Marks ve Bediüzzaman Estetiği

Şimşirgil, Bediüzzaman’ın gayrimüslimlerin şehitliği görüşünü anlamamış
Bediüzzaman estetiği; materyalist ve natüralist, Bediüzzaman’ın ta­biri ile tabiiyyun ve maddiyun estetiğine ve dünya görüşüne bir evrensel tepkidir, Marks, dünyevi ve seküler bir estetik görüş sahibidir. Bediüzzaman beşeri eserler için de geçerli bir gözlem ortaya koyar, bir estetik ka­nunu belirler ve daha sonra onu ilahi eserlere uygular. Bir şahıs evrende ilahi yaratıklara bakıp onlardaki uyumu, estetik kategorileri görürse onu bir resme,bir musiki eserine, bir heykel parçasına da uygulayabilir, onları da aynı ölçüyle yorumlar. Önemli olan estetik olanı nerede olsa görme yetene­ğidir. Marks ve arkadaşları evrene tenasüb ve uyum içinde bakıp bir birlik içinde oluşturulduğunun yerine, beşeri bakış açılan,adeta insanı tanrılaştıran oluşumlar koymuşlar. Bediüzzaman ise hem ilahi sanatlara hem beşeri sanatlara hükmeden estetik kuralları, eksersizlerle anlatarak her iki yönün üzerindeki dalalet, yanlış yorum kirlerini, paslarını kaldırır.

Mehmet Doğan: “Markscılığın kurucuları Marks ve Engels sistematik tarzda bir estetiğin ilkelerini hazırlamış işlemiş değillerdir. Onların eserlerin­de yalnız özet olarak şu ya da bu sanat eseri üstüne yargılar ve bu arada da metod konusunda bazı uyarıcı gözlemler bulunabilir. Bunlar tabii ki pek de­ğerli unsurlardır, ama bunları uc uca koymak bir Markscı estetik kurmağa yetmez Formel mantık kurallarına göre ve derlenmiş metin aktarımlarını bir arada toplamaya dayanan bu skolastik biriktirme metodu sanatların bugünkü gelişme safhasında kendimize bir yön çizmemize yetmeyecektir. (Mehmet Doğan, Estetik ..) Ortada bir çok yönlü estetik yok ama onu takib edenler onun görüşleri doğrultusunda bir estetik çaba gösterirler. Markscı estetik, idealist estetik ile mücadele etmeye bir tepki estetiği oluşturmayı kendine gaye edinmiştir.

Bediüzzaman ise idealizmin ötesinde bilimsel bir estetik teori kurmuş ve bu estetik görüşleri sistematiktir. Bir bütün içinde üç yüz atmış derece­lik bir yuvarlaktır ve bu yuvarlağın hiçbir yanı boş bırakılmamıştır. Bilinçli olarak sistemi inşa etmiştir. Sistem insanın bütün eylemlerini içine alan bir genişlikte tutulmuş, üstelik bu eylemler hakkında tek perspektiften yorum­lar yapılmamış, her eylem bir çok yönden, farklı bakış ağları ile anlatılmıştır. İnsan -Allah -Kainat üçlüsü içinde birbiriyle ilişki halinde güzelliğin felsefesi yapılmıştır. Aslında İslam dini büyük bir sistematik estetik felsefeye sahip­tir, ama bu estetik organize edilmemiştir. Bediüzzaman’ın yaptığı Kur’an ayetlerinden aldığı İşaretler ve temel değerlendirme metinleri ile ortaya bir Kur’an estetiği çıkarmaktır ve bunu yapmıştır. Bu sistematiğin hareket nok­tası şu ayettir; “Yeryüzünde ne varsa biz dünya için bir süs olarak yarattık ki insanlardan hangisi daha güzel işler yapacak diye imtihan edelim” (Kehf 7-8) Ama İslam dini uygulamada daha çok”Ben insanları ve cinleri yalnız bana ibadet etsinler diye yarattım” ayeti üzerinde odaklanmıştır. Bugün İslam dünyasının toparlanamaması hayatı estetik bir mükemmellik olarak algılamayışındandır. Batı ise ikibin yıldır estetik konuşmakta ve her gün yeni şeyler ortaya sürmektedir.

Bediüzzaman’ın ürettiği insan tipinin bütün eylemleri güzellik pa­rantezinde değerlendirilebilir. Üstelik sadece uhrevi bazda değil dünyevi ve uhrevilik birbiri ile kaynaşmış bir birliktelik ile izah edilir. Bediüzzaman için dünya her zaman bir değerdir, ne gölgedir, ne de önemsiz. Çünkü din de­mek bütün dünyevi ve uhrevi eylemlerin toplamı demektir, sadece tanrısal davranışlar değildir. Bu sistematiklik çalışmada bir derece hissettirilmiştir. Sanatı bir üst yapı sorunu olarak gören Marks’a karşılık Bediüzzaman, bir sınıf farkı ortaya koymaksının bütün insanların eylemlerinde güzeli esas almalarının izahını yapar, batının entel bir his gibi verdiği estetiği bir insanın bütün hayatına yansıtmıştır, onu bir üst kültür olayı olarak anlatmamıştır.

Lukács, klasik kültürü ve o kültürü oluşturan Avrupa edebiyat ve kültürlerini ileri düzeyde bilen, bunları birbiriyle mukayese edebilen bir fikir ve sanat adamıdır. Marxist olmakla birlikte, evrensel bir bakış açısına göre estetik ve sanat sorunları yorumlayan bir Avrupalıdır. Bediüzzaman’ın es­tetiği de bütün batı ve geleneksel şark estetiğinin ve işlenmemiş Kur’an ve peygamberin hadislerinin yine işlenmemiş estetik doğasını bilen büyük bir eleştirmen ve ledünni ve beşeri bir estetikçidir. Bediüzzaman estetiği, Lukács estetiği gibi çok zaman soyut kalmaz, o estetiği büyük gözlemci­liğine ve mukayeselerine göre yaparak en yüksek düzeyde yüce estetik yorumlar yapmanın yanında, günlük hayatın, dini hayatın ayrıntısına giren bir eleştirel estetik perspektifine sahiptir. Lukács, realiteyi ve sanatsal ger­çeği peşin hükümlerden arındırarak, aynca Marx’in geliştirdiği metodlara da sadık kalarak yorumlar. Lukács, insanın davranışları ve edebiyat nitelikli ifadelerini estetik yorumlarına esas yapar. Bediüzzaman ise gündelik yaşa­mı sıradanlıktan kurtaracak ona ruhsal bir huzur temin eden uygulamalı bir yaşam estetiği meydana getirmiştir. Bediüzzaman estetiğinde, ruh, kalb, akıl, istek, beden hepsi bir estetik armoni içine girerler.

Lukacs, idealist estetiğe karşı çıkar, Bediüzzaman ise İdealist felsefecilerin dünyayı ve insanı yorumlama tartışmalarına sadık kalır diyemeyiz ama o natüraüst, materyalist, marxist estetikçilerden uzak idealistlere yakındı? Onun, üçünü bir öğesi de bütün dinlerin ortak temalarını bir estetik kate­goriye çevirmiş ve sadece Müslümanlığa değil bütün kitaplı dinlerle birlikte beşeri dinlerin de insan hayatını düzenleyen realitelerine uygun düşünmüş ve onları aşmış, bütün dinleri etkileneceği bir estetik yaşam felsefesi mey­dana getirmiştir. Bediüzzaman, Lukacs gibi sadece günlük hayatın ve edebi hayatın yorumunu değil, ilimlerin de estetik yorumlarını yapmıştır, natüralist ve materyalist yorumlarla bunalan İnsan ruhu onun estetik yorumları ile yüzlerce yıldır kaybettiği ruhsal metanetini bulmuştur.

Hayatının elli yıldan fazla süresini, bir Marksist eleştiri kuramı orta­ya çıkarmak için harcamıştır Lukacs. Batı felsefesinin bütün devlerini ve bunlara ek olarak Hegel, Marks ve Leninin fikirlerini özümsedikten sonra dört ciltlik eserini meydana getirmiştir. Bediüzzaman’ın eserleri üzerinde ve oradaki işaretlerden batı düşüncesi ve doğru düşüncesindeki estetik kay­naklara giden meseleler üzerinde durulmadığı için eserler telifinden beri yetmiş yıla yakın bir süre geçmesine rağmen henüz onun eserlerinden sis­tematik bir estetik felsefesi ortaya konamamıştır.

Bu konu onun eserleri üzerinde çalışanların entelektüel yaklaşımlardan yoksun olmalarından ileri gelmektedir.
Filozoflar, bu kozmik bilmece olan kainatın olaylarını yorumlarken, insan ve onun içinde yaşadığı büyük evi olan arz ve kainatın güzellikleri­ni görmüşler ve bir güzellik felsefesinin kırık dökük düşüncelerini eserlerinin arasına serpiştirmişlerdir. Çok sonra bir filozof Baumgarten estetiği müstakil bir alan olarak görmüş ve ortaya düzenlenmiş bir estetik teori çıkarmıştır. Bediüzzaman bütün hayatı boyunca batı felsefesi ile ilgilenmiş, felsefi metinlerin içindeki estetik yorumlan okumuş, kendisi de eserleri­nin arasında kendi görüşleri ve dünya anlayışı içinde estetik yorumlarını serpiştirmiştir. Ama bütün bunlar sıradan insanların matematik düzeni gibi değil dehaların yıldızların dağınık ama iç ahengine uygun şekilde eserle­rini düzenlendiği için bir sistematik estetikçi onları bir araya getirecektir. Bediüzzaman’ın estetik telakkileri birden dünya gündemine oturacak ve farklılığı vurgulanacaktır. Bediüzzaman eserleri kışta fırtınaları dindirmek için yazmış ve fırtınaları meltem rüzgarlarına çevirmiştir, bahan yaşanmak­ta olan o dünyanın yaz mevsimi harika olacaktır. Onun eserleri toplumun değişimine göre gündeme yavaş yavaş girmektedir Yazılışları ledünni bir takvimle olduğu gibi, gelişi, intişarı ve derinliği ve ihtişamı da aynı ledünni takvime göre olacaktır.

Bilimi topluma yansıtma ile estetiği topluma yansıtma farklı şeylerdir. Bilim estetiğin yanında kaba gerçek şeklinde de yorumlanabilir. O kaba gerçeğin içinde estetik gerçeği görmek özel eğitim gerektiren bir iştir. Be­diüzzaman günlük yaşam, sanat hayatı, dini hayat, evrenin yorumu, bilim içindeki yansıtmaları eserlerinde estetik biçimde yansıtmıştır. Nesnelleştir­me sanatın ve dini hayatın anlaşılmasında ve yorulmasında temel nitelikli bir ifade ve anlatım tarzıdır.

Sanatçılar, filizoflar, veliler, peygamberler, sıradan insanların en önemli faaliyeti bilerek bilmeyerek nesnelleştirmek, objektivasyondur. Bu­nun daha basit yorumu ifade etmek, biçimlendirmek, söylemekdir. Bütün bunlar objektivasyonun bölümleridir.

Modern çağın estetikçileri olarak kabul edilen Marks, Nietzcshe ve Freud’un estetik anlayışlarında insan beden’inden hareket ederler. Biri ça­lışan bedeni, İkincisi güçlü bedeni, üçüncüsü ise arzulayan bedenden hare­ket ettiler. Bediüzzaman ise seyreden ve alan, yorumlayan bir tümel külli insandan hareket etti. Onlar sadece bedene takılıp kaldılar, Bediüzzaman ise kainat karşısında en complek ve külli, tümel canlı olan insan ile evren ve Allah arasındaki ilişkileri estetikleştirdi. Bediüzzaman estetiğinin iki ana kelimesi vardır, birbirini takib eden biri gözlem, müşahade objektivasyon, diğeri seyir contemplation. Bütün Bediüzzaman’ın eseri gözlem ve seyir üzerine kurulmuştur. Bu iki kelimeden hareketle yorumlanabilir. Bediüzza­man kendinden önceki yorum geleneğinden de bu iki yönü ile ayrılır.

Bediüzzaman estetiğinin çok yönlü bir doğası vardır. O ne hayatın, ne kainatın, ne insanın belli noktalarına takılıp kalmaz. O girdiği her ko­nuda yukarı bir noktadan meselenin her tarafını görerek yorum yapar. Bu batı estetiğinde böyle değildir. Kant, Hume, Schiller, Hegel, Fichte, Schel- ling, Schopenhauer, Marks, Nietzsche, Freud, Heidegger Benjamin, Adorno hepsi belli bir noktadan hareket ederler, veya belli bir yeri hakim nokta olarak görür oradan estetik sorunlara bakarlar. Evren külli, tümel bir tasarımdır, insan da onun karşısında idrak ve algısı ile en külli ve o külli varlığı anlayabilecek bir madde ve ruh bileşimi içindedir. Bu yüzden Bediüzzaman insana da evrene de, onlardan hareketle Allah ve ona ait olan vücub alanı­na külli, ihataca edici bir noktadan bakar.

Bedenden hareket edince Marksizm; “klasik bir açgözlülük hikaye­dir” der, Teny Eagleton.Bu çok doğru bir tesbittir. “Marksizm bize klasik bir açgözlülük hikayesi anlatır. Bu hikayede insan bedeni boyundan büyük isle­re kalkışır, toplum ve teknoloji dediğimiz uzantıları vasıtasıyla dünyayı ken­dine ait bir parça haline getirmek ister. Ama sonunda bunu başaramadığı gibi kendi duyusal servetini de tüketir. Bu trajediye elbetteki teknolojinin baş döndürücü bir hızla gelişmesi değil, bu gelişmenin zeminini oluşturan toplumsal koşullar neden olmuştur. Şöyle ki emeğin meyvelerine sahip ol­mak için vahşi bir savaşım verilmektedir ve yıkıcı olabilecek bu çatışmaları denetim altında tutmak ve istikrara kavuşturmak için bir dizi toplumsal kuruma ihtiyaç vardır. Bunu sağlayan mekanizmalar bastırma, yüceltme, idealize etme, inkar etme, hep psikanalitik hem de politik söylemin parça- larıdırlar. Ne var ki bedenin güçlerini ele geçirme ve denetleme savaşı öyle kolay bitmez ve bu savaş tam da onu bastırmayı amaçlayan kurumlara damgasını vurur.” (Terry Eagleton, Estetiğin İdeolojisi, s 249)

Marks’ın hareket noktası bedendir, estetiği de felsefesi de, siyasi ve ekonomik ilişkileri de. Bediüzzaman ise insandan hareket eder. Ama batı toplumunun sadece ağzını bedenine dayamış kendini yiyip bitiren, hem sosyal ilişkileri üst yapı alt yapı ilişkilerini belirleyen insanın yerine insanın evren ve Allah karşısındaki yerini belirleyip o noktadan bakar ilişkilere.

“Cenab-ı Hak, Mabud-ı Bilhak, tapılmayı hakkıyla hakkeden, insanı şu kainat içinde Rububiyet-i Mutlakasına, mutlak ve eksiksiz terbiye faali­yetine, umum alemlere, Rububiyet-i Ammesine, bütün varlığı terbiye edi­şine, karşı en ehemmiyetli bir abd, kul ve hitabat-ı subhaniyesine, alemi ve insanı izah eden hitabına, en mütefekkir; en düşünen bir muhatab, ve maz­hariyet –i esmasına, isimlerinin yansıdığı varlıklara, en cami, en hacimli, bir ayine, ve onu ism-i Azamin bütün isimlerini içine alan kuşatıcı bir ismin, tecellisine ve her isimde bulunan İsm-i azamlık mertebesinin tecellisine mazhar bir Ahsen-i takvimde, en güzel biçimde, bütün canlılardan farklı bir güzellikte, ve en güzel bir mucize-i kudret, Allah’ın kudretinin en güzel bir mucizesi, insanları hayrette bırakan eseri, ve hazain-i rahmetinin müşte­milatını, rahmetinin hâzinelerinde olan şeyleri, iki hazine yer ve gök, bütün canlılar bu hâzineden çıkıyor, o hâzinelerden çıkan şeyleri tartan insandaki ölçüler ve hisler, tartmak, tanımak için en ziyade mizan ve aletlere malik sahip bir müdakkik, varlığın harika eserlerini mana hâzinelerine çözen bir sanatçı inceliğinde canlı ve nihayetsiz nimetlerine en ziyade müştak ve fenadan en ziyada müteellim,elem duyan ve bekaya en ziyade muhtaç ve
hayvanat içinde en nazik ve ne nazdar ve en fakir ve en muhtaç ve hayat-ı dünyeviyece en ziyade müteellim elem duyan ve en bedbaht ve Istidadca en ulvi, yüce ve en yüksek surette mahiyette yaratsın” (Sözler s 79)

Kainatı gören ve yorumlarda bulunacak özelliklere sahip, yorumlaya­cak ölçüleri taşıyan, variıkları ile insana hitab eden, konuşan, ayrıca kitapları ile insana hitap eden konuşan Allah. Bir ağaç da konuşur, bir kitap da konuşur. Herkes ağacın ve dağın konuşmasını anlayamaz, kitaptan anlar. İnsan iki kitabı anlayacak bir özel muhatabdır. Gördüğü şeyler üzerinde in­ceden inceye düşünen bir muhataptır. Bir ressamın eseri onun isimlerinin, özelliklerinin yansımasıdır. İnsan o resimde ressamın özelliklerini okur, yo­rumlar. İnsan da kendini ve kainatı isimleri ile yapan Allah’ın eserlerindeki isim inceliklerini hem gösteren hem anlayan bir canlı. Michaelangelo’nun Musa heykeli onun en güzel eseri, Sinan’ın Selimiye Camii en güzel eseri, İnsan da Allah’ın en güzel eseri olarak yaratılmış.

Allah-insan-kainat üçlüsü içinde insan, muhatab, yorumlayan, düşünen,tartan, hassas, bir canlı. Bu kadar ince ve derinlikli özelliklere sa­hip bir varlığı Marks bir kuru bedene indirger. İkisi arasındaki fark.

Marks estetiği, içinde paraya, ihtiyaca da özel bir yorum payı verir. Bunlar estetiğinin ilgi çekici öğeleridir. “İşçinin ihtiyaçları boyunu aşmışken, aylak üst sınıf mensubu ihtiyaçsızlıkla malüldür. Maddi imkanların kısıtla­madığı arzulan, öz üretken, rafine doğadışı, düşsel bir nitelik kazanırlar. Marks için tıpkı bu tüm görüngülerin en maddisi olan para gibi felsefi ide­alizmin toplumsal muadilidir. Marks’a göre para tepeden tırnağa idealisttir, özdeşliğin geçici olduğu ve her nesnenin bir anda başka bir nesneye dönü­şebildiği bir hayali fantesi alemidir. Para da tıpkı toplumsal asalağın düşsel arzuları gibi tamamen estetik bir görüngüdür, özgöndergeseldir. Maddi ger­çeklerden bağımsızdır ve bir sihirbaz hüneriyle şapkasından sonsuz sayıda dünya çıkarabilir” (Teny Eagleton, Estetiğin İdeolojisi, s 252)

Bediüzzaman da ihtiyaç ve arzuları açar, muhtaçlığın derinliğine arkeolojisini yapar ama onların sonsuzluğundan dolayı insanda hasıl olan darlıkların önüne ebedi bir zatı ve ebediyeti koyar. “İnsan kainatın ekser envaına muhtaç ve alakadardır. İhtiyacatı alemin her tarafına dağılmış, ar­zuları ebede kadar uzanmış. Bir çiçeği istediği gibi, koca bir baharı da ister. Bir bahçeyi arzu ettiği gibi,ebedi cenneti de arzu eder. Bir dostunu görme­ğe müştak olduğu gibi Cemil-i Zülcelall de görmeğe müştaktır. Başka bir menzilde duran bir sevdiğini ziyaret etmek için o menzilin kapısını açmağa muhtaç olduğu gibi, berzaha göçmüş yüzde doksan dokuz ahbabını ziyaret etmek ve fikar-ı ebediden kurtulmak İçin koca dünyanın kapısını kapayacak bir mahşer-i acaib olan ahiret kapısını açacak, dünyayı kaldırıp ahireti yeri- kuracak ve koyacak bir bir Kadir-i Mutlak’ın mutlak bir gücün dergahına ilticaya. sığınmaya muhtaçtır” (Sikler s 296) Marks’ın beden İle sınırladığı ihtiyaçlâra Bediüzzaman, ne kadar genişlik getirir. İhtiyaç kelimesi kullanıl- mş, ihtiyacı olan muhtaç olduğu için muhtaç kelimesi kullanılmış, arkasına arzu kelimesini kullanmış, bir de istek kelimesini bunlara ilave edersek, Marks, Nietszche, Freud üçünün de felsefelerinin ana kelimeleri ile bir insan portresi çizilmiş. Kıyaslanırsa gözlemin, Marks’ın kızdığı spekülatif kurgusal felsefe yapılmadan insan nasıl ortaya konmuş, böyle bir insana güç istenci Nietszche gibi onu Allah’tan koparmak değil, onu bir güce yaslandırmaktir.

Bediüzzaman insanın dört bir yandan ihtiyaç tesiriyle yıkılmaya yüz tutmuş dünyasını Allah’a dayanarak inşa eder. “İşte bu vaziyette bir insana hakiki Mabud olacak, yalnız her şeyin dizgini elinde, her şeyin hâzinesi ya­nında, her şeyin yanında nazır, her mekanda hazır, mekandan münezzeh, adiden Müberra, kusurdan mukaddes, nakıstan mualla bir Kadir-i Zülcelal bir Rahim-i Zülcemal, bir hakim-i Zülkemal olabilir. Çünki nihayetsiz hacat-ı insaniyeyi ifa edecek, ancak nihayetsiz bir kudret ve muhit bir ilim sahibi olabilir. Öyle ise mabudiyete layık yalnız o’dur.” (Sözler s 297)

Marks’ın ütopik tarafı Allah’ı, mülkiyeti, devleti gereksiz görmesidir. Bunların kabul etmeyen bir insan tipi üretmek istemektir. Terry Eagteton anlatır. “Marksizmin amacı bedene yağmalanmış güçlerini iade etmektir. Ama bedenin duyularına yeniden kavuşması için özel mülkiyetin ortadan kaldırılması gerekir.

Bu yüzden özel mülkiyetin ortadan kaldırılması insanın tüm duyula­rının ve özniteliklerinin özgürleşmesidir. Ama bunların insani duyular ve öz- nitelikler oluşu da bu özgürleşme sayesindedir. Göz bir İnsan gözü olmuş­tur, tıpkı nesnesinin toplumsal ve insani bir nesne olduğu nisan için, insan tarafından yaratıldığı gibi. Dolayısıyla duyular, dolaysız pratiklerde kurama olmuşlardır. Nesnelerle kendileri için ilişkiye girerler, ama nesnenin kendisi nesnel ve insani bir ilişkiyle kendisine ve insana bağlıdır. İhtiyaç da zevk de böylece bencil olmaktan çıkmış doğa da salt yararı terk edip insani ya-ratı benimsemiştir”(Teny Eagteton, Estetiğin İdeolojisi, s 252) Eagieton yorum yapmaz, nakletmekle yetinir. Ama Marks’ın anlattığı ve hedeflediği tam bir ütopya. Namık Kemal’in hürriyet hissinin kaldırılması ile ilgili bir beyti var bu beyit mülkiyet hissi için de uygulanabilir.

Ne mümkün zulm ile bidad ile imha-yı hürriyet

Çalış idkaki kaldır muktedirsen ademiyetten

İnsanda hürriyet fikrini kaldırmak ancak idrakteki hürriyet hissini kal­dırmakla mümkündür. Yoksa imkansızdır. Mülkiyet hissi de insanda vardır, idrakinde vardır, kendinin olan şeye sahip olmaktan haz duyar, bu hissi de hürriyet hissi gibi kaldırmak mümkün değildir.

Bediüzzaman, kendisine sorulan bir soruya cevap verirken, Sosya­lizm ve komünizmin bazı yönlerine cevap verir. “Ehl-i dünya tarafından de­niliyor ki: “Sen neden bizden küstün? Bir defa olsun hiç müracaat etmeyip sükût ettin. Bizden şiddetli şekvâ edip ‘Bana zulmediyorsunuz’ diyorsun. Halbuki bizim bir prensibimiz var, bu asrın muktezası olarak hususî düstur- larımız var. Bunların tatbikini sen kendine kabul etmiyorsun. Kanunu tatbik eden zalim olmaz. Kabul etmeyen isyan eder. Ezcümle, bu asr-ı hürriyette ve bu yeni başladığımız cumhuriyetler devrinde, müsavat esası üzerine ta­hakküm ve tagallübü kaldırmak düsturu bizim bir kanun-u esasimiz hük­müne geçtiği halde, sen kâh hocalık, kâh zâhidlik suretinde teveccüh-ü âmmeyi kazanarak, nazar-ı dikkati kendine celb ederek, hükümetin nüfüzu haricinde bir kuvvet, bir makam-ı İçtimaî elde etmeye çalıştığın, zâhir halin ve eski zamandaki macera-yı hayatının delâletiyle anlaşılıyor. Bu hal ise, şimdiki tabirle, burjuvaların müstebidâne tahakkümleri içinde hoş görüne­bilir. Fakat bizim tabaka-i avâmın intibahıyla ve galebesiyle tezahür eden tam sosyalizm ve bolşevizm düsturları bizim daha ziyade işimize yaradığı için o sosyalizm düsturlarını kabul ettiğimiz halde, senin vaziyetin bize ağır geliyor, prensiplerimize muhalif düşüyor. Onun için sana verdiğimiz sıkıntı­dan şekvâya ve küsmeye hakkın yoktur.”

Elcevap: Hayat-ı içtimaiye-i beşeriyede bir çığır açan, eğer kâinattaki kanun-u fıtrata muvafik hareket etmezse, hayırlı işlerde ve terakkide muvaffak olamaz. Bütün hareketi şer ve tahrip hesabına geçer. Madem kanun-u fıtrata tatbik-i harekete mecburiyet var; elbette fıtrat-ı beşeriyeyi değiştirmek ve nev-i beşerin hilkatindeki hikmet-i esasiyeyi kaldırmakla, mutlak müsavat kanunu tatbik edilebilir.

Evet, ben neseben ve hayatça avam tabakasındanım. Ve meşreben ve fikren, müsavat-ı hukuk mesleğini kabul edenlerdenim. Ve şefkaten ve İslâmiyetten gelen sırr-ı adaletle, burjuva denilen tabaka-i havassın is­tibdat ve tahakkümlerine karşı eskiden beri muhalefetle çalışanlardanım. Onun için, bütün kuvvetimle adalet-i tâmme lehinde, zulüm ve tagallübün ve tahakküm ve istibdadın aleyhindeyim.

Fakat nev-i beşerin fıtratı ve sırr-ı hikmeti, müsavat-ı mutlaka kanu­nuna zıttır. Çünkü Fâtır-ı Hakîm, kemâl-i kudret ve hikmetini göstermek için, az birşeyden çok mahsulât aldırır ve bir sayfada çok kitaplan yazdı­rır ve birşeyle çok vazifeleri yaptırdığı gibi, beşer nevi ile de binler nevin vazifelerini gördürür. İşte o sırr-ı azimdendir ki, Cenâb-ı Hak, insan nevi­ni, binler nevileri sümbül verecek ve hayvânâtın sair binler nevileri kadar tabakat gösterecek bir fıtratta yaratmıştır. Sair hayvânat gibi kuvâlarına, lâtifelerine, uygularına had konulmamış; serbest bırakıp hadsiz makamat- ta gezecek istidat verdiğinden, bir nevi iken binler nevi hükmüne geçtiği içindir ki, arzın halifesi ve kâinatın neticesi ve zîhayatın sultanı hükmüne geçmiştir.

İşte, nev-i insanın tenevvüünün en mühim mayası ve zembereği, müsabaka ile, hakikî imanlı fazilettir. Fazileti kaldırmak, mahiyet-i beşeri- yenin tebdiliyle, aklın söndürülmesiyle, kalbin öldürülmesiyle, ruhun mah- vedilmesiyle olabilir. Evet, şu hürriyet perdesi altında müthiş bir istibdadı yaşayan şu asrın gaddar yüzüne çarpılmaya lâyık iken ve halbuki o tokada müstehak olmayan gayet mühim bir zâtın yanlış olarak yüzüne savrulan kâmilâne şu sözün,

Ne mümkün zulm ile, bîdâd ile imhâ-yı hürriyet?
Çalış, idrâki kaldır, muktedirsen ademiyetten!

sözünün yerine, bu asrın yüzüne çarpmak için ben de derim:

Ne mümkün zulm ile, bîdâd ile imhâ-yı hakikat?
Çalış, kalbi kaldır, muktedirsen âdemiyetten!

Ve yahut,

Ne mümkün zulm ile, bîdâd ile imhâ-yı fazilet?
Çalış, vicdanı kaldır, muktedirsen âdemiyetten! (Lemalar s 175)

Bediüzzaman avamın, işçinin yoksulun hakkının korunmasının ya­nındadır. Marks, bu iddia ile yola çıkmış ilk defa orman işçilerinin hukuku için yazılar yazmıştır,onun zamanında Avrupa’da işçiler köpek muamelesi görüyordu, o işçilerin haklarını savundu, mezarında işçilerin babası levhası olması onun bu ezilen tabakayı savunması yüzündendir. Ama Marks’ın haklar konusundaki fikirleri yanında siyasi ve ekonomik, felsefi görüşleri de
var, onlar farklı bir alan. Felsefi görüşleri nihilizm ve natüralizmdir. Bediüzzaman kendisinin avam yanlısı olduğunu söylerken o noktada bir yakınlık ima eder ama batı dünyası işçinin hakkını savunayım derken, işçilerin içinde onların hakkını savunur görünen yeni bir patronlar sınıfı oluşmuş bu sefer işçi hem kapitalist patron, hem de işçilerin haklarını savunduğunu söyleyen onlardan asalak geçinen iki gücün arasında kalmıştır.

Bediüzzaman bunlara katılamaz. Onun natüralizmini de sürekli eleş­tirir, en büyük kalası olan tabiat ve atom konusundaki fikirlerini alt üst eder.

Prof.Dr.Himmet Uç – Risale-i Nur Ekseninde Kuran Estetiği

 

Yazar Hakkında: Muhammed Ali

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*