Mezhep Suretindeki Hizip

Suriyeli muhaliflerden ve Buti’nin talebesi İmadüddin Reşid bey ile konuşuyorduk.  Şiiler ve Şiilik konusunda hem bilgili hem de müteyakkız bir zat olan İmadüddin bey Şia ile alakalı olarak ‘serapa siyasi bir mezhep’ tanımını kullandı. Dindarlığı siyasetten ibaret. Bundan dolayı da heyula gibi. Ele avuca sığmıyor.  Dini yönü de imamları sevmekten ve kabirlerine perestiş etmekten ibaret. Kabirleri yıkan ile tapınanlar madalyonun iki yüzünü temsil ediyorlar.  Kendilerini birbirlerinin zehri ve panzehiri olarak konumlandırıyorlar.

Halbuki haddi vasatı değil ifrat ve tefriti halini temsil ediyorlar. Kabirlere hürmetleri bile siyasetin dışında değil. Sözgelimi,bir kanalda Suriye meselesini konuşurken Tahran’dan katılan bir uzman Halep’e olan ilgilerini anlatmak için Hazreti Hüseyin’in (R.Anhu) başının Kerbela’dan getirilirken Halep üzerinden geçtiğini ve bu sırada bazı kan damlalarının Halep’e döküldüğünü ve bundan dolayı burası ile ilgili olduklarını söyledi. Böyle olduğunu farz etsek bile Hazreti Hüseyin’in kanının mülkiyeti hangi hakla veya kuralla İranlılara geçti! Bu misyonerlerin emperyalist taktiklerinden ibarettir. Bu Şii anlayışıyla  Hıristiyanların da Efes’i sahiplenmeleri mümkündür.   Belli ki kabir ziyareti üzerinden bir dini emperyalizm yürütüyorlar. Her şeyleri siyaset.

Bir ara eksikliklerini fark ederek Risale-i Nur neşreden Nesil Yayınlarıyla temasa geçmişler ve Risale-i Nurlarla ilgilenmişler. Meramlarını da şöyle anlatmışlar: Gençlerimizi dindar yetiştiremiyoruz bu hususta Risale-i Nuru başarılı görüyoruz ve yararlanmak istiyoruz. Haydar Baş duymasın ama Risale-i Nur mesleğinden yararlanmak istediklerini söylüyorlar. Boşuna zahmet etmesinler Risale-i Nur’dan hiç yararlanamazlar.Risale-i Nur azami ihlas üzerine kuruludur. Kendileri de azami hile.  Risale mesleği, ‘aldansam da aldatmam’ mesleğidir.En büyük hile hilesizliktir anlayışına dayanır. Bu zıt anlayışı terk etmedikçe hakiki dindar da olamazlar. Takiyye prensibi başta ihlasa aykırıdır. Meslekleri siyaset ve kandırmacadır.

Halep ile ilgilerini böyle anlatıyorlar ve meşrulaştırıyorlar. öyleyse Hazreti Peygamber ve yakınları Medine’de Cennetü’l Baki’de yatıyor. Onu niye sahiplenmiyorlar. Yine takiyye gereği adım adım gidiyorlar. Halep’i hazmettikten sonra imkan elverirse sıra Medine’ye de gelecek.Takiyye olunca utanma diye bir sorunları da kalmıyor.  Şia bir mezhep değil kine dayalı bir siyasettir. Sevginin ekşimiş halidir.Mecusilik kalıntısıdır. Neden mi? Hazreti Peygamberin arkadaşlarına olan nefretleri, hariçte sönen Mecusi ateşinin gönüllerde yanmaya devam etmesidir. Bundan dolayı Hazreti Ömer’in katili Ebu Lü’lü’ye Baba Şucaaittin payesi vermişler.

Musa Kazım’ın torunlarından Abdulkadir Bin Muhammed Ata Sufi Ebu Muhammed el Hüseyni’nin de ifadesiyle Hazreti Ali’nin yolunun eri olmayıp onun adına üretilmiş bir hiziptirler.Hizipçilik ise asabiyete dayalıdır. Hakkaniyet mesleğiyle yakından uzaktan alakası yoktur. Hizipçi olduklarından geniş zeminle ve ümmetle buluşamıyorlar.Hizipçilikleri veya klikçilikleri gereği dikotomi ve zıddiyet ürettiklerinden ümmetin çatısı altında birleşemezler.Kimyaları  sekterizm ve klikçilik yani bölücülük üzerine teessüs etmiştir.Ümmetle bütünleşmeleri eşyanın tabiatına aykırı olurdu.Şia ve İsna Ayeriyye’nın dışında hiçbir İslami mezhep paralel değildir.  Sözgelimi Mutezile gibi diğer mezheplerin hem ameli hem de itikadi boyutları yoktur.  Mutezili birisi pekala Hanefi olabilir ya da Zeydiler genellikle fıkıhta Hanefi anlayışı temsil eder.

Keza hiçbir mezhebin Kafi gibi paralel Buhari’si yoktur. Bu ancak On İki İmamcı Şiilere mahsustur.Onlar fikri değil siyasi Muteziledir. Mutezile asabiyet veya hizipçilik olmadığından inkiraz bulmuş ve tarihe karışmıştır.Şia ise bir hizip  suretine büründüğünden yeniden  harekete dönüşmesi kolay olmaktadır. Humeyni bunu sağlamıştır. Şah döneminde kültürel hale gelen Şiilik Humeyni’nin elinde yeniden yoğrularak; harekete ve ideolojiye bürünmüştür. Bunlar ana gövdeden ayrılan tali kolları temsil ediyorlar.Ümmetin gövdesini kemiren güve hükmündeki bu hareketleri günümüzde Hariciliğin yeniden ete kemiğe bürünmüş hali olan IŞİD ile İran temsil etmektedir. Madalyonun iki yüzünü temsil eden bu hareketler birbirlerinden misyon devşiriyorlar.

IŞİD Şia’nın mezalimini; Nuri Maliki ve Beşşar’ın yaptıklarını afişe ederek kendisine siyasi sermaye yaparken tersinden de İran ekolü IŞİD’i kendilerine malzeme yapmaktadırlar. İran IŞİD’e karşı terörün panzehiri olarak durumdan vazife çıkartırken; Batılılar da kendisini kutsuyorlar.  Kısaca İran’ın temsil ettiği tarihin derinliklerinden ve kininden beslenen mezhebi doku, hizipçilikten ibarettir. Mezhep sureti giymiş Pers hizipçiliğidir.

Kuzey Afrika ülkelerinde bir zamanlar yaygın olan Hizb-i Fransa gibi. Hizbullah gibi partizanlar veya milis veya halk orduları aracılığıyla İran, bölgede baştan sona operasyon yapıyor.Humeyni,Seyyid Kutup’tan aparma ‘Muhammedi İslam’a karşı Amerikan İslam’ı’ söylemiyle karşımıza çıkmıştı.  Neyi kastettiğini bilmiyoruz ama basın yoluyla atışsalar da terör dedikleri şeye karşı ABD-İran’ın derin ortaklığına şahit oluyoruz. İran’ın Batı ve İsrail’e yönelik düşmanlığı sözel ve onun ötesinde taktik düzeyi geçmezken İslam dünyasına yönelik düşmanlığı sınır tanımıyor ve fiiliyatın da ispatladığı gibi stratejik. Damardan.

 

Mustafa Özcan, Vahdet Gazetesi

Yazar: Yusuf Aslan

Tarih talebesi ve ilme pek meraklı.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.