Kıyas Tesellisi

Ağrılar, sızılar, kederler izafidir; kıyasla artıp azalırlar. Kıyas ortadan kalktığında, keder dahi bir saadet türü olur. Çektiğimiz acıların büyüklüğü, biraz da acı çekmediğimiz günlerle yaptığımız kıyas yüzündendir. Kederimizi arttıran, kedersiz zamanlarımızla yaptığımız mukayesedir. Sonradan kör olan bir ressamın görmemekten çektiği acıyla, doğuştan âmâ olan birinin çektiği acı, her ikisi de şimdi göremiyor olmalarına rağmen, aynı olabilir mi? Doğduğumuz günden beri bu acıları çekiyor olsaydık, şimdiki mevcudiyetine rağmen belki onu hissedemeyecek, hatta alışarak ondan lezzet almaya başlamış olacaktık. Acımızı arttıran, acıya karşı dayanma gücümüzü azaltan, ıstıraplarımızın ateşini yükselten eski mutluluklarımızla yaptığımız kıyaslardır.

Kör bir adamı çirkin görünümlü bir kadınla evlendirmişler. Kadının görünümü, kocasının gözleri onu göremediği için başlarda sorun olmamış. Ve bir gün adamın gözlerinin tedavi edilme imkânı doğmuş. Doktorlar adamın karısına, eşinizin görmesi artık mümkün, ancak siz bu ameliyatı kabul ediyor musunuz, diye sormuşlar. Kadın düşünüp taşınmış, epey tedirgin olmuş ama kocasına duyduğu sevgiden dolayı buna razı olmuş. “Yeter ki onun gözleri açılsın. Beni beğenmemesini göze alıyorum. Ne olacaksa olsun’’ diye düşünmüş. Göz ameliyatı başarıyla gerçekleşmiş. Ameliyat sonrası, adamın yanında eşinden başkası yokmuş. Gözlerini açar açmaz, karşısında gördüğü karısına demiş ki, “Ne kadar güzelmişsin.!’’ Kadının güzel görülme sebebi elbette gözleri açılan adamın henüz başka kadın görmemiş ve dolayısıyla herhangi bir kıyas yapma fırsatı bulamamış olmasıdır.

Biz de doğduğumuzdan beri hiç ferahlık, sağlık, huzur ve mutluluk yaşamamış olsaydık, bugün onları kaybettiğimize üzülemeyecek, o mutlulukların eksikliğini dahi hissedemeyecektik. Bir zamanlar şifâyı tattığımız için, hastalıklar şimdi daha fâzla incitiyor. Bir zaman başarıya erdiğimizden, başarısızlık daha ziyade sarsıyor. Evimizde bir huzursuzluk olduğunda, bir zamanlar huzurlu olduğumuz için daha çok esef duyuyoruz. Hâlbuki ev hayatımız hep sıkıntılarla geçmiş olsaydı, şimdi var olan o sıkıntıyı hissedemeyecek, hatta eskiden daha sıkıntılı günler geçirmiş olsaydık, şimdi yaşadığımız sorunlar, bize sorun olarak gözükmeyecekti.

Efendimiz (sav) şöyle buyurur: “Dünyevî nimetler hususunda sizden yukarıda olanlara bakıp da üzülmeyin, aşağıda olanlara bakın. Bu, Allahın size verdiği nimetleri küçümsememeniz için en uygun yoldur” (Buhâri, Rikak, 30; Müslim, Zühd, 8; Tirmizî, Kıyamet, 58). Kendimizden üstün kabul ettiğimiz insanların durumlarını gözleriz. Komşu, akraba ve arkadaşlarımızla mukayeseler yaparız. Onun zenginliği var benim yok, onun mülkleri var benim yok, o yüksek makamlara geldi ama ben gelemedim, diye düşünürüz. Nimetler içerisinde yüzerken, durduk yere, kendimizce bir mağduriyet üretiriz.

Başkalarının yüksek gelirleriyle maaşımızı kıyaslayınca, kazancımız küçülüp gider. Arkadaşımızın eviyle kendi evimizi mukayese edince, genişliğine rağmen yuvamız bize dar gelmeye, duvarlar üzerimize yürümeye başlar.İnsan gerçekten doğru bir kıyas peşindeyse, imkânlarını insanların tümüyle aynı anda mukayese etmelidir. Bütün coğrafyaları ve tarihin tamamını hesaba katmalıdır. Böyle yaparsa refah, mutluluk, sağlık ve huzur bakımından yüzde birlik dilime girdiğini rahatlıkla görebilir. Var olan imkânlarını değil de, elde edemediği olanakları zihninde öne çıkararak, kendini acınacak duruma düşürür insan. Yanlış mukayese edilmediği takdirde en çirkin bile güzeldir, en az bile çoktur, en yetersiz bile yeterlidir, en mutsuz sanılan bile mutludur.

İnsanı asıl üzen veya sevindiren, ona lezzet veya acı veren şey, yaptığı kıyaslardır. Her güzel, daha güzeline nazar edildiği zaman çirkin, her mutluluk daha büyüğüyle kıyaslandığı zaman mutsuzluk olur. Konfuçyüs der ki, “Kimi mutluluğu yukarıda arar, kimi de aşağıda. Hâlbuki mutluluk insanla aynı hizadadır. ”

Kıyasın faydası dokunacak bir yanı varsa, o da başkalarının kederleriyle olanıdır. İnsan, kendisiyle benzer acılar çekenlerin hallerine bakarak teselli bulur. Hüzünler, başkalarının hüznüyle kıyaslandıkça hafifler. Bebeğinin ölümü sebebiyle aklını yitiren bir anne, Buda’ya gelir ve bu sarsıcı durumu atlatamadığını anlatır. Buda kadına köydeki evleri tek tek dolaşmasını ve ölümü tanımamış her evden bir hardal tohumu getirmesini ister. Kadın sabırla kapı kapı dolaşır ve her evden eli boş döner. Köyde ölümün dokunmadığı tek bir ev dahi olmadığını fark etmiş olur. Tolstoy der ki, “İnsanoğlunun alışamayacağı koşul yoktur, hele de çevresindeki herkesin aynı koşullarda yaşadığını görüp duruyorsa… ” Bir tespit de Dostoyevski’den: “İnsan her şeye alınabilen bir varlıktır ve onu en iyi anlatan tanım budur.’’

“Şikâyet ettiğimiz yaşam, belki de bir başkasının hayalidir.” —Tolstoy

Mecit Ömür Öztürk – Dervişin Teselli Koleksiyonu,syf.22-24

 

Muhammed Ali

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir