İstiğfar, Dua ve Sadakalarımız Ölülerimize Ulaşır

 

İstiğfar, Dua ve Sadakalarımız Ölülerimize Ulaşır

Malum olduğu üzere ölüm, yok olmak değildir; yeni bir varlığın, hayatın kapısının açılmasıdır. Nasıl ki dünyada varlıklı .bir kimse, muhtaç olanı faydalandırırsa, ölü kimseyi de faydalandırmak mümkündür. Bunu inkar eden Ehli Sünnetten değildir.

Ehli Sünnet vel Cemaatin ittifakıyla, ölüler iki sûretle dirilerden fay­dalanırlar:

Birincisi, kendi bıraktığı eserden faydalanır; salih evlad, ilim ve vakıf­lar gibi.. Evladının ameline ortak olduğu gibi, kurmuş olduğu vakıfta iba­det edenlerin ve geride bırakmış olduğu kitabları okuyanların, amel edenlerin sevabına ortak olur. Bunda bütün ümmet ittifak etmiştir.

İkincisi, müslümanların dualarından, istiğfarlarından, vermiş olduk­ları sadakalardan faydalanırlar. Bu dahi ittifâkîdir. Ancak hac hususunda ulemâ ihtilaf etmişlerdir, imam Muhammed’e göre, ölüden bedel yapılan hac için harcanan nafakanın sevabı ölüye; haccın sevabıysa haccedenedir. Hanefî ulemâsının kısm-i a’zamîsi dediler ki: Ölü nafakanın seva­bını aldığı gibi, haccın sevabını da alır. Sahih kavil de budur. İşte bunun için İbrahim Hakkı şöyle dedi:

Sadaka ve dualarımızdan ölülerimiz nimet bulurlar.

Bazı yerlerin, şahısların, zamanların üstünlüğü, hak ve gerçektir.

Şâir ibadetler hususunda, yine ulemâ ihtilaf etmişlerdir. Selefin oumhûruna, imam Ahmed’e ve İmam Ebû Hanîfe’nin mezhebine göre, zikir, Kur’ân’ı okumak, namaz, oruç gibi bedenî ibadetlerin sevabını ölü­ye vermek caizdir, imam Şâfiî ve İmam Mâlik’in meşhur kavline göre, bedenî ibadetin sevabı ölüye ulaşmaz.

Bid’atçiler ve ehli kelamdan bir kısım,“Ve insanın kendi çalışmasından başka bir şeysi yoktur’’ mealin­deki En-Necm sûresinin 39’uncu ayetiyle istidlal ederek, ölülerin diri­lerden asla faydalanmayacaklarını söylemişlerdir. Bunların mezhebi bâ­tıldır. Çünkü ayet-i kerîme, kişinin başkasının ameliyle faydalanmasını nefyetmemiştir. Ancak kişinin kazanmış olduğunun kendisine mülk olduğunu ifade etmiştir. Bu takdirde “İnsan kazanmış olduğu şeyden baş­kasına mâlik değildir.” demektir.

Kişinin kazancı kendisine mülk oldu­ğu takdirde, dilerse başkasına verir, dilerse nefsine biriktirir. Eğer bu bid’atçilerin dedikleri gibi olsaydı, “insan kazandığı şeyden başkasıyla faydalanmaz” denilecekti. Binaenaleyh bir kimse Kur’an okur, sevabını ücretsiz olarak başkasına verirse, o sevab, ona ulaşır. Ancak Hanefî ule­mâsı dediler ki; Bir kimse, ben öldükten sonra şu kadar parayla bana kabrimin üzerinde Kur’an okutun diye vasiyet ederse, vasiyeti bâtıldır.

Hafız Zebîdî diyor ki: «Şu anda Hanefîlerin ameli bunun hilâfınadır. Binaenaleyh Kur’ân’ın öğrenilmesi ve öğretilmesi maksadıyla bir kimse böyle bir vasiyette bulunursa, malının sadakasından faydalanır. Sonra Ebû Hanîfe, Mâlik ve imam Ahmed’e göre, kabirlerde Kur’ân’ı okumak mekruhtur. Çünkü bununla sünnet vârid olmamıştır. İmam Muhammed’e ve imam Ahmed’in diğer rivayetine göreyse mekruh değildir. Nitekim İbnu Ömer radıyallâhu anh, defnedilmesi anında Fâtihalar ve El-Bakara sûresinin son ayetlerinin okunmasını vasiyet etmiştir.»

İbnu Âbidîn Redd-ul-Muhtarda diyor ki: «Tebyîn-ul-Mehârim’de şöy­le denilmiştir: “Bir kimse velîsine devri vasiyet ederse dahi, velîsinin o vasiyeti yerine getirmesi vacib olmaz. Çünkü bu teberru* ile vasiyettir. Ölüye vacib olan, malının üçte biri kadar vasiyet etmesidir. Malının üçte birinden azını vasiyet edip de, malını mirasçılarına bırakırsa yahud baş­kaya hayr verirse, vacibi terketmekle günahkâr olur.” Binaenaleyh bizim zamanımızda, biri ölür, zimmetinde birçok namazlar olur, zekat olur, kur­banlar olur, yeminler olur; bunların devri için az bir paraya vasiyet eder. Vasiyetinin kısm-i a’zamîsini hatim indirmelerine, tehlil okumalarına tah­sis eder.

Ulemâmız, bu gibi vasiyetlerin bâtıl olmasını tasrih ettiler; dedi­ler ki: Dünya menfeati mukabilinde Kur’an okumak caiz değildir. Kur’ân’ı okumak mukabilinde para veren ve alan, İkisi de günahkârdır. Çünkü bu, Kur’ân’ı okumak üzere ücret almaktır. Bu gibi ücret caiz değildir. Mezhebimizin meşhur kitablarında da bu izah edilmiştir. Ancak müteahhirîn ulemâ, Kur’ân’ın zayi olmasından endişe ettikleri için zarûreti illet ederek, Kur’ân’ın öğretilmesi üzerine ücretin alınmasına cevaz verdiler; okunması üzerine cevaz vermediler. Çünkü Kur’ân’ı tilâvet etmek üzere verilen ücret sahih değildir. Bunu Şifâu-I-Alîl adlı risâlemde uzun uzadı yazmışım.»

ibnu Âbidîn Şifâu-l-Alîl ve Bell-ul-Ğalîl adlı risâlesinde, hatim ve tehlillerin mukabilinde ücretin alınmasının caiz olmadığını uzun uzadı izah etmek esnasında diyor ki: «Cevhere’nin müellifi ve onunla mağrur olan Bahr sahibi ve onunla beraber Şeyh Alâaddîn’in, kıraât üzere ücret almanın sahih olduğunu söylemeleri sahih değildir. Çünkü bu söz, mez­hebimizin tüm kitablarına muhaliftir.»

imam Aynî el-Benâye adlı eserinde diyor ki: «Enbiyânın makberine yemek götürmek, çıra yakmak, Kur’ân’ın okunması yani tilâveti ve Kur’an hatmini çıkarmak yahud En’am sûresini okumak yahud bin Ihlâs-ı şerîfe okumak için sofra hazırlamak, çocukları ve salih insanları oraya davet etmek mekruhtur.» Bu ücretsiz olmak şartıyladır.

Kabir ziyareti: İmam Nevevi el-Mecmû* adlı eserinde, kabirlerin zi­yaretinin meşrû ve nehiy hakkındaki hadislerin mensuh olduğunu kay­dederek diyor ki: «Erkeklere kabirleri ziyaret etmek müstehabdır. Ule­mâmızın sözü de budur. Bu hususta icmâ’ da vardır Ashabımız rahimehumullah dediler ki: Dünyada iken ziyaretçi ziyaret edilene yakınlık gösterdiği gibi, vefatında da yakınlık gösterir. Hani bazı insan birisini ayakta ziyaret eder; birisinin yanında da oturur; birisine de sadece uğ­rar.

Tabiî ki ölüler hakkında da ziyaret aynen böyledir Kadınlarınsa  mezarları ziyaret etmeleri tenzîhen mekruhtun cumhur da böyle hük­metmiştir. Fakat Ravyânî, fitneden emin olunduğu zamanda mekruh ol­madığını tasrih etmiştir. EI-Müstezhenin sahibi diyor ki: “Benim nezdimde, eğer kadınlarda mahzuniyeti yenilemek, ölünün iyiliklerini say­mak, sesli ağlamak gibi şeyler olursa, ki kadınların ekseriyet âdeti böy­ledir, haramdır.  “Allah Teâlâ kabirleri ziyaret eden kadınları lanetlemiştir.” mealindeki hadis de buna hamledilir. Eğer kadınlar ölünün iyiliklerini saymazlar ve sesli ağlamazlarsa, ibret almak için ziyaret ederlerse, tenzîhen mekruhtur, iştihâsı kesilmiş çok ihtiyar kadınlara kerahat yoktur. Nitekim mescidlerdeki cemaatlerde de hüküm böyledir.” Tabiî ki onun bu sözü güzeldir. Bununla beraber çok ihtiyar kadınların dahi kabir ziyaretlerini terk etmeleri güzeldir.

“Sizi kabirleri ziyaret etmekten nehyetmiştim; ziyaret ediniz.” mealindeki hadîs-i şerifte, kadınlar da erkek­lerin hükmüne dahil midir değil midir diye ulemâ ihtilaf etmiştir. Ashabı­mızın muhtar kavline göre, dahil değillerdir. Kadınların kabirleri ziyaret etmelerinin haram olmadığına delil, Enes radıyallâhu anh’tan gelen rivayette Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem’in, bir kabrin yanında ağlayan bir kadına uğrarken buyurduğu“Allah’tan kork ve sabret.” mealindeki hadistir. Yani Peygamber o kadını ziya­retten men etmedi. Aynı zamanda Ayşe radıyallâhu anhâ: “Kabir­leri ziyaret ettiğim zamanda nasıl söyleyeyim?” diye sorduğunda, Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem’in buyurduğu:

“De ki: Selam mû’min ve müslümanlardan bu diyarda yatanlara.. Allah bizim geçmişlerimize de geleceklerimize de rahmet etsin.

Bizler de inşâallah sizlere katılacağız.” mealindeki hadistir.»

ibnu Âbidîn de, tesettür şartıyla, ağlamaksızın, kadınların kabirleri ziyaret etmesi hakkında da ruhsatın cârî olduğunu söylemiştir. “Eğer ka­dınlar ibret almak için, ölülere rahmet istemek için yahud da salihlerin kabirlerini ziyaretle bereketlenmek için ziyaret ederlerse beis yoktur. Genç oldukları takdirde cemaate gitmeleri gibi mekruhtur” diye Hayreddin Remil de tasrih etmiştir. Hâsıb kadınların kabirleri ziyaret etmeleri için beş şart vardır Tesettür, sesli ağlamamak, erkeklerin ihtilâfından korunmak, ibret almak, salihlerin ruhundan bereketlenmek yahud mah­remlerini selamlamaktır.

Kabrin ziyaretinde sekiz âdab vardır:

1-Yukardaki vârid olan selamdır. Şer’an vârid olan duaian oku­maktır.

2-Diri bir kimsenin mukabilinde durulduğu gibi, kabrin karşısında durmaktır. Saygı duruşu haram veyahud küfürdür.

3-Yakını ise, başına yakın, uzağı ise ayak tarafında durmaktır. Essah kavle göre, ayak tarafında durmak daha güzeldir.

4-Fatihayı, El-Bakara sûresinin ilk ve son ayetlerini okumaktır.

5-Oturmak istediğinde dirinin hayattaki hali gibi oturmaktır. Mesela diri bir âlimin yahud kutbun meclisinde nasıl oturuyorsa, vefatında da aynı şekilde, yakınında veya uzağında oturur.

6-Yâsîn sûresini, ihlâs-ı şerîfeleri okuyup, sevabını o mevtalara ba­ğışlamaktır. Hatta denilmiştir ki, onbir İhlâs-ı şerife okuyup sevabını ölü­lere veren kimse, o mezarda yatanların adedi kadar sevab alır. Fıkıh kitablarında tasrih olduğu üzere, insan her amelinin sevabını gayrına verebilir.

7-Ehil ise, şeyhinin rabıtasını yapar. Daha ehil ise, rabıtayla o zat ile irtibat kurar.

8-Ölünün hoşlanacağı şekilde ziyaret etmektir. Bu hususta İbnu Âbidîn uzun uzadı bahis açmıştır. Oraya mürâcaat olunsun.

Hazreti Dıyâeddîn kuddise sırruh, Ahlat’taki Şeyh Abdurrahman Gazi’yi ziyaret etmek esnasında, tevâzu gösterdiği halde kubbenin içine girdikten sonra, benzi sararmış olduğu halde çıkmış; atına binmiş; biraz uzaklaştıktan sonra, atını koşturarak gazaya gider gibi kabre varınca, çalımlı olarak kubbenin içine girmiş; bir saat sonra çıktığında şöyle de­miştir: Önceki ziyaretimi kabul etmedi. Gaziler vefatlarından sonra da gaza ettikleri gibidirler. O sûretle yanına vardım; Elhamdülillah bizi kabul etti.

Eğer nasib olursa, Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve aellem’in zi­yaretinin usûlü de şöyledir: Mescid-i saadete varmadan önce gusle­dersin. Sahih bir tevbeyle Bâb-us-Selam kapısına varırsın. Kemât-i hu­zur, kemâl-i edeb, kemâl-i tevazu ile “Essalâtu vesselâmu aleyke ya Rasûlallah” dersin, ziyarete kabulünü istirham edersin. Sonra hüsnü zanna mebnî, kabul ettiğini itikad edersin. Her mescide girer gibi sağ ayağınla girer: “Allâhumme-ftah lî ebvâbe rahmetîke”dersin; iki rek’at tahiyyat-ul-mescid kılarsın. Tekrar kabulünü istirham edersin. Sağa sola bakmaksızın, gelen gidenleri görmeksizin pence­resine varırsın; onbir salavât-ı şerife okursun; emanet edilmiş selamları bildirirsin.

Sonra Hazreti Ebû Bekr Sıddîk’ın, sonra Hazreti Ömer’in pen­cerelerinde onları selamlarsın. Tekrar geriye gelip Peygamber sal­lallâhu aleyhi ve sellem’in karşısında, sol omzun kıblede olduğu halde elini kaldırarak veya bağlayarak, anana babana, tüm ümmete dua eder şefaat dilersin.

İsmail Çetin,Ehli Sünnetin Nazarı İtikadın Ölçüsüdür

 

Gelen arama terimleri:

  • Tebyinul meharim

Yazar Hakkında: Muhammed Ali

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*