‘Kur’ân İslâm’ı’ tehlikesi

Neo-selefî mantık, İslâm dünyasında hızla yaygınlaşıyor.

Neo-selefî mantık, tastamam düz mantıktır. Sadece kör zâhire göre hükmeder. Mânâ’nın aslında, derûnî dünyada gizli olduğunu göremez. O yüzden hakîkî Selefîlik’le ilgisi filan yoktur.

Bu selefîlik, tam anlamıyla, selefisizliktir ve hâricî mantığıdır. İslâm tarihinin hiç bir döneminde, hâricî mantığı bu kadar hâkim olmamıştı, olamazdı da.

Neo-selefîlik, İslâm’ı protestanlaştırma projesinin bir uzantısıdır. En fazla öne çıkarılan söylemi ise, ‘Kur’ân İslâm’ı’ söylemidir. Bu söylemin ne kadar tehlikeli olduğunu görebilmek için Batı’da Protestanlığın hikâyesine bakmak gerekiyor.

Protestanlığın kurucusu Martin Luther’in 95 tezini astığı Wittenberg Kilisesi’ne gitmiştim bir kaç yıl önce.

Wittenberg Kilisesi’nin girişinde bir pano vardı ve panoda aynen şu cümle yer alıyordu: ‘Artık ben de İncil’i anlayabileceğim.’

İyi de kimsin sen? Çapın ne? Daha önemlisi de, ‘yetkin/liğin ne?’

‘KUR’ÂN İSLÂM’I’: DİNE UYMAK YERİNE DİNİ KENDİNE UYDURMA PROJESİ

Oysa Luther’in kilisesinin girişinde yer alan panodaki bu söz, dinin protestanlaştırılmasının mottosudur.

Ya da şöyle söyleyelim: ‘İncil Hıristiyanlığı’nın temelidir: Hıristiyanlığı temelinden yıkan, önüne gelenin, kafasına, arzularına, hatta keyfine göre İncil yazmasına yol açan yıkımın temel gerekçesi.

İnsanın, dine uymak yerine, dini kendisine uydurmasının kapılarını sonuna kadar açan protestanlaşmanın âmentüsü.

O yüzden, bugün önüne gelen kafasına göre İncil yazıyor: ‘Benim İncil’im bu!’ diyor.

O yüzden eşcinseller kafalarına göre İncil yazıyor. Feministler kafalarına göre İncil yazıyor. Ateist papazlar kafalarına göre İncil yazıyor!

KUR’ÂN’I PAÇAVRAYA ÇEVİRECEK BİR SÖYLEM!

Son zamanlarda, sıklıkla, ‘Kur’ân İslâmı’ndan sözeden insanlara rastlıyorum.

Önce şunu söyleyeyim açık açık: ‘Kur’ân İslâmı’ndan sözeden biri, eğer kötü niyetli ya da görevli değilse, ne söylediğini bilmeyen, beyinsizin ve densizin tekidir.

‘Kur’ân İslâmı’ söylemi, ancak çapsız insanların eseri, ayartıcı ve insanı ana kaynağını Kur’ân’ın oluşturduğu İslâm’dan saptırıcı bir söylemdir.

Kur’ân İslâmı’nın ne kadar tehlikeli bir söylem olduğunu söylerken, İslâm’ı protestanlaştırıcı, sonuçta İslâm’ı paçavraya çevirecek bir söylem olduğunu söylemiş oluyorum.

Anlama kıtlığı çekeceklerin zannedecekleri gibi, Kur’ân’ı devre dışı bıraktıracak bir şey söylemiş olmuyorum. Aksine, ‘Kur’ân İslâmı’ söylemini dillendirenlerin, Kur’ân’ı devre dışı bırakacaklarına dikkat çekmiş oluyorum.

ÇAĞ KÖRLEŞMESİNİN KÖRLEŞTİRİCİLİĞİ

Çağ körleşmesi yaşıyoruz: Algılama biçimlerimiz İslâmî idrak ve zihin setleri üzerinden işlemiyor.

Müslümanca bir zihin ve idrakten yoksun olduğumuz bir zaman diliminde, Kur’ân’ı sadece mevcut seküler zihin ve algılama biçimleri üzerinden algılamaktan kurtulamayız. Bu da seküler algılama biçimlerini Kur’ân’a giydirmemize yol açar ve tam anlamıyla cinayetle sonuçlanır.

Ümmîleşilmeden, zihnimizi, algılama biçimlerimizi ve dilimizi İslâmîleştirmeden Kur’ân İslâm’ından sözetmek, İslâm’ın çağın ağları ve bağları, bağlamları ve kavramları ile anlamaya kalkışmaktır.

Ki, bu tam anlamıyla çağın algılama biçimlerini Kur’ân’a giydirmek ve İslâm’ı tanınamaz hâle getirmekle sonuçlanacak bir cinayettir.

Kur’ân kaynak’tır, Sünnet-i Seniyye, ırmaktır. Aslolan hakikat yolculuğuna çıkmak, hakikate varmaktır. Irmak, gürül gürül akacak ki, Kaynak, hayat fışkıracak…

PEYGAMBER’İ DEVRE DIŞI BIRAKAN DİN, KISA DEVRE YAPAR!

İyi de, hakikat yolculuğuna nasıl çıkacağız?

Bu sorunun cevabı şu tespitte gizli: Kur’ân asıldır, Sünne-i Seniyye usûldur. Aslolan, hakikate vusuldür / varmaktır.

Yani: Usûl olmadan, vusûl olmaz. Usul yoksa, fusûl (kopma / sapma) kaçınılmazdır.

Hakikate vusûl’ü sağlayacak usûl’ü bize veren, hakikatin misali ve timsali, vasatı ve vasıtası olan Efendimiz’dir.

Eğer ‘ben de Kur’ân’ı anlayabilirim’, diyerek, peygamberi devre dışı bırakırsanız, İslâm kısa devre yapar. Önüne gelen, ‘İslâm budur’ diye saçmalamaya başlar. Böyle yapmakla, kendisini peygamberin yerine koyduğunu da, din icat ettiğini de göremez.

Batılıların, Kur’ân’a değil de, Hz. Peygamber’e saldırmalarının, hadisleri tartışmaya açmalarının temel nedeni, Peygamber’i devre dışı bırakmak ve insanların kafalarına göre din icat etmelerinin ve dini paçavraya çevirmelerinin kapılarını sonuna kadar açmaktır.

Müslümanların yaşadıkları ikinci büyük medeniyet buhranı, İslâmî zihin ve idrak biçimleri ve yerlerini yitirmeleriyle sonuçlandı.

Müslüman zihninin ve idrakinin yok olduğu, Müslümanların, İslâm’ın çağrı’sının kurmadığı bir çağ’ın ağları ve bağları, bağlamları ve kavramları ile konuştukları, bunun farkında bile olmadıkları bir dilsizlik ve yersizlik ortamında, Kur’ân İslâmı’ndan sözetmek, geri dönüşü zor büyük bir felâketle sonuçlanır sadece.

Yusuf Kaplan – Yeni Şafak

İkinci Yazı İçin Tıklayınız.

Yazar Hakkında: Yusuf Aslan

Tarih talebesi ve ilme pek meraklı.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*