu ile etnisitenin çokluğu arasında ilişki çok yakın olmayabilir.

Osmanlı’da karşımıza çıkan millet yapısıyla çok kültürlülük benzeşmez. Millet kavramında esası oluşturan dolayısıyla hoşgörüye mazhar kılan belirli din altında, ona tabi olan insanların oluşturduğu bütünlüktür.

Oysaki çok kültürlülükte aslolan din değildir. Din tek başına bir kimlik belirleyicisi olamaz. Arnavutların ya da Arapların imparatorluktan ayrılmalarının izahı başka türlü yapılamaz çünkü.

Kültürü oluşturan unsurların çokluğu ile çokkültürlülük bu bakımdan özdeştir.

O kadar çok coğrafi birim ve dil ayrılığı bulunabilir ki aynı etnik yapıların içinde bile çok kültürlülük üretilebilir. Bu yüzden siyasi oluşuma gidebilecek kadar iddialı olan çok kültürlülük Osmanlı’da ya da bu toprakların kimliğinde oluşmamıştır. Başlıca Ermeni milleti, İslâm milleti, Ortodoks milleti ve Yahudi milleti hoşgörüyü de gerektiren bir ayrışmadır ama bir çokkültürlülük projesi değildir.

Çokkültürlülük postmodern bir hareket olarak en çok farklılıkların tanınması ilkesini getirir. (Yanık, 2013, 73)

Farklılıklar geleneksel toplumlarda, Orta çağ toplumlarında, Osmanlı Devleti ’nde hayli yaygın ve etkilidir. Farklılıkları tanıma buradaki gibi siyasi olarak bir varlığa, bünyeye kavuşma manasında değil, kendi kültürel ve inanç boyutlarını yaşama manasında ele alınmış ve kabul edilmiştir.

Ancak postmodernin tanımladığı çokkültürlülük vasfı bu kültürlerin belirli bir yaşam biçimini kabul etmenin ötesine geçerek, siyasal iradeden pay alma, iktidara ortak olma, karar verici konuma çıkma manasına ulaşmıştır. Bu yüzden Küresel medeniyet bir yandan ulus devletlerin varlık şartlarını kabul ederken öbür taraftan onların güçlenmesi, sağlam bir iktisadi ve siyasi erki oluşturmasının önüne geçmek için çokültürlülüğü desteklemiştir. Zira çokkültürlülük taraftarları zinde kuvvet ve kendini gösterme azmi içinde oldukları için Küresel Medeniyet için taze güç demektir. Kültürün çeşitliliğinden çok çokkültürlülük ile yepyeni bir düşünce ye zihin platformuna girmiş, beklenti içindeki insanların varlığı, ulus devletin baskısından kurtulup kendileri bir baskı gücü olmayı hedefleyen kültür grupları, farklılıkların tanınması ilkesi gereğince rahatlıkla Küresel medeniyetin alanına dâhil olabilirler. Çok kültürlülük tezini savunan gruplar içindekiler bile kimlik sorunuyla karşı karşıya kalırlar. Çünkü Küresel medeniyetin dikkatini içine doğdukları kültür sayesinde kazanmışlardır ama ben iddiası gütmeleri, özne haline gelebilmeleri için mutlaka Küresel medeniyetin kimliğine bürünmeleri gerekir. Bu açıdan “kim” so¬rusuna, çokkültürlülük mensupları cevap veremezler. (Taylor, 2010, 54)

Kimlik en nihayetinde “kim”den neş’et eder ve kim olduğunun cevabım bulamayan bir grupla karşı karşıya kalınır. Kimlik, bireylere kim olduklarım vermez tam tersi kim olmadıklarını gösterebilir. Çünkü içinde bulundukları kültürlerin ürettiği kimlikleri ile Ulus – devletin tanımladığı kimlikler ve en son Küre¬sel medeniyetin yüklediği kimlik öğeleri çatışacaktır.

İslâm Ötekileştirir!

Küresel medeniyetin etkisi,rol dağıtımı dağ, müdahalesi önceki iktidar güçlerinden farklıdır.İslam ile Batı ve tüm  ideolojiler kendi dışındakileri ötekileştirir.Islâm’a göre Müslüman olmayanların hepsi ötekidir.

Başka dinler ve ideolojiler içinde böyledir. İslâm ötekileştirse bile kendi inancını yaşamada hatta kültürünü üretmede müdahil değilken Batı buna müdahil olabilir. Bu açıdan İslâm bir arada yaşama teorisi ve deneyimi gerçekleştirebilir ancak Batı bunu sağlamaz zira o müdahalecidir. Sık sık ötekinin alanına girer, inançlarım yoklar, değiştirmesini ister, baskı uygular ve dönüştürmek ister. İslâm bu açıdan müstesna bir deneyimdir.

İslâm medeniyeti ötekileştirdiği kimselerin, erki elinde tutana uymasını istemez. Yani bunu kendisi de kabul etmez. Batı’ınn din algısında, öteki düşüncesinde özerklik yoktur olamaz. Aynı coğrafyayı yaşayan insanların bir ve beraber olması gerekir, inançlarını çoğunluğa göre uydurması elzemdir. Can ve mal güvenliği bakımından İslâm’ın herhangi bir kompleksi bulunmamasına rağmen Batı, bunu garanti etmez. Özellikle iktisadi bakımdan yoğunluğu bulunan, zenginleşmiş ötekilerin, kimliklerin kendi kültürlerini yaşayarak saf halde kalmasını, büyümesini ve güçlenmesini istemez. Onlara müdahalesini yapar, en azından mallarının emniyetini korumaz.

Ötekilik kavramı bilindiğinin aksine her zaman iyi veya kötü kelimeleriyle izah edilemez. O bir fenomendir ve iktidarın ötekilerle ilgili tasarrufuna göre değişebilir. Ötekine olan bakış iktidar için önemlidir ve aslolan da bu araçsalcı bakışın sonuçlandır. Öteki ve bir arada yaşama kavranılan ile Küresel medeniyet arasında bir itme-çekme denklemi vardır.

İtme – Çekme Denklemi

Ötekilik Küresel medeniyet gibi otoritelerin arasında itilerek çekme metodunun bir unsurudur. Yani Küresel medeniyet öteki ile kültürleri, dinleri, çeşitli grupları iter yani ötekileştirir. Fakat aynı zamanda onların kendi meşruiyetlerini oluşturabilmeleri için kendilerine bir imkân verir. Gerçekten Küresel medeniyetin iteklemesi, ötekileştirmesi ve bunun mücadele halini alması, ötekileştirilenler için menfi sonuçlar doğurur. En ağır işkenceler, yıldırmalar ve ölümler ötekileştirilenler üzerinde uygulanabilir. Bu yüzden ötekileşen kültürler, etnisiteler ve dini gruplar kendilerini göstermek, Küresel medeniyet karşısında “temize çıkmak” için çabalamaya başlar. Ötekilik bu bakımdan bir arada yaşamanın bir gereğidir fakat zamanla bu aşınmaya başlar. Zira öteki likten bir arada yaşamaya zorlanan kültürler kendi geçmişleri hak-kında fikir sahibi olmaya başlarlar. Kendi kimliklerini inşa etmekle medeniyetin bahşettiği” kimlik arasındaki aşınma ötekiliğin düzeyini belirler.

İtme-çekme karşıtlığı içinde ötekilik, kültürlerin Küresel medeniyete intibaıda tek belirleyici olur.

Ötekilik ile bir arada yaşama, ezerek yüceltmedir. Küresel medeniyet hakaret ederek Över.

Küfrederek yükseltir.

Bu yüzden ötekilik hiçbir zaman kendilik olamaz.

Kendisi olmaya kalkanın sonu ötekileştirmek olur.

Övgüyle de müstesna konuma yerleştirilerek de ötekileştitirilir. Mükemmellik pa-yesi altında yalıtılmak ve hareket alanının kısıtlanmasıdır. Kategorilere ayrılarak bö-lünen kimliklerin kendilerine gelme ihtimalleri yoktur, ötekileştirmede etkili olan yöntemlerden biri de bu kompartımanlara ayırma yöntemidir. Birlikte yaşama aslın-da bir olan bütünlüğün suni olarak ayrıştırıldıktan sonra tekrar haklarını iade etme-nin adıdır. Önce çoğullaştırarak, bölünen kimlikler, teker teker birbirinin ötekisi olduğu için sonradan ötekileştirmenin ortadan kaldırılması adına, bir arada yaşamaya zorlanır. Tabi bunların hepsinin çimentosunu “hoşgörü” kavramı oluşturur.

Batı ötekileştirerek düşünür. Çünkü zihninde hep bir köleleştirme vardır, öte- kileştirme aslında köleleştirmedir, Batı için. İslâm için ötekileştirme inanç bakı-mından başkasıyla kendisi arasındaki sınırı belirlemedir, ötekileştirilen, İslâm medeniyetinde dışlanmaz, horlanmaz, fiziki darbelere maruz bırakılmaz. Fakat Batı renklere, kişiliklere, dinlere ayırarak ötekileştirir ve asimilasyonla birlikte köleliği özdeşleştirir ve hayata geçirir.

Batı İslâm medeniyetini hep bir öteki olarak görmüştür. İslâm’da Batıyı öteki olarak görmüştür. Ama Batı öteki olarak İslâm’ı ortadan kaldırılması gereken, düşman, ezilmesi gereken, köle olarak görmüşken, İslâm için Batı öncelikle ezi-lecek, köleleştirilecek değil, hidayete vesile olacak şeklinde bakmıştır. Ötekilik bu açıdan ayrılır. Batı İslâm’ı ötekileştirerek yok etmeye çalışır. Tahammülü yoktur. Kendi dünyasında kimseye ilişmese bile Müslümanlar ya da başka inanç grupları yine Batı için tahammül yoktur. Taşkınlık yapmadığı sürece ötekiler yani Müslü-man olmayanlar hoşgörüye mazhardırlar. Hoşgörü burada üstünlük göstergesidir.

İslâm, Batı ile ötekileştirme, hoşgörü, çok kültürlülük, barış içinde bir arada yaşama gibi kavramlar üzerinden mücadele etmektedir.

Küresel medeniyet iki tarafın birbirini ötekileştirmemesini ister. Batılıların hoşgörü adı altında İslâm’a tahakkümüne ve terörist saldırılar özelinden bir arada yaşamayı reddettiğini savunarak, Müslümanların Batı içinde erimeleri ve entegre olmaları Fikrini yerleştirmeye çalıştırmaktadır. Küresel medeniyetin etki alanı, operasyonlarındaki derinlik, stratejilerindeki ve kavramlara hükmetmelerindeki yoğunluktandır. İslâm batıya ötekileştirme, bir arada yaşama, tolerans gibi kavramları öğretmeden, didaktik davranmadan göstermiştir. Kendi iç hukukunu gerçekleştirdikten sonra İslâm, Batıyı dışlar ama içine almaktan beis duymaz. İslâm Batıdan akıl öğrenmez, kompleksli de davranmaz. Küresel medeniyet rol icabı çok farklı kalıplara girebildiği için bu tür kavramlar üzerinden etki alanını genişletmektedir.

Mesele ötekileştirme ya da hoşgörü ve Bat, ite bir arada yaşamanın ötesinde İslamın, İslâm medemyetinin varlığını sürdürebilmesidir

Ercan Yıldırım, Hece Dergisi, İslam Medeniyeti Özel Sayısı

Yazar: Muhammed Ali

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.