İslam Perspektifinden – Kadın ve Erkek

Ey İnsanlar! Biz sizi bir erkek ve bir dişiden yarattık.Allah indinde en üstün olanınız, takvada en ileri olanınızdır.

(Hucurat, 13)

Hiçbir gelenek, dini ve sosyal hayatta erkekle kadın arasındaki ilişki gibi temel bir soruya bigane kalamaz; Keza, İslâm geleneği de bundan istisna edilemez. Aksine, Kur’an’ın açık öğretileri ve Peygamber hayatının yönlendirici ilkeleri üzerinde yükselen geleneksel Islâm, erkek ve kadın arasındaki ilişkiyi bir esasa bağlamış ve sosyal düzen içinde her iki cinsin yaşaması ve yardımlaşması için kurallar getirmiştir. Her türden yenilikler müslümanlar da dahil olmak üzere bir çok insanın hayat dengesini zedelemeye devam ederken, metafizik ve tinsel yönlerinden en zahiri yönlerine kadar kadın-erkek ilişkisine dair ebedi ögretileriyle gelenekse lİslâmî perspektifin, insan doğasını sevk ve idare eden metafizik ilkeler ve kadın-erkek arasındaki bütünleyici ilişki noktasında yeniden ortaya konması gerekmektedir.

Yaratılış veya tezahürden bahsetmek, ilk safhası kozmik düzende karşıt ve fakat bütünleyici iki unsur arasındaki asli kutuplaşma biçi­minde ortaya çıkan ve insan hayatında da kadın-erkek ilişkisiyle somut­lanan bir çeşitlilik ve kesretten bahsetmek demektir. İlahi Birlik açısın­dan bütün çeşitlilik bir perdedir ve aslında her şey Birin, O’nu hem gizleyen hem de gösteren dünya dediğimiz kesre i aynasındaki yansımasından ibarettir. Ne ki yaradılıştaki nizam, mikrokosmosun kadın ve erkek biçiminde ayrışması ile gözlenen ikilik ya da kutuplaşmanın bir tesadüf değil, insan tabiatını şekillendiren en önemli özellik olduğunu teyid etmektedir. Yukarıda zikrettiğimiz ayette ve Allah’ın insanları çift ve kadın-erkek olarak yarattığını buyurduğu başka birtakım ayetlerde bu durumu görmek mümkündür. Allah, hem erkek hem de kadının yaratıcısidir; bu sebeple iki cinsiyet arasındaki farklılığın doğurduğu herşey O’nun ilim ve inayet’ine bağlanmalıdır Cinsiyetler arasındaki farklılık sonradan edinilmiş, arızi bir şey olmayıp, aksine, insan varlığını anlam­landırmakta son derece önemli bir yere sahiptir. Çünkü söz konusu farklılık olmazsa, kadın ve erkeğin varoluşlarının derinliklerinde taşı­dıkları (evrensel ya da mükemmel insanla -insan-ı kamil- özdeşleştirilen) androjenik gerçeklik, önemini yitirecektir.

Allah insanı çiftler halinde yarattığına göre, mantıkî ve metafizik ola­rak, bir eşi diğerinden ayıran birtakım değişik unsurlar bulunmalıdır; aksi halde her yönüyle birbirinin aynı, özdeş bir şeyden söz etmek gerekirdi. Bu sebepledir ki iki cinsiyet arasında bir farklılığın mevcudiyeti kaçı­nılmazdır. Bu iki farklı cinsiyet, kimi yönleri ve özellikleri itibariyle eşit olmakla birlikte, en azından her biri bütünsel açıdan ele alındığında ay­nı değildir, lslâmi açıdan kadın ve erkeğin eşitliği, insan ırkına ait olma­ları hasebiyle öncelikle insanın mükemmeliyeti ile ilgili bir konudur. Hem erkek hem de kadın ölümsüzlük ve tinsel kurtuluş için yaratılmış­lardır. Ancak yine de iki cins arasında, her türden eşitlikçilik adı altında dahi gözden ırak tutulamayacak bir farklılık mevzu bahistir.

Yanısıra, iki cinsiyet arasındaki fark sadece biyolojik ve fizyolojik de olamaz; çünkü geleneksel anlayışa göre cismani varlık düzeyi şeffaf (subtle) olanda, şeffaf varlık düzeyi tinsel olanda, tinsel varlık düzeyi de İlahî Varlık’ta bir asla sahiptir. Dolayısıyla cinsiyetler arasındaki fark, salt anatomiye ve biyolojik fonksiyonlara indirgenemez. Bunun dışında psikoloji, mizaç ve ruh tiplerinde; hatta mikrokozmik düzlemde kadın ve erkekle temsil edilen ikiliğin in divinis (kutsal) kaynağı olan ilahi Tabiat’ın ilkelerinde de farklılıklar mevcuttur. Allah hem Mutlak, hem de Baki’dir. Mutlaklık -ve ondan ayrılamayacak olan Celal sıfatı- doğrudan erkek halinde, Cemal sıfatı ise dişi halinde tezahür eder. Erkek vücudu  celali, kuvveti ve mutlaklığı; kadın vücudu ise güzelliği, mutluluğu ve sonsuzluğu temsil eder. Bütün bu ilkeler, kadın ve erkek, mikrokozmozun her türünde» cismani varlığı İlahi Varlık’tan ayıran tüm ara varlık kademelerinde de kendini gösterir.

Ancak Allah bir olduğu için; cinsiyeti ne olursa olsun O’nun İsim ve sıfat’larını yansıtan bir varlık olarak insanın kendisi de o Bir’in yansımasıdır (tecelli) ve O’na dönmeye çalışmaktadır. Bu yüzden, cinsiyetler arasında hem bir bûtünleyicilik hem de bir rekabet; hem birleşme hem, kutuplaşma mevcuttur. Kadın, lbrahimigeleneklerde olduğu gibi, ilahi Rahmeti simgeleyen ve O’nun rahmetinden akan İlahi mutluluğu temsil eden Meryem ya da insan nefsini kışkırtan, ayartan ve sefahata sürükleyen Havva olarak görülebilir; ne ki burada, Islâm’a göre insanın  Cennet’ten kovulma sebebinin Havva olmadığı hatırda tutulmalıdır. Kadın, bir şehvet kaynağı ve yaratılmamış olan Zat’ın tefekkürü için bir sahnedir. Aynı şekilde, erkek Yaratıcının sembolüdür; ne ki O’na olan bağımlılığını unutarak kendini Yaratıcı’nın yerine koymaya çalışan bir gasıb rolü oynama çabası da göstermektedir. Kozmik tezahürün örtüsü ya da İslâm metafiziğinin hicab’ı, cinsiyetler arasındaki ilişkiyi zıt kutuplu (ambivalent) kılmaktadır. İki cins arasındaki derin metafizik ilişki şu şekilde cereyan eder: Öncelikle insanın, cennetteki androjenik atalarının sahip olduğu güzellik şuurunu yeniden ele geçirmeye duyduğu ihtiyaç biçiminde anlaşılabilecek karşı cinsten biriyle birleşmeye yönelik eğilimi ve her insan sırasıyla asli sureti imgelediği için de, cinsiyetler arası rekabet.

Bazı dinler cinselliği mahkum ettikleri halde, İslâm ona, insanın kemale ermesinin ve en üst seviyede Allah’la birleşmenin sembolü olarak,  olumlu bir anlam verir; tabii söz konusu olan, İlahî Kanun’un emirlerine uygun bir cinselliktir. İnsanın asli haline(fıtrat) atıfta bulunarak onu  olduğu gibi kabul eden İslâm, kadınla erkeğin aşkını Allah aşkından  ayırdedilemeyen, dahası O’na ulaştıran bir şey olarak görmektedir. Bu anlayıştan ötürü, İslâm maneviyatında ‘mecaziaşk’tan(el-aşk el-mecazi)  gerçek aşk’a (el-aşk el-hakiki) kadar bir sevgi hiyerarşisi mevcuttur. Meşhur bir hadisinde Peygamberimizin dünyada kendisine sevdirilen şeylerin kadın, güzel koku ve namaz olduğunu belirtmesi, İslâm’ın cinselliğe verdiği olumlu anlamı işaret etmektedir. Bu hadis aynı zamanda, kadınlığın manevi tabiatı ile insanlar için Allah ile karşılaşmanın en do­laysız yolu olan namaz ve duyuların en hassası olan koku alma yetisi arasındaki ilişkiyi de göstermektedir. Kur’an da güzel kokuyla cinsel birleşmenin sembolik bağını vurgulamaktadır.

İslami perspektifin cinselliğe biçtiği olumlu rol uyarınca aşk izleği,hikmet olarak kavranmış ve İslam maneviyatının tamamına yayılmıştır.Bu manevi derinlikte Allah,Sevgili olarak görülür,kadın ise,’kalbgözün’nü ve nesnelerdeki ilahi boyutu görme yetisini kaybeden erkeklerden gizlenen iç cenneti ve iç alemi sembolize etmektedir.Bir kopuşa ve unutkanlığa yol açarak erkeği dışlanma,tersyüz edilme durumuna sürüklenmiş olan kadın güzelliğini temaşa,belki de yeniden Merkez’e dönmede erkeğe yardımcı olbilcek ve ona,uğrunda bilerek veya bilmeden pek çok çaba harcadığı ebedi mutluluğu sağlayabilcektir. Çoğu insanda İşlerliğini  kaybetmiş olmakla birlikte kuvve anlamında varolan bu yetinin yankısı hala sürmekte;cinsel birleşmeden alınan fiziksel haz,bir yandan insana cennetteki arketipinden,birşeyler hatırlarken,bir yandan da cinsler arasındaki dünyevi birleşmenin göksel arketipi olan kutsal birleşmenin kanıtı olmaktadır.Sonsuz ve Mutlak olanın tecrübe edilmesi biçiminde değerlendirilebilcek bu kutsal birleşme, arketip ile dünyevi yansıması ya da sembol ile sembolize edilen arasındaki ontolojik boşluğa rağmen, biyolojik bir eylemle açığa vurulmaktadır.

İbn Arabi, kadında Allah’ı temaşanın mümkün olan en üst tefekkûr biçimi olduğunu anlatırken, şöyle söylemektedir:

“İnsan Allah’ı kadında temaşa ettiğinde, bu pasiftir temaşadır; eğer O nu, kadının erkekten geldiğini görerek kendi mevcudiyetinde tefek­kür ederse, bu aktif bir temaşa olur; Allah’ı tek başına tefekkür eder ise (ki bu O’nu, O’ndan gelen herşeyden beri kılmakla mümkündür), o halde bu aracısız, Allah’a nazaran pasif konumda bir temaşa olacaktır. Sonuçta, kişinin Allah’ı kadında temaşa etmesi en mükemmel olanıdır, zira Allah her ne kadar hem aktif hem de pasif olsa da, saf içsel temaşa ancak pasif yolla mümkündür. Şöyle ki:

Peygamber Efendimiz (salat ve selam üzerine olsun) kadınları, Al­lah’ı en mükemmel şekilde tefekkür etmenin aynaları olduğu için sevmiştir. Kimse Allah’ı (hissi ya da tinsel) desteklerden yoksun olarak layıkıyle tefekkür edemez; zira Allah, Zat-ı Mutlak’ında bütün alemlerden müstağnidir. Fakat ilahi Hakikat, (Zat’a) izafeten idrak edilemediği ve  sadece sıfatlarda tefekkür (şehadet) bulunduğu için, Allah ın kadında tefekkürü, en mükemmel olandır; ve yine duyulur alemde bu tefekkü­re mesned teşkil eden en kesif birleşme de, nikah akdidir.”

Din, insanın kemali ve nihai hedefleriyle ilgili olduğu için, İslâm insan tabiatının bu önemli yönünü, yani cinselliği, kemale ermede ve insana hem bu dünyada hem de öte dünyada saadet getirmede bir vasıta olarak sunmuş ve kendi perspektifine tamamıyla uyan manevi ve ahlaki ilkeler getirmiştir. Islâm’ın hem bir sosyal düzen ve hem de bir manevi yol, yeni hem Şeriat hem de Tarikat oluşu, söz konusu bakışı daha doğru kılmaktadır. Önceden de belirttiğimiz gibi, Islâm Allah rızasını kazanmayı en büyük gaye olarak götmüş ve bunu ferdi ve sosyal bîrdenge temeline oturtmuştur. Islâm maneviyatı, daima el-İslâm (barış) kelimesinden ayrılamayacak bir denge üzerinde yükselmiş ve özgün eserlerle, özellikle kutsal sanatlarda söz konusu dengeyi göz kamaştırıcı hu biçimde yansıtmıştır.

Bu dengeyi ve onun üzerine kurulmuş manevi hayatı mümkün kılabilmek için İslâm, cinsiyetlerin birbirleriyle çatışan değil birbirlerini bütünleyen şeyler olarak görüldüğü bir insanlık düzeni getirmiştir. Toplum ve aile temelinde bakıldığında İslâm, maksimum istikrarın bulunduğu, erkek ve kadının aile yapısına mümkün olan en üst düzeyde bağlı olduğu ve evliliğin aynı zamanda dini bir vazife anlamı taşıdığı bir sosyal düzen sunmaktadır. Bununla birlikte, İslâmî anlamda simya ve metafizik açısından bakıldığında cinsel ilişki, insanın arzularını sınırlayan ilahi Hukuk sınırları içerisinde kaldığı sûrece zaten kutsal bir eylem sayıldığı ve dolayısıyla herhangi başka biri ayini gerektirmediği  için, İslâm’da evlilik kutsal bir seremoni olarak anlaşılmaz. İslâm kanunları ve onlara dayanan sosyal yapı, herkesin her durumda tatmin edileceği bir düzen anlamına gelmez; çünkü tezahür ve kesret demek,  bir anlamda, insanın iyiliğin biricik kaynağından ve kemale ulaşma imkanından uzaklaşması demektir, İslâmi sosyal düzenin başarmayı hedeflediği şey, insanların, etrafında hayatlarını idame ettirebileceği ve nihai noktada mükemmelliğe ulaşabilecekleri dengeyi, olabildiğince güçlü tesis etmektir. Yoksa tabii ki monogom olanlar kadar poligam bir aile yapısı sürdürenler için de; hatta bugün her nasıl arzu ediyorsa öyle yaşayan kimi ‘özgür’ atomize varlıklar için de mutsuz bir yaşam mevzu bahistir. Herkesin mutlu edilmesi, İslâm’ın temel meselesi değildir; çün­kü bu, dünyada gerçekleşmesi mümkün olmayan bir şeydir. Gerçekte böyle bir şey mümkün olsaydı, dünya dünya (Kur’an diliyle el-dünya) olamazdı. İslâm’ın asıl hedefi, Allah’ın yeryüzündeki halifesi (halifetullah) olan insanın, hayat denilen bu geçici yolculuk sırasında O’nun Kudretinden haberdar yaşayacağı, ahenk ve dengenin hakim olduğu bir düzen tesis etmektir.

Cinsellik sadece biyolojik bir durum olmayıp, aynı zamanda derin bir metafizik anlama da sahip olduğu için,Islâm, insan hayatındaki bu önemliunsurun olumsuz yönünden çok olumlu yönünü vurgulamıştır.Herikisi de insan,yaniAllah’ın imgesi olmalarına ve benliklerinin derinliğinde androjenikgerçekliğ i taşımalarına rağmen kadın ve  erkek, iki cinsiyet arasında bulunabilecek asgari bir ortak yordamıyla bu içrek ve yüce gerçekliği kavrayamazlar. Elbette her iki cinsiyet de içlerinde kadın ve erkek özelliklerini taşırlar. (Uzakdoğu geleneklerindekiying ve yang), fakat erkeklerde eril, kadınlarda da dişil ilkeler daha baskındır ve im duruma müdahale etmek, aksi istikamette hareket etmek anlamına gelir Aslında İslâm maneviyatı, iki insan tipi arasında tam bir ayrışma ve netlik getirmektedir. Başka birtakım özelliklerle birlikte sosyal kalıplar ve kıyafet usulü, erkeğin eril, kadının da dişil karakter kazanmasında önemli rol oynarlar. Her iki cinsin bilinçli veya bilinçsiz bir biçimde arzuladığı ve androjenik bütünlüğü sembolize eden  cinsel birleşmenin kutsal bir eyleme dönüşebilmesi için, iki cinsiyetin  birbirinden kesin olarak ayrışması gerekmektedir.

Yine olumlu bir yaklaşımla, her cinsin Tanrının bir yönünü temsil ettiği de söylenebilir. Bu sebeple, manevi mükemmellikten giderek uzaklaşma ve onu büyük bir engel anlamına geldiği kadar, erillik ve di­şilliğin kaybedilerek psikolojik ve duygusal açıdan nötr bir alana kay­ma anlamı da taşıyan cinsi sapma ve sapıklık, İslâmî açıdan tamir-i ka­bil olmayan bir tahribat demektir. Bu ise, hem eril hem de dişil olan as­li insan‘ın kemalinden çok çok gerilere düşmektir. ‘Nötr’ cinsiyet aslın­da, aynı zamanda hem Adem hem de Havva olan asli insanın kötü bir taklididir (parodi). İslâmî öğretilerde bu mesele gayet berrak bir şekil­de onaya konmuştur. Yine Peygamberimizin kimi hadislerinde, kadın­lar gibi giyinen ve hareket eden erkeklerle erkekler gibi gibi giyinen ve hareket eden kadınların ortaya çıkışının, kıyamet alametlerinden oldu­ğu belirtilmekledir, İslâm’da erkek de kadın da, Allah’ın kulları olarak O’nun isim ve Sıfatlarının tezahürleridir. Ve Takdir-i İlahi; insan varlı­ğının gayesi kılınmış kemal ve aheng, bu bütünleyici beraberlik saye­sinde kazanılacaktır,

İslâmî akideler arasındaki cinsel saflık, dış hayatta cinslerin ayrıl­ması, kadının güzelliğinin yabancılardan gizlenmesi, sosyal ve aile içi görevlerin bölüşümü gibi unsurların hepsi, yukarıda andığımız ilkeler­den doğmuştur Elbette ki uygulamalar, İslâm’ın gelişip yayıldığı kültürel ve sosyal mecralara göre çeşitlenmektedir. Mesela, Malezya bir kadının güzelliğini gizleme tarzıyla Suriyeli, Pakistanlı veya Senegalli bir kadınınki birbirlerinden çok farklıdır; hatta aynı ülke içerisinde bile, köylüler, göçebeler ve şehirliler arasında örtünme(hicab) hiçbir zaman aynı olmamıştır. İki cins arasındaki tamamlayıcılık ilişkisi, mûslüman kadınların hayatın hemen her alanında, ülke idaresinden ticarete ve hatta kasaplığa kadar değişik mesleklerde varlık göstermesine engel olmamıştır. Keza İslâmî düşünce dünyası, her biri seçkin birer dini ve fikri şahsiyet olan kadınlarla doludur: Kâmil bir veli olan Peygamberimiz’in kızı Hz. Fatıma (r.a.); kendisinden bir çok hadis rivayet edilen Peygamberimiz’in eşi Hz. Aişe (r.a.); kardeşi Hz. Hüseyin’in (r.a.) Kerbela’da şehid edilmesinden sonra Yezid’e karşı İslâm tarihinin en beliğ  konuşmalarından birini yapan Peygamberin torunu Zeyneb (r.a.); müslüman velilerin en büyüklerinden olan Rabia (r.a.) ve fıkıh konusunda büyük bir bilgiye sahip Seyyide Nefise (r.a.) bunlardan birkaçıdır. O dönemlerden günümüze dek tarih sahnesinde bu gibi şahsiyetlerin mevcudiyeti, eğitim, ticaret ve tarım gibi bir çok alanın kadınlara açık olduğu gerçeğini net bir şekilde göstermektedir. Ne ki burada hakim olan, tektipçilikve rekabetin aksine, bütünleyicilik prensibidir.

Bu bütünleyiciliğin kaynağı eşitlikten çok denkliktir; ve bu ilke, öllümsüz varlıklar olarak erkek ve kadınların, kutsal bir topluluk olarak da toplumun çıkarlarına en iyi şekilde hizmet etmeyi temel alır. Manevi açıdan kadını Allah’ın ebediliğinin bir sembolü olarak gören; hatta ‘mesela Mevlana’nın kullandığı ‘yaratılmamış’ sıfatıyla kadına adeta yaratılış-üstû bir kutsallık atfeden bu bütünleyici ilke, beşeri ve kozmik Hicviyede de erkeği, kadın ve çocukları geçindirme sorumluluğu verilen bir cinsiyet ve etrafında ailenin şekillendiği bir sütun olarak degerlendirmiştir. Kur’an’da erkeklerin kadınlar üzerindeki hakimiyeti belirtilmiştir; şu var ki söz konusu erkek, iki ayaklı bir hayvan değildir. Doğrusu bu görev erkeğe, Allah’ın imam’ı ve ruhu O’na döndürülecek halifesi sıfatıyla verilmiştir. Hanımına iyi bir eş, çocuklarına da iyi bir baba olabilmek için erkeğin ruhu, bir anlamda Kutsal Ruh’un refakatinde bulunmalıdır. Şurası da hatırda tutulmalıdır ki kadının erkeğe isyanı, erkeğin Allah’a isyanından önce değil, sonra gerçekleşmiştir.

Ancak erkeğe prestijden çok sorumluluk getiren bu nisbi üstünlük bile, İslâm’ın her iki cinsin ebediyet için yaratıldığı, dini vecibe ve mü­kafatların her iki cins için de aynı olduğu yolundaki prensibine bir istisna teşkil etmez. Şer’i usulün her iki cins için de geçerli olduğunu Kuran şu şekilde beyan etmektedir:

‘’Müslüman erkekler ve müslüman kadınlar, mümin erkekler ve müminkadınlar, taate devam eden erkekler ve taate devam eden kadınlar, doğruyu söyleyen erkekler ve doğruyu söyleyen kadınlar, sabreden erkekler ve sabreden kadınlar, (Allah’a) saygılı erkekler ve (alah’a) saygılı kadınlar, sadaka veren erkekler ve sadaka veren kadınlar, oruç tutan erkekler ve oruç tutan kadınlar, ırzlarını koruyan o. kekler ve (ırzlarını) koruyan kadınlar, Allah’ı çok zikreden erkekle ve zikreden kadınlar; Allah bunlar için bağış ve büyük mükafat hazırlamışım’’

Hatta kimi hallerde, mesela erkeklerin yerine getirmekle yükümlü  oldukları cenaze namazı gibi vecibelerden kadınlar sorumlu tutulmamaştır. Allah-u Teala kadınların da, bütün ibadetlerin varlık sebebi olan  en yüksek manevi dereceyi elde etmeye çalışmalarını istemektedir. Sufizme gelince; bir çok tasavvufi pratikte kadınlar da yer almış ve tarikatların her zaman pek çok kadın müridi olmuş; hatta bazıları velayete ulaşarak mûrşid sıfatını bile kazanmıştır. Doğrusu kadının kendi kokusunu taşıyan dişil bir boyut tasavvufta her zaman varolagelmiştir.

Sonuç olarak, özünde tüm cinsiyetlerin ve ikiliklerin üstünde olan; ancak kozmik planda dişil ve eril ilkeleri, insani planda da kadın ve er-kek öğelerin köklerini ihtişam ve güzelliğinde barındıran Asl’ı (origin) unutmamalıyız. Her birey, tesadüf eseri değil kaderleri gereğince kadın veya erkek olarak doğar. İnsanların hayattaki fonksiyonlarını yerine ge­tirip varlığın parçalara ayrılmış bütün kısımlarını Bir’e döndürerek ke­male ve mutluluğa erişebilmeleri; ancak kaderlerini kabul edip doğmuş bulunduktan karaktere (fıtrata) uygun, ona isyan etmeden yaşayabil­meleriyle mümkündür. Allah’ın Ism-i Azam’ında ne dişilik ne de erkek­lik vardır; ancak doğduğu cinsiyetin olumlu unsurlarını kendi varlığıy­la bütünleştirmedikçe hiç kimse, o Ism’in iç mahremiyetine nüfuz ede­mez. Insan-ı Kamil, içsel olarak her iki cinsiyetin mükemmeliyetine de sahip, androjenik bir varlıktır; her cins kendi cinsinin gerektirdiği şart ve dizgelere sadık kalmadıkça, insan için o kemale erişemek mümkün olmayacaktır. Cinslerin, aralarındaki birlik ve tamamlayıcılık ilişkisinin doğurduğu dengeye karşı isyanı, modern insanın Allah’a isyanının beraberinde getirdiği bir sonuçtur. İnsanlar, erkek ve kadında doğuştan  mevcut olan imkanlar bütünüyle gerçekleştirilmedikçe, benliklerinde taşıdıkları cennetsi ahenk ve huzura kavuşamayacaklardır. Her iki cin­sin sahip olduğu farklılıkları ve mümeyyiz vasıfları, ve bu nesnel koz­mik gerçekliğe dayalı Kutsal Kanun’u reddetmek; insani seviyenin al­tında yaşamak, daha doğrusu arızi insan olmak demektir. Bu ise, kadın da erkeğin ebedî hayatını, insanı oluşturan eril ve dişil yönlerin gerçek­lğini görmezden geldiği için nihai olarak insani düzeyde bile başarısızlığa uğramaya mahkum tektipçi bir dünyevi adalet uğruna feda etmek anlamına gelir.

Kaynak:

Seyyid Hüseyin Nasr- Modern Geleneksel İslam

Gelen arama terimleri:

  • seyyid hüseyin nasr düşünce biçimi

Yazar Hakkında: Muhammed Ali

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*