Kur’an Hak ve Bâtılı İzah Eder – Ehli İlmi Müjdeler

Kur'an Hak ve Bâtılı İzah Eder - Ehli İlmi Müjdeler

 
“O gökten bir su indirmiştir de vâdiler kendi mikdârınca sel olmuştur. Sel de, yüze çıkan bir köpük yüklenip götürmüştür. Bir ziynet veya bir emtia aramak için ateşte üzerine (körükleyip) yak­tıkları şeyler (madenlerden de bunun gibi bir köpük (posa) hâsıl olur.
 
İşte Allah hak ile bâtılı böyle çarpıştırır; amma posa atılır gider. İnsanlara fayda verecek olan şeye (aslî cevhere) gelince; işte bu yeryüzünde kalır. Allah böylece misaller îrad eder. ” [Rad,17]
 
Bu ayet-i kerîmede, Allah Teâlâ’nın indirmiş olduğu hidayet kanunu olan Kur’an’a ve o yol üzerinde rehberlik yapan Rasûlü’nün sünnetine iki temsil buyrulmuştur: Birincisi umum mahlukun hayatını koruyan ve hatta hayat veren su.. İkincisi ise, sadece insanın yaşamasına sebeb olan altın ve gümüş. Para..
 
Evet,Allah Teâlâ’nın insanlara gönderdiği hidayet, suya; salih amel ise altın ve gümüşe benzetilmiştir. Sonra, suyu kabul eden arazinin, altın ve gümüşte tasarruf eden insanların halleri de beyan buyrulmuştur. Aynı zamanda, “O gökten bir su indirmiştir de vâdiler kendi mikdâ- rınca sel olmuştur. Sel de yüze çıkan bir köpük yüklenip götürmüş­tür.” kelime-i tayyîbesinde, kalbler de vâdilere benzetilmiştir. Allah Teâlâ’dan insanlara ve cinlere, ebedî saadeti bahşeden ve yaşatan, yağmur misali hidayet ihsan edilmiştir.
Vâdiler mesâbesinde olan her kalb, kendi mikdârınca coşmuştur. Semâdan inen yağmurlar sel olup vâdileri temizlediği gibi, Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem’e gelen vahiyle kalbler temizlenmiştir… ve nefsin arzusu olan küfür, şübhe, ma’siyet, sebeblere güvenmek, dînî tatbikatta tahammülsüzlük, yalan, iftira, yağcı­lık, iki yüzlülük, gaflet, dinden usanmak hasletlerini süpürüp götürmüş­tür. Yerine, kalblere iman, takvâ, teslim, tevekkül yerleşmiştir. İşte bunlar cevher gibi bâkî kalır. Öbürleriyse posa gibi gitmiştir. Evet Allah Teâlâ bu temsilde, hidayeti, vahyi, suya; kalbleri vâdilere; nefsin arzularını sel üzerindeki posaya benzetmiştir. Bu, hidayetin birinci misalidir.
 
Madde âleminde temizleyici iki şeydir: Su ve ateş.. Saflaştırıcı da iki şeydir: Su ve ateş.. Bunun için Cenâb-ı Hakk Teâlâ Celle Celâluh ikinci olarak ateşle misal buyurur: ‘(Bir de) Bir ziynet veya bir emtia ara(yıp meydana çıkar)mak için ateşte üzerine (körükleyip) yaktıkları şeyler­den (karışık madenden) de bunun gibi bir posa hasıl olur. İşte Allah hak ile bâtılı böyle çarpıştırır; amma posa atılır gider. İnsanlara fayda verecek olan şeye gelince; işte bu yeryüzünde kalır. Allah böylece misaller îrad eder.”
 
Allah Teâlâ’nın âdetlerinden biri de, üstün ve güzel madenleri, aslî cevherleri; toprak, taş gibi birçok kaplar içerisinde gizlemesidir. Gizlemiş olduğu hâlis cevherin, aramasını ve çıkarmasını, insandan o iş ve mes­leğin erbabına havale ve tasfiyesine ateşi alet etmesidir.
 
Böylece insanın madeninde, iman cevheri gizlidir. Evet, insan da bir maden.. Salih amel, zikir ve ilim de, ruhunun cevherinin nefsin kirinden ve kabından çıkarılmasına vesile ve alettir. Bu da Allah’ın âdetlerinden biridir.
 
İnsan ruhunun da imanı, aslî cevher; nefsi posa.. Hâlis cevherden posa ayrılınca, cevherin kıymeti yükseldiği gibi, işte ruh nefsin arzusun­dan ayrılmakla, imanla birlikte kıymet kazanır; olgunlaşır, yükselir.
 
İşte bâkî kalan bu.. Nefs ve arzusu ise posa gibi atılır, gider. Hâsıl Kur’an ve Sünnet yağmura, iman cevhere, kalbler vâdilere, küfür ve bâtıl ameller posaya, imanın semeresi olan salih amel faydalı emtiaya, ziy­nete benzetilmiştir.
 
Evet. O ihdâ ve idlal, Allah Teâlâ’ya mahsustur. Kulun vazifesi, talebdir, tutmaktır, çalışmaktır. Ruhun en derin tabakasından öz cevheri bulup tahlil eden zevata koşmaktır.
 
Yukardaki ayet-i kerîmede, hidayet yağmura, iman ve ilmini öğrenmek hâlis cevhere, kalbler vâdilere benzetildiği gibi, şu hadls-i şerifte- de buna tefsir ve izah olarak, Kitab ve Sünnet yağmura, kalbler de hidayet ve ilmi kabul etmek ve etmemek bakımından araziye benzetilmiştir.
 
Hidayet ve ilmi kabul etmekte kalbler, yağmuru kabul eden ve ot bi­tiren, çimen veren araziye; yahud ot vermez, çimen bitirmez lâkin suyu tutan, başkasını faydalandıran araziye benzetilmiştir. Bu ikisi de suyu kabul eden arazilerdir. Birincisi en güzel, İkincisi güzeldir. Bir de ikinci bir arazi daha var: Suyu almaz, kabul etmez, amma yağmur üzerine ge­lir. Rasûl-u Muhterem her iki araziye de misal göstererek şöyle buyurur:
 
“Gerçekten Allah(Azze ve Celle)’ın Onun(Kur’an)la Beni hidâyet ve ilimle göndermesinin misâli, bir yere’ isabet eden yağmur gibidir. Bu yerin bir kısmı güzeldir; suyu kabul eder, ot ve birçok çimen bi­tirir. Bir kısmı da bendli arazidir; suyu tutar. Allah Teâlâ onunla da insanlara fayda verir; ondan su içerler, hayvan sularlar, suvarlar ve otlatırlar. Yerin başka bir kısmına da yağmur çarpar; su baskı­nına uğrar da, ne su tutar ne de ot ve çimen bitirir. İşte Allah Teâlâ’nın dîninde fakih olan ve Allah Teâlâ’nın Benimle gönderdiği şeyden kendisine fayda verdiği, öğrenip öğreten kimsenin misaliy­le, bu hususta kibrinden başını kaldırmayanın ve Benim kendisiyle gönderildiğim Allah’ın hidayetini kabul etmeyenin misali budur.”
 
Rasûl-u Muhterem sallallâhu aleyhi ve sellem, cehalet ve vahşetin zirveye ulaştığı bir zamanda gönderildi. Onu gören, sözünü dinleyenler ikiye ayrıldılar:
 
Bir kısmı, ondan hidayet ve ilmi aldılar; hem faydalandılar hem fay­dalandırdılar. Kemale erdiler ve erdirdiler. “Yerin bir kısmı güzeldir; suyu kabul eder, ot ve birçok çimen bitirir.” cümlesi, imanla kalbleri kemâle ermiş ve kendileri de başkalarını kemâle erdirmişlere misaldir. Öğrendiler, amel ettiler. İlmî ve amelî olarak yani tatbîkî olarak başka-arına da öğrettiler. En güzeli bunlardır.
 
Bir kısmıysa, kemâle ermedilerse de, başkalarını kemâle erdirmeye vesile oldular. “Bir kısmı da bendli arazidir; suyu tutar. Allah Teâlâ onunla da insanlara fayda verir; ondan su içerler, hayvan sularlar, suvarlar ve otlatırlar.” cümlesi de bu kısma misaldir.
 
Binaenaleyh burada her ne kadar iki kısım arazi varsa da, suyu kabul etmekte; ve her ne kadar iki kısım insan varsa da, iman etmekte bir kısım sayılmaktadır.
 
Risâlet zamanında, ilim ve hidayet Allah Teâlâ’dan bildirildiği halde, kibir ve cehaletten, söz dinlemek için başını kaldırmayan, din ilimlerini öğrenmeyerek hidayetten mahrum, küfür içinde kalan bir kısım insanlar daha vardı. Bunlar şarabı serab zannettiler. Hakla bâtılı birbirinden ayırt etmediler. İşte “Yerin başka bir kısmına da yağmur çarpar; su bas­kınına uğrar da, ne su tutar ne de ot ve çimen bitirir.” cümlesi de bu tip insanlara misaldir.
 
Evet, şimdi de öyledir.. Bir kısım, Kitab ve Sünnete inanır, kemâlâtı elde eder. Öğrendiğini tatbik eder, başkasına öğretir. Bunlar hâlis Ehli Sünnet velCemaattir. Bunlardan bir kısım da inandığı halde fısk ve isyana dalar. Amma kafir olmaz. Evet, bunlar da ateştedir, amma muvakkat.. Bir kısmı da, ne inanır ne öğrenir, ne yaşar ne yaşatır. Evet bunlar Ehli Sünnetten hâriç, hatta imandan hariç kafirlerdir. İsimleri, örf ve âdetleri, ırk ve cinsleri ne olursa olsun, bunlar da bir tek millettir ve ateştedir, amma ebedî.
 
Evet, bal arısı ile eşek arısı, ceylan ile teke birbirine benzerdir, lâkin hakikatte birbirinden ayrıdır. Mü’min ve kafir de böyle. Zehir ve panzehir, gündüz ile gece birbirinden ayrı olduğu gibi, küfür ve iman da birbirin­den ayrıdır. Sadece sûrî bir benzerlik var. ‘İşte Allah Teâlâ’nın dînince fakih olan ve Allah Teâlâ’nın Benimle gönderdiği şeyden kendi­sine fayda verdiği, öğrenip öğreten kimsenin misaliyle, bu hususta kibrinden başını kaldırmayanın ve Benim kendisiyle gönderildiğim Allah’ın hidayetini kabul etmeyenin misali budur.” cümlesiyle, mü’­min ile kafir, iman ile küfre misal verilmiştir.
 
Başta İmam Nevevî olmak üzere bu hadîsi şerheden ulemâdan bir kısmı, insanı ve araziyi üç kısma ayırmışlardır. Fakat gerçekte İmam Nevevî’nin de işaret ettiği gibi, üç kısım olmayıp iki kısımdır. Bu izahı anlamayan: “İmam Nevevî, hadîsin hangi kısmının, benzetilenin hangi kısmına misal olduğunu beyan etmemiştir.” diye İmama itirazda bulun­muştur. Fakat görüldüğü gibi hakikatte üç değil, iki çeşit arazi vardır. Üç değil iki kısım insan vardır. Ki hadîs-i şerifte “işte” kelimesinden sonuna kadar, iman eden ve etmeyenin hali beyan olunmuştur. Binaenaleyh hadis kendisi, kendine tefsirdir.
 
Evet, Askalânî ve Kastalânî’nin, araziyi üçe taksim etmeleri de isabetlidir. Velakin taksimleri üç kısma delil değildir. Dediğimiz gibidir.
 
Kur*an okuyan veya manalarını dinleyen ve amel etmeyen kimse veyahud da hiç kulak vermeyen kimse köre benzer ki, geceleyin bir kuyuya düşmüştür, ağlar, çağırır: “Hayr sahibleri çırayı bana getirin, tâ ki ben kuyudan çıkayım…” “Ey kör, sen çırayı görmezsin; nasıl çıra ile çıkacaksın?” diye kahpe dünya ona bağırır. En büyük pişmanlık burada başlar..
 
Evet, küfür, nifak ve fâsıklık, derin kuyudur, Kur’an’a teslim olmayan kördür. Yarın sekârette, kabirde ve haşirde şeytan ona alay ederek diyecek ki: “Ey kör, sen Kur’an mu’cizesini gördün, inanmadın; artık seni azabdan ben de kurtaramam. Eğer yerine razı değilsen, yer değiştirelim.
 
Evet, dünya ve ahiret saadet-i ebediyesine, ehli teklifi kavuşturmak için Kur’an inmiştir. Kur’an ehli teklifi, Hâlık’ın tevhidine çağırır; manevî şahsı, hak ile bâtıl arasında bir sed çeker. Adaleti bildiren, ibadeti emreden, hidayet kitabı… Ahiretteki cennet cehennemi bildirir, ibadeti emreder; irşad kitabıdır. Kalbi, ruhu tedavi eder; tıb kitabıdır. Kainatın planını çözer; hendese kitabı.. Ahiretteki cennet ve cehennemi bildiren harita kitabı… Kardeşlik manasını bildiren, faydalanmak, faydalandırmak yollarını gösteren, zengin ve fakiri, âlim ve cahili, kuvvetli ve zayıfı, küçük ve büyüğü, evlâd ve ana babaları, zevce ile eşini birbirine sevdiren ahlak kitabı… Memuru âmirinin itaatine mecbur eden, mazlumları zalimden kurtaran hüküm ve disiplin kitabı… Dünyevî hayat yaşamayı temin eden fen ve sanat kitabı… Aklı ve zihni çoğaltan, her şeyin hakikatini bildiren hikmet kitabı… ilk ve son gizli hakikatleri bildiren sır kitabıdır Kur’an…
 
Ya Râbb, Sen’in bu kitabınla San’a sığınıyorum. Dünya ve ahirette beni ondan ayırma. Okumasını, okutmasını bana nasib et. Zira Sen her şeye kâdirsin ve kelâmın Hazret-i Kur’an, beşerî fikirden münezzehtir ve hak bir imamdır. İmanımı, imamımdan ayırma; son nefeste, sekârette, kabirde ve haşirde beni onsuz bırakma; hem anamı, babamı, dostlarımı kardeşlerimi, üstadlarımi ve bütün ümmeti de.. Çünkü Sen afuv edicisin. Her ne kadar suçlarım hesabsız ise de, San’a yüzüm yoksa da, lâkin Sen’in kapından başka çalacağım kapı da yoktur. Suçum ile beraber kendime, ana, baba, üstad ve dostlarıma, Sen’den rahmet dilerim. Bu dileğime de Hazreti Kur’an ve Hazreti Fahr-i âlem’i ve ona vâris olanı vesile kıldım. Günahlarım rahmetlerine karşı zerre bile değildir. Sen O’sun ki Sen’den başka ilah yoktur. Ya Hayyu ya Kayyûm…
 
Umulur ki Rabb’im Teâlâ’nın rahmeti taksim olunduğu zaman,
 
Taksimde (âsinin) isyanı nisbetinde gelir.
 
Bu takdirde, isyanım nisbetinde rahmetini umarım.
 
İbni Abbas radıyallâhu anh’ın rivayeti üzere ve imam Sehrever- dî’den naklen yazıyoruz: İbni Abbas radıyallâhu Teâlâ anhu buyurur ki:
 
‘’ezzebed’’ kelimesi, küfür ve şübheye işaret olduğu gibi, hâlis imana da işarettir.
 
Yani iki çeşit zübde var: Biri köpüktür, posadır; atılır. Küfür ve nifak, buna benzetilmiştir.. Öbürü, öz ve kaymaktır, iman ve yakîn de buna benzetilmiştir.. Birincisi atılır gider; faydasız… İkincisi faydalı ve bâkîdir.
 
Kur’ân-ı Kerîm’in sekiz vechi vardır:
 
1-Zâhir,
 
2- Bâtın,
 
3-Zâhirin zâhiri,
 
4-Bâtının bâtını,
 
5-Zâhirin bâtını,
 
6-Bâtının zâhiri,
 
7-Her bâtının bâtını,
 
8-Her zâhirin zahiri.
 
Tabiatine muhalefet eden ulemân ümmet rahmetullâhi aleyhim’in kalblerine, Kur’ân-ı Kerîm’in ilminden, su gibi hayat veren feyz-i İlâhî akmıştır. Bunlardan ehli tasavvuf, zâhiren ve bâtınen Kur’ân’ın ahkâmını öğrenmişler ve Onun ahlakıyla ahlaklanmaya muvaffak olmuşlardır. Kimisi zâhid, kimisi âbid, kimisi hâs-ul-havas olup mâsivâdan alâkayı kesmişlerdir. Kendilerini emre itaat ve yasaklanandan kaçmakla mah­vetmişlerdir. Zühd ve takvâ sebebiyle ikinci göz ile görüp, ikinci kulak ile işitmişler ve ikinci bir kalb ile İslâmî kabul edip, terakki etmişlerdir. Cismânî kuvvetlerini yok etmekle, ruhanî kuvvetle, her azayla görüp işitmişlerdir. Kendileri hakîkî vâris olmuşlardır. Bunlara hakîkî fakih ve şeriat bayraktarları denilmiştir. Ehli tasavvufa, ehli tarîkat de denilir.
 
Tefsîr âlimleri, Kur’an’dan aldıkları feyz ile, ilm-i tefsirin çeşitleri; ilm-i te’vîl, ilm-i lügat, ilm-i belâğat, ilm-i sarf, ilm-i nahuv, ilm-i usul, ilm-i dirâyet, ilm-i rivayetle Kur’ân-ı Hakîm’i izah etmeye çalışmışlardır. Bunlar ilm-i tefsîr cihetiyle Peygamber’in vârisleridir.
 
Ehli hadis, sahîh, hasen ve zayıf hadisleri zaptedip, rivayet eden zatların isimlerini kemâl-i itinayla ezberleyip, yanlış ve iftiralardan berî hadisleri topladılar, seçtiler, izah ettiler; mevdû’ ye asılsız hadisleri red­dettiler..Ulemâ-i tefsirle beraber her yeni ahkâmı Kur’an’a ve hadislere uydurmuşlardır. Kur’an ve hadisleri kat’iyyen ve asla hâdiselere uydur­mam ışlardır. Buna dikkat..
 
İşte İmâm-ı A’zam rahimehullah, Kur’ân’a canını feda etti; fetvayı uydurmadı.. Onun gibi niceler… Ahmed bin Hanbel rahimehullah senelerce işkenceye sabır ve tahammül gösterdi; ağzından yanlış söz kaçırmadı.. Bunlara da vâris-i hakîkî ve ehli hadis derler. Fukaha da derler. Fukaha, edille-i şer’î olan ayet, hadis, icma’ ve kıyastan delîl alırlar. Fürû’da hükümleri zabtederler. Fürûu aslına birleştirmek için delil getirirler.. Usûlu fıkıh ilmini tesis ettiler.. Bunlar hepsi vâris-i hakîkîdir.
 
Dördüncü asırdan sonra İslam düşmanları her ne kadar dört taraftan hücum ettilerse de, Cenâb-ı Rabb-ul-İzzet, Rasulü’nün vârislerini hıfz-u himaye etmiştir. Sonradan, ilmi fıkıhtan ilm-i usûl-i fıkıh; ve ondan da ilm-i hilâf; ve ondan da ilm-i cedel çıktı. Ilm-i fıkıhta, ilm-i ferâiz dahildir. Ferâiz, fıkıhdan bir parça olması hasebiyle, onun bilinmesi için llm-i hesab, iim-i cebir ve ilm-i mukâbele ve şâire ilimler çıkarıldı. Böylece bu dîn-i mübîn = şeriat-i Mustafaviyye esaslaştı. Bu ilimlerle iştigal edenlere Ehli Sünnet vel Cemaat denilir. Gayeleri, illetsiz, fiilen Kur’an ve Sünnet emriyle yaşamak ve yaşatmak idi.
 
“Kişi, bilmediği ve yapamadığı noktanın düşmanıdır” kaidesi ne kadar doğrudur.. Gerek ehli küfür, gerekse ehli hevâ ve heves, Ehli Sünneti yaşatmamak için acaib bir şekilde gayretlerini sarfederler. Lâkin hak gelince bâtıl mukavemet edemez. Ehli Sünnet âlimlerinin kalbleri, Rasûlullah’ın deniz ilminden isabeti kadar çoşmuştur. Sâde ve saf ilimleri ve madenleri, ilelebed bâkîdir.
 
“Kur’an ve hadisten başka bir şeye ihtiyaç yoktur” diyenlerin sözü doğrudur, fakat altında hile ve tezvir vardır; bu kelimeyi tuzak etmişlerdir. Filhakika Kur’an ve hadisleri bilmek için tek çare dört mezheb âlimle­rinin arkasından gitmektir. Doğrusu, Kur’an ve hadîsi kendi hevâ ve hevesimizle, kısır akıl, örümcek beynimizle anlamaya kalkışmamalıyız. Ayet ve hadisleri, haklarında hadisle müsbet şahidlik yapılmış, ilk üç asırda yaşayan ulemânın anlayışıyla anlamaya çalışmalıyız. “Fukahanın görüşleri de beşerî sistem ve tâğuttur” diyenlerin sözleri, köksüzdür. Hakîkaten kendileri tâğuttur. Çünkü hevâ ve heveslerine davet ederler. Mezheb imamlarımız ise, Allah ve O’nun Rasûlü’ne davet ederler.
 
Her zamanda, hevâ ve hevesini terk etmeyenler, müslümanlara zamana ayak uydurmalarını telkin etmişlerdir.. Sebebi, Ehli Sünnet velCemaat gibi İslamı yaşamak ve yaşatmaktan, aciz kalmalarıdır.. “Za­man sana uymazsa sen zamana uy” sözleri âcizliklerinin ifadesidir, işte bunun içindir ki ağızlarında ayet ve hadis mealleri bol, bol… Şahsen benim görüşüm diye her bir köşede bir mevlidhan, her bir kahvede bir canbaz… Vâiz olmayan kimse hiç yok. Va’zı ile amel eden de enderdir.. Benim görüşüm demek içtihadım demektir; öyleyse herkes müctehid olmuştur. (!)
 
Dinden anladığımız kadarıyla bize düşen vazife, ilk üç asrın içinde yaşayan ulemânın sözlerini, görüşlerini zabtetmektir. Usul ve kaidelerini öğrenmektir çare… Nitekim Müslim ve Buhârî’nin tahric ettikleri, Abîdet -us-Selmânî ve başka sahabîden gelen rivayette Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurur:
 
“Ümmetimin en hayrlısı Benden sonra gelen asırdır. Sonra on­ların peşinden gelenler. Daha sonra onların peşinden gelenlerdir. Sonra öyle bir kavim gelecektir kif onlardan birinin şahadeti yemi­nini, yemîni de şahadetini geçecektir.”
 
Binaenaleyh haddimizi bilmeliyiz.. Ebû Hanîfe, İmam Mâlik, İmam Şâfiî, imam Ahmed bin Hanbel ve emsalleri, yukardaki hadîsin müsbet şahadetinde dahildirler. Kitabları zamanlarından asrımıza kadar tevâtür ve senedle naklolunmuştur. Ayaa!.. Onlardan birini bırakıp da, şimdiki bir profesörün kurmuş olduğu mezhebe girmeyi vicdan kabul eder mi?!.
 
Hele hele, yeni bir kavim bu son yüz sene içerisinde türedi. Ha­disleri dahi devreden çıkarıyorlar. Kimisi de “şu hadis zayıftır, şu mevdü’dur” der. Ve bunu diyenden kısm-i a’zamîsi, Kur’ân’ı yüzünden oku­maktan dahi âciz.. Allah intibahlar versin..
 
 
İsmail Çetin

Yazar Hakkında: Muhammed Ali

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*