Modern Toplumun İhtiyaç Stratejisi

GERÇEK İHTİYAÇTAN SUNİ İHTİYACA

Prof. Dr. Saffet KÖSE 
Selçuk Üniversitesi İlahiyat Fakültesi

İnsanların üretilen mala olan tutkusunu tahrik eden ve ‘çöldeki adama ısıtıcı, kutuplardakine klima ya da buzdolabı satabilme’ stratejisi üzerine oturmuş olan pazarlama zihniyeti, bilimsel tetkiklerle tespit edilen eğilim ve zaafları merkeze alan reklam araçlarının da gücüyle sun‘î ihtiyaçlar oluşturup tüketimi bir yaşam biçimi haline getirmeyi başarmış gözükmektedir.

Günümüz insanının en önemli sorunlarından birisi tüketim çılgınlığıdır. Bu eğilim, bireyin ihtiyacı olup olmamasından bağımsız olarak yeni olan her şeye sahip olma hırsıyla güdülenmesidir. Bunun temelinde de sanayi devrimiyle birlikte ortaya çıkan modern ekonomi biliminin, kendisini ‘ihtiyaçların sınırsız olduğu’ düşüncesi üzerine konumlandırmış olmasıdır. Neticede ‘sınırsız olanın ihtiyaçlar değil ihtiraslar, arzular olduğu’ gerçeği ters yüz edilerek arzular ihtiyaç kisvesine büründürülüp kışkırtılmıştır.

Ekonominin bahsedilen bu konumuyla birlikte modern teknolojinin üretimde kullanılması sonucu ortaya çıkan ürün bolluğu ve çeşitliliği, zorunlu olarak bir rekabet ortamı doğurmuş ve pazarlama stratejilerinin de buna göre şekillendirilmesini ve çeşitlendirilmesini zorunlu kılmıştır. Özellikle insanların üretilen mala olan tutkusunu tahrik eden ve ‘çöldeki adama ısıtıcı, kutuplardakine klima ya da buzdolabı satabilme’ stratejisi üzerine oturmuş olan pazarlama zihniyeti, bilimsel tetkiklerle tespit edilen eğilim ve zaafl arı merkeze alan reklam araçlarının da gücüyle sun‘î ihtiyaçlar oluşturup tüketimi bir yaşam biçimi haline getirmeyi başarmış gözükmektedir.

Bir ürüne de teknolojinin ulaştığı en son özelliklerin tamamı değil, belli bir kısmı monte edilerek üretime gidilip kısa bir süre sonra ilave özelliklerle yeni ürünlerin piyasaya sunulmasıyla ya da aynı ürünün yeni tasarımlarıyla tüketim, sürekli aktif halde tutulmaya devam edilmektedir. Bugün her bir insanın, sadece kullanmış olduğu elektronik cihazlardan birine mesela bir telefon aparatına ya da bir bilgisayara veya bir otomobile bakması bile bu gerçekliği anlaması için yeterlidir. Bu yeni mamullerin tüketiciye oldukça yüklü bir maliyet getirdiğini söylemeye gerek yoktur.

Önemli bir tüketim aracı olarak moda da aynı yönde bir işlev görmektedir. Modanın en olumsuz etkisi, yücelttiği yeni ürünün, kendinden önce kullanımda bulunan ve işlevselliğini kaybetmemiş eşyayı eskimiş imajıyla kullanılamaz hale getirmesi ve ona karşı bir psikolojik iticilik oluşturmasındadır.

Moda, bir taraftan eskiye karşı manevî baskı oluştururken diğer yandan yeniye karşı tahrik edici özelliğiyle insanı iki yönden sıkıştırma yoluna gitmekte, güçlü bir baskı oluşturmaktadır. Bu süreç sadece çok hızlı işleyen giyimle sınırlı olmayıp diğer bütün alanlarla yakından ilgilidir. Saç modellerinden aksesuarlara, ev eşyasından otomotiv sektörüne varıncaya kadar yenilenen tarz ve görüntü, marka düşkünlüğüyle tüketimin bir başka boyutunu öne çıkarmaktadır. Teknolojik gelişmeler ve kitle iletişim araçları, moda zihniyeti ile istenen değişikliği hızlandırmakta ve yeni tarzları yaygınlaştırmaktadır. Bu da tüketimi hızlandıran bir başka unsurdur.

Modern dünyanın ‘tüketmek için üret’ anlayışına dayalı bu zihniyetinin eşyaya bakışı, onunla olan ilişkiyi baştan sona değiştirdiği görülmektedir. Bununla “maddeye hükmeden insandan maddenin hükmettiği insan” tipinin ortaya çıktığını, gerçek zenginlik olan gönül zenginliğinin1 unutulduğunu söylemek çok da hatalı gözükmemektedir.

Sonuçta eşya için onun fonksiyonelliği, bir eksikliği gidermesi, bir ihtiyacı karşılaması önemli olmaktan çıkmış, onun kişiye kazandırdığı statü ya da sağladığı imaj veya bu yolla elde edeceği saygınlık ve çekeceği dikkat öne çıkmış durumdadır. Bu yaklaşımla birlikte, sahip olunanlarla üstünlük sağlama amacına dayalı mal yarışı, onunla övünme hatta çoğu zaman şımarıklık gibi zaafl ar normalleşmiş durumdadır.

Bunlara bağlı olarak açgözlü, hazcı, doyumsuz, mal ve dünyaya karşı hırslı, gösterişe düşkün ve en önemlisi mutsuz, üretim-tüketim arasında gidip gelen, makineleşmiş bir insan tipi oluşmaya başlamış, hatta bugün batılı toplumlarda bu tatminsizliğin yaşamayı anlamsız kılması sebebiyle intiharların görüldüğü üzüntü verici sonuçlar doğmuştur. Hz. Peygamber’in (s.a.v.), meşhur Cibril hadisinde kıyamet alâmetlerinden birisi olarak saydığı “yalın ayak, baldırı çıplak, meteliksiz çobanların yükselttikleri binalarla birbirleriyle yarış ettiklerini görmek”2 tabiri aslında tam da bu noktaya parmak basmaktadır.

Resulullah’ın sembolik anlamdaki “meteliksiz çoban” ve “dikilen binalarla yarış” şeklindeki bu ifadeleriyle, başlangıçta fakir iken daha sonra herhangi bir sebeple varlıklı hale gelmiş “sonradan görme”, “türedi” ve “görgüsüz zenginlerin” çoğalması, bunların da geçmişini unutup eşyaya farklı bir anlam yükleyerek karşısındakinden ‘bir fazlasını elde etme’ ya da ‘daha iyisine sahip olma’ zihniyetiyle çokluk, marka, model vs. için gereksiz yarışa girmelerinin o toplumun kıyametini hazırladığına işaret ettiği anlaşılmaktadır. Nitekim bir başka hadisinde Hz. Peygamber, “Ben sizin fakirliğinizden değil dünyanın sizden önceki kavimlerin önüne serildiği gibi sizin önünüze de serilmesinden ve onlar gibi dünya için yarışırken helâk olmanızdan endişe ediyorum”3
ifadeleriyle bu husustaki endişesini daha açık biçimde dile getirmiştir. İşte fakirliğin faziletinden bahseden hadisin4 böyle bir zenginliğe tepki amacı taşıdığını özellikle vurgulamak gerekir.

Hadis, “şımarıklık ve azgınlığa sebep olacak zenginliktense fakir kalmak daha faziletlidir” şeklinde yorumlanmalıdır.5

Modern tüketim zihniyetinin ‘eşyaya hükmeden insan’ı ‘eşyanın hükmettiği insan’a dönüştürmesi, birey ve kurumlarıyla bir toplumda gereksiz harcamalara kapı aralamakta, harcamadaki öncelikleri tersyüz etmekte, israf ve savurganlığa sebep olmakta, varlıklı kesime karşı oluşan antipati sonucu insanlar-arası ilişkileri bozmakta ve sonuçta ilgili toplumun birçok açıdan dengelerini bozarak adeta onun kıyametini hazırlamaktadır. Bir türlü kapanamayan cari açıklarının temelinde bu özellikteki harcamaların büyük etkisinin bulunduğu bilinmektedir. Hatta bu anlayışın manevî alanlara bile bir şekilde nüfuz ettiğini söylemek mümkündür. Mesela yüksek maliyetlerle Müslüman kadınlara hitabeden tesettür defilelerinin düzenlenmesi bile nasıl tüketimin aracı haline geldiğimizin bir görüntüsüdür.

Bunun İslâm’ın hangi ilkesiyle örtüştüğü hususu kolaylıkla anlaşılabilir bir konu değildir. Gösterişe dönüşen iftar sofraları, sağ elin verdiğini sol elin görmeyeceği kadar gizliliğin esas olduğu zekâtın ve infakın ihtiyaç sahibinin rencide olabileceğine ve incinebileceğine aldırmadan kameralar önünde adeta davulla zurnayla yapılması, kalpten ziyade gözün önem kazandığı bir sürecin içinde yaşadığımızı gösteren can sıkıcı bir husustur.

Yukarıda bahsedilen tüketim furyasının, hazcı ideolojinin tehlikelerine karşı Müslümanca tavrın nasıl olması gerektiği sorusuna verilecek cevapları ana hatlarıyla şu şekilde ortaya koymak mümkündür:

1. İslâm’ın iki temel kaynağı Kur’an ve Sünnet açısından zenginlik ve harcamanın kötülenen bir husus olmadığı vurgulanmalıdır. Anlatılmak istenen şey, dünyayı gönlüne yerleştirmenin, dünya için âhireti feda etmenin, dolayısıyla arzulara teslim olmanın doğru olmadığı fikridir.6

Burada tüketim furyası ve hazcı ideolojiye dönük eleştirilerden dünyanın ya da dünyevî zenginliklerin önemsenmemesi gibi bir anlam çıkarılmamalıdır. Hz. Peygamber’in fakirliğin şerrinden ve fitnesinden
Allah’a sığındığı7 bilinirken ve “Fakirlik neredeyse küfür olacaktı”8 hadisi yoksulluğun olumsuz sonucunu çarpıcı biçimde ortaya koyarken, böyle bir şeyi düşünmek elbette mümkün değildir. Bu sebeple Müslümana düşen, Kur’an’ın öğretisine uyarak, Allah’ın verdiği nimetlerin peşine düşüp onları araması,9helâl yoldan kazanması,10 dünya ve ahiret dengesini kurması,11 maddî olanın kendisine değil12 kendisinin maddî olan neyi varsa ona hükmedebildiği13 bir zihniyete sahip olması, cimrilikten uzak şekilde gerektiğinde Allah’ın rızasını kazanmak amacıyla maddî varlığından gönülden harcamada bulunabilmesidir.

2. Bir Müslüman helâl yollardan kazandığı ve zekât, infak, vergi gibi malî yükümlülüklerini yerine getirdiği kazancından israf ve savurganlık özelliği taşımayan ölçüde dilediği gibi harcayabilir. Hadîs-i şerîf’te belirtildiği üzere Allah verdiği nimetin eserini kulunun üzerinde görmeyi sever.14 Bu bağlamda ihtiyaç duyduğu bir malın en iyisini almak hak olmakla birlikte satın alınan bu eşya işlevselliğini devam ettirdiği sürece ilke olarak onunla yetinilmelidir.

Esasen bu tutum bir hadiste şükrün en ileri derecesi sayılan kanaatin15 de bir çeşididir.

3. Her konuda olduğu gibi harcamalarda da itidali (orta yol, dengeli, ölçülü olma) gözetmek esas olmalıdır.

Bizzat Kur’ân-ı Kerîm harcamalarda cimrilik ve savurganlık yapılmadan dengeli bir tutum takınılmasını,16 Hz. Peygamber de ilke olarak her konuda orta yolun tutulmasını emreder.17 Bir Müslümanın hayır amacıyla bile olsa, malının tamamını vasiyet etmesi bu ilkeye aykırı olduğundan caiz değildir. Tamamını vasiyet etse bile üçte birinde geçerlidir.

Keza malının tamamını Allah yolunda infak eden mesela bir cami vakfına bağışlayan bir Müslümanın bu bağışı sadece malının üçte biri için geçerlidir.18

4. İnsanın mala karşı hırslı ve tamahkâr eğilimde olduğunu “İnsanoğlunun iki vadi dolusu altını olsa mutlaka bir üçüncüsünü ister, onun gözünü ancak toprak doyurur” hadisi19 ifade etmektedir. Bu hırs karşısında Hz. Peygamber insanın şu üç şey dışında malının bulunmadığının farkında olmasını ve ona göre bir tavır geliştirmesini ister: “Yiyip-içip bitirdiği, giyip eskittiği, sadaka olarak verdiği.”20

5. Kişinin içinde bulunduğu şartlara göre harcamalarını şu sıraya göre takip etmesi işini kolaylaştırır.

a) İlk önce zaruri olanlar temin edilmelidir. Bunlar hayatın kendisine bağlı olduğu, olmazsa olmaz kabilinden dinî ve dünyevî menfaatler (zaruriyyât);

b) Sıkıntıyı ortadan kaldıracak özelliğe sahip olan, eksikliği hayatın devamında güçlük doğuracak olan menfaatler (hâciyyât);

c) İlk iki sıradakiler kadar zorunluluk taşımayan ancak bulunması rahatlık sağlayacak özelliğe sahip olan menfaatler (tahsîniyyât).21

6. Şımarıklığı, kibiri yasaklayan ve insanlara karşı tevazu içinde olmayı emreden âyetlerden22 anlaşıldığı kadarıyla Allah’ın verdiği bir nimet mesela makamın yüksekliği, servetinin miktarı ve kalitesi kişinin davranışlarını değiştirmemeli yani kişiyi kibir, gurur, tepeden bakma, şımarıklık gibi ahlâk dışı tavır ve davranışlara sevk etmemeli, azgınlık ve taşkınlığa sebep olmamalı, eldeki imkânları imtiyazı gibi görmemeli, tam aksine şükre vesile kılmalı, nimet çoğaldıkça tevazuu da artmalıdır. Hz. Peygamber eldeki nimetleri kibir aracı yapanlara rahmet nazarıyla bakmayacağını giyim örneğinde anlatır23 ve iki elbisesiyle kibirli bir şekilde yürüyen şımarık bir insanı Allah’ın yere batırdığını haber verir.24 İşte bu ruhî anlamda hastalıktır.

“insanlara karşı avurdunu şişirme”25 âyeti buna işaret etmektedir. Zira bu ifade boynunda yer alan hastalık sebebiyle eğri büğrü yürüyen deve için kullanılmaktadır. Aynı şekilde servetine ya da diğer statülerine dayalı olarak mağrur bir şekilde hareket eden kişide de benzer hastalık var demektir. Bu şekilde davranan ve ikazda bulunanları hiçe sayan, onlara kulak tıkayan şımarıkları Kur’ân-ı Kerîm, Karun örneğiyle uyarmaktadır. Karun, Hz. Musa’nın kavminden olup hazinelerinin anahtarlarını ancak güçlü bir topluluğun taşıyabildiği, zenginliğiyle mağrur, servetiyle şımaran, gösterişi seven, kavminin arasında ihtişamla dolaşmaktan zevk duyan, kavminin uyarılarına rağmen servetini kendi bilgi ve becerisi sayesinde elde ettiğini söyleyen küstah bir kişiydi. Sonuçta bu tavırları sebebiyle helak olmuştur.26

Serveti, şöhreti, statüsü vb. güçleriyle toplum içinde şımarıp Allah’ın kendisini izlediğini unutanlar, sorumlu davranmayanlar ahiret yurdunda  gördükleriyle pişman olacaklar, yanlışlarını düzeltmek için kendilerine ikinci bir fırsat da verilmeyecektir.27

Dipnotlar

1- Buhârî, “Rikâk”, 15, Müslim, “Zekât”, 120…
2- Müslim, “Îmân”, 1, 5, 7; Ebû Dâvûd, “Sünnet”, 16; Tirmizî, “Îmân”, 4; Nesâî, “Îmân”, 5, 6; İbn Mâce, “Mukaddime”, 9, “Fiten”, 25; Ahmed b. Hanbel, I, 27, 52, 319. Ayrıca bk. Buhârî, “Îmân”, 37.
3- Buhârî, “Cizye”, 1, “Megâzî”, 12, “Rikâk”, 7; Müslim, “Zühd”, 6…
4- Buhârî, “Rikâk”, 16.
5- Konu etrafındaki düşünceler için bk. Şeybânî, Kitâbü’l-Kesb, Dımaşk 1400, s. 51 vd.
6- Nâzi‘ât, 79/37-39.
7- Ebû Dâvûd, “Edeb”, 101; Nesâî, “Sehv”, 90, “İsti‘âze”, 16, 29; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, V, 26, 29, 42, 44; ayrıca bk. VI, 57, 207.
8- Kudâ‘î, Müsnedü’ş-şihâb, Beyrut 1407/1987, I, 342, nr. 380, 586; Beyhakî, Şu‘abü’l-îmân, Bombay 2003, IX, 12.
9- Bakara, 2/198; Cumu‘a, 62/10.
10- Bakara, 2/168, 172; Nisâ, 4/29; Maide, 5/88; Mü’minûn, 23/51; Müslim, “Zekât”, 65; Tirmizî, “Tefsîr”, 2/36.
11- Kasas, 28/77.
12- Âl-i İmrân, 3/180; Nisâ’, 4/37; İsrâ’,17/100; Muhammed, 47/38;
Hadîd, 57/7, 10, 24; Hümeze, 104/2-4.
13- Bakara, 2/177, 195; İbrahim, 14/31; Haşr, 59/9; Teğâbün, 64/16…
14- Tirmizî, “Edeb”, 54; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, II, 311; IV, 438.
15- İbn Mâce, “Zühd”, 24.
16- İsrâ’, 17/29; Furkân, 25/67.
17- Buhârî, “Savm”, 51, “Zekât”, 30, “Teheccüd”, 20, “Nikâh”, 1, “Cihâd”,
70, “İ‘tisâm”, 5; Müslim, “Zekât”, 40; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, VI, 226; 347;
18- Bk. Saff et Köse, İslam Hukukunda Hakkın Kötüye Kullanılması, İstanbul 1997, s. 124-127 ve tür. yer.
19- Buhârî, “Rikâk”, 10; Müslim, “Zekât”, 116, 119; Tirmizî, “Menâkıb”, 32.
20- Müslim, “Zühd”, 3, 4; Tirmizî, “Zühd”, 31, “Tefsîr”, 102/1; Nesâî, “Vesâyet”, 1.
21- Bk. Rahmi Yaran, “İhtiyaç”, DİA, XXI, İstanbul 2000, s. 573-574; Cengiz Kallek, “İsraf”, DİA, XXIII, İstanbul 2001, s. 178-180.
22- İsrâ’, 17/37; Lokman, 31/18-19.
23- Buhârî, “Libâs”, 1,2, 5, “Fedâilü’s-sahâbe”, 5; Müslim, “Libâs”, 42-48;
Ebû Dâvûd, “Libâs”, 25-27…
24- Müslim, “Libâs”, 49.
25- Lokman, 31/19.
26- Kasas, 28/76-82.
27- İnşikâk, 84/10-15.

Din ve Hayat Dergisi

Kastamonur.com

Muhammed Ali

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir