Kayıp Kimlik

Yukardaki genel kuramların ışığında özel bir alana ya da özel bir örneğe yönelmek istediğimizde, “kendi durumumuz” en yakınımız olarak bizden ilgi bekliyor.

İnsan kendi varlığını, duyuları aracılığıyla kavradığı dış dünyada yer alan öteki varlıklar üzerinden algılamaya ve anlamlandırmaya çalışır. Henüz soyutlayıcı düşüncenin gelişmediği tarihi dönemlerde ve toplumlarda, insan kendisini ya da kimi özelliğini, doğadaki başka varlıklarla özdeşleştirerek tanımlıyor ve öyle ifade ediyordu. Avını bir kartal gibi gözlüyor, ona bir kedi gibi yaklaşıyor, rüzgârla hızlanıyor, çayırların yeşilliğiyle dinginlik buluyor, ismini onlardan alıyor ve gerek eylemini gerek kendi kişiliğini doğadaki verili durum üzerinden ifade ediyordu.
İnsan düşüncesinin soyutlama aşamasına tırmanmasıyla, onun doğadan sıyrılıp çıkma süreci belli bir koşutluk içindedir. Ancak insan her ne kadar yerleşik düzene geçerek, sabit merkezler ve şehirler kurup bir kültür ve medeniyet varlığına dönüşse bile, kendisini tanımlamak ve ifade etmek söz konusu olduğunda, kendi dışında bir başka varlığa gereksinim duymaktan pek uzaklaşamamıştır.

Modern yüzyıllarda Batı’nın kendi kimliğini, batılı olmayanlar üzerinden tanımlamasını sağlayan Doğu-Batı (Orient- Oksident) ayrımının, Hegel, Goethe, Marks gibi birçok batılı düşünür tarafından sistematik bir şekilde ele alındığı, eserleriyle belgelidir. Avrupa’da yaşayanların kendilerini “Batılı” olarak niteledikten sonra, dünyanın geri kalanını çeşitli kate- goriler kapsamında tasnife tabi tutması, tasnife tabi tutulan- lar açısından bazı ciddi sorunlar doğurmuştur. Doğulu olarak nitelenip tasnife tâbi tutulanlar arasında yer alan halklardan sadece birisi olan Türkler, yaklaşık Tanzimat dönemlerinden beri kendilerini tasnife tabi tutanlarbenzemek ya da benze-memek sorunsalıyla karşı karşıyadırlar.
Kimlik: kim? Sorusuna verilen bir yanıttır. Buna göre, kim? Sorusuna verilecek yanıt, kişinin toplumsal konumu, cinsiyeti, zenaat veya mesleği, akrabalık ve aile ilişkileri, içinde doğduğu inanç ve kültür sistemi ve nihayet etnisitesi üzerinden mümkündür. Ancak burada etnisite üzerinden verilecek yanıtın, toplumsal hayatın işleyişi ve üretim süreçleriyle olan bağıntısı son derece dolaylı olduğu için, ifade gücü en yetersiz yanıt olduğunu söyleyebiliriz. Somutlayalım:

Kimsiniz: ben Ali Öztürk.
Kimsiniz: ben üst kattaki komşunuzum.
Kimsiniz: karşı köşedeki apartmanın kapıcısıyım.
Kimsiniz: babanızın eski bir dostuyum.
Kimsiniz: yeni servis müdürünüzüm.
Kimsiniz: bir kadın veya erkeğim.
Kimsiniz: Tanrı misafiriyim.
Kimsiniz: hayatta kaybeden ya da kazanan biriyim.
Kimsiniz: Türküm, Kürtüm, Macarım veya Estonyalıyım…

İnsanın toplumsal hayat içindeki herhangi bir işlevine vurgu yapan ya da duyusal (empirik) olarak gözlemlenebilen bir eylemi esas alan kimlik tanımları üzerinden soyutlama yoluyla başka süreçlere ulaşmak ve onları tasnife tabi tutmak pek mümkün değildir. Ya da en fazla bir olumlu ve bir olumsuz sıfat üzerinden kaba bir tasnif mümkün olabilir: İyi komşu-kötü komşu, vefalı baba dostu-vefasız dost, çalışkan müdür- tembel müdür, vb.

Ancak tüm bunların ötesinde, insanın ait olduğu ya da ahlâken ait olmayı tercih ettiği sınıf kimliği, özel bir ayrıcalığa – sahiptir. İşçi, burjuva, küçük burjuva, feodal bey, köylü vb. sınıf kimlikleri, tarihsel ve toplumsal koşulları doğrudan belirleyen üretim süreçlerinin bir verisi olduğu için, toplumsal dinamizmin ve siyasetin belirleyicisi konumundaki kimliklerdir. Siyaseten, bu kimliklerin ya da sınıf gerçeğinin artık ortadan kalktığını iddia edenler, söylem ve retorik bazında haklı olabilirler. Ama hakikat üzerinden türetilse bile, hiçbir söylem, hele hele hiçbir retorik, hakikatin kendisi değildir. Dolayısıyla başörtüsünden, Hidro elektrik santral meselesine, seçimlerden, domates fiyatlarına kadar, toplumda yaşanan her türlü karşıt veya taraftar olma hali, sınıf gerçeğinin bir sonucudur. Şunu söylemeye çalışıyorum: sınıfsal kimliğin görünürde gözden düşmüş olması, ne yazık ki sınıfsız, imtiyazsız bir topluma dönüştüğümüzü göstermiyor. Hâttâ tam tersine, dünyada keskinleşen sınıfsal çelişkiler nedeniyle, toplumların kıyı köşe sorunları, merkeze taşınarak, insanların sınıf kimliğine uzan-maları engelleniyor.

Feminizm’den, çevreciliğe, hayvan haklarından Sümela Manastırın’da ibadete kadar birçok ayrıntı düzeyindeki hak arayışı, “sınıf” hakikatini ve kimliğini “öteleme” işlevi görüyor. İşte tam da bu noktada, yeniden etnik kimlik meselesiyle karşılaşıyoruz. Post modern zamanlarda geçerliliğini yitirdiği varsayılan, Tarihselcilik, Marksizm ve Ekonomi- politik gibi meta anlatıların yerini, hepsi bir araya geldiğinde dahi, herhangi bir toplumsal siyasal güç oluşturmaktan uzak, çevrecilik, feminizm, veganlık, alternatif yaşam, lgbt, etnikçilik gibi paralize eğilimler almış görünüyor.

Etnik kimlik, insanın kendi eylemiyle sonradan kazandığı ve eylemiyle belirlediği bir nitelik olmadığı için, her türlü spekülatif yüklemeye ya da eksiltmeye açık, üzerinde duruldukça içi dolan, araştırıldıkça kurgulanabilen, konuşuldukça tanınan ve sahiplenildikçe ya da dışlandıkça ayağa kalkan bir kimliktir. Bu yönüyle etnik aidiyet, her türlü tasnife ve katego- rizasyona açık bir kimlik türünü oluşturuyor.Ancak ayrıştıramadığınız (definition) şeyi tasnif edemeyeceğiniz, kategoriye alamayacağınız için, etnik kimlik, insanın toplumsal eylemiyle edindiği diğer kimliklerin tersine, birleştiren değil, ayrıştıran bir kimlik türüdür, yani etnik tasnif yapabilmek; kategorize etmek için, ayrıştırmak zorundasınız. Oysa söz gelimi, eylemimle edindiğim mesleki kimlik, ekonomik ve siyasi dayanışma imkânını, eylemimle edindiğim sevecen dost kişilik, toplumsal ahlâki dayanışma ve birlik imkânını, potansiyel olarak içerirken, doğuştan ve istemim dışında edindiğim etnik kimlik, ayrışma imkânı içermektedir. Aslında etnik kimliğin ne olduğuna, içeriğinin nasıl doldurulacağına, etnolojiyi, anropolojiyi ve sosyal antroplojiyi birer bilim olarak kuran Batı Aklı yanıt vermelidir. Eğer bilimler, hayatın gereksinimlerinden doğmuşlarsa, bu bilimlerin kim tarafından ve kimin hayati gereksinimlerini karşılamak üzere doğduğu üzerinde de düşünmemiz gerekiyor. Ya da meseleyi tersinden sorgularsak: etnolojinin kurucusu niçin Türkler değildir, sosyal antropolojiyi niçin Araplar veya Farslar değil de, Avrupalılar kurmuştur gibi sorulara ne tür yanıtlar verebiliriz?

Bu noktadan itibaren Batının özellikle Aydınlanma Yüzyıllarıyla birlikte belirleyici olmaya başlayan bilim anla-yışının, sosyoloji, antropoloji, etnoloji gibi dallarda toplumları ve coğrafyaları sürekli tasnif eden, kategorilere ayrıştıran yeniden ve yeniden tanımlayan bir yöntem izlediğine tanık oluyoruz. Bilimin sürekli ilerleyen bir alan olduğu, olması gerektiği yönündeki “ortodoks tavır” dolayısıyla, toplumların ve coğrafyaların yeniden ve yeniden tanımlanması, yeniden ve yeniden tasnif edilmesi, o gün bugündür fazla sorgulanmaksızın uygulanagelmektedir. Daha yakın zaman önce, tarım yapan kabile ile hayvancılık yapan kabile arasındaki aynm i üzerine siyaset geliştiren Fransa’nın, Ruanda’da Tutu’lar ve Tutsi’ler arasında olağan dışı bir katliamın gerçekleşmeme zemin hazırladıklarını anımsıyoruz. Eski Yugoslavya’da aynı dili konuşan Sırp, Hırvat ve Boşnak’lar arasındaki faciada “etnik kimlik”i konu eden söylemlerinin işlevini küçümseyebilir miyiz? Irak’ın dağıtılmasında etnik provokasyonların rolünü kim inkar edebilir? Hıristiyan ABD başkanının, müslümanlar tarafından havaya uçurulduğu iddia edilen dünya ticaret merkezinin yerine, cami yapılmasını önermesi ve bunun ABD’de bir olay olması, işin içine ay yıldızlı bayrağın karıştırılması nasıl bir rastlantıdır? Soruları çoğaltabiliriz. Ancak tüm bunlardan yola çıkarak, Kapitalist Medeniyet’in halklar arasında yeni bir takım tasnifler yapmaya yöneldiğini sezebiliyoruz.

Türklere başkalarının mı bu adı taktıkları, yoksa onların kendilerini Türk olarak mı adlandırdıkları tartışılabilir. Ancak Batı’nın dünyayı Doğu-Batı olarak ayrıştırdığı Aydınlanma yüzyıllarına denk gelen dönemde, Osmanlı İmparatorluğunun, bizzat kendisine Türk demediğini biliyoruz. Buna karşın, Venedik Kıyıları’ndan Viyana dolayları’na Osmanlının Batıya yönelik her hamlesinin Batılılar tarafından Türk öznesiyle vurgulanması meselenin bir başka ilginç yönüdür.

Eğer Marks’ın dediği gibi uluslar kapitalizmin şafağında doğarlar ise Batı’da, Almanlar, Fransızlar, İtalyanlar, dendiğinde kastedilen şey, bir ulus kimliğidir ve bu toplumlar başta Hollanda ve İngiltere olmak üzere yeryüzünde kapitalizmin ilk ortaya çıktığı ülkelerdir. Kapitalizm öncesinde çoğul kültürlü, çoğul etnisiteli bu toplumların, kendi ulusal pazarlarına verilen adlar, aynı zamanda onların ulusal kimliği ve adı olmuştur.
Bu bağlamda Türk ifadesinin bir ulus kimliğiyle örtüşmesi de, Türkler’in ve Türkiye’nin kapitalistleşebildiği kadarıyla mümkündü ve o kadar olmuştur.

Uluslaşma, ulus devlet olma süreci, burjuva demokrasilerini, burjuva hukukunu, ona bağlı olarak kuvvetler ayrılığını, parlamenter temsil sistemini ve toplumsal kolektif iradenin, eylemini temsil sayesinde gerçekleştirebildiği ve temsilin maddi bir güç haline geldiği dönemi ifade ediyor.

Oktay Taftalı – Ben Merkezci İnsan ve Kaybolan Gerceklik,syf.83-88

Muhammed Ali

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir