Hz. Peygamber Tabib, Kur’ân Reçete Durumundadır

Bu sıfatların mutlaka belli birtakım incelikleri vardır:

Binâenaleyh biz deriz ki: Ruhlar, bedenlerle alâka kurunca, bu alâka, ruhun bedene karşı duyduğu tabiî bir aşk sebebiyle olur. Sonra rûh cevheri, bedenler âleminin arzu duyduğu ve güzel gördüğü şeylerden, beş duyu vasıtasıyla istifâde eder. Rûh bunlara alışır, ülfet eder ve bunları alışkanlık haline getirir. Hissi alakalar ve bedenî hadiseler de, kendi vasıtasıyla kuvvet bulduğu için akıl nurunun en son derecede tahakkuk edeceği malumdur.

Binâenaleyh bu gark (ruhun bedenî hazlara dalması), rûh cevherinde bâttl inançların ve kötü huyların tahakkukuna sebeb olur. İşte bütün bu haller, rûh cevherinin şiddetli hastalıkları demektir. Binâenaleyh bu hastalıklar için, ehil bir doktorun olması gerekir. Çünkü şiddetli hastalıklara düşen kimseye, isabetli ilaçlar ile müdâhale edecek ehil bir doktor rastlamazsa, o mutlaka ölür. Şayet böyle bir doktor rastlar ve beden de o ilaçları kabul ederse, çoğu kez iyileşme gerçekleşir ve hastalık zail olur.

Bunu iyice kavradığında, biz deriz ki: Hz. Muhammed (s.a.s.), hazık (ehil) bir doktor, Kur’an-ı Kerim de, terkibi ile kalb hastalıklarına faydalı olan bütün ilaçlar gibi olmuş olur. Sonra doktor hastanın yanına vardığında, hastaya karşı şu dört merhaleli müdâhalesi vardır:

Birinci mertebe: Doktor,hastasını, uygun olmayan şeyleri alıp yemekten men eder ve ona, hastalığa yakalanmasına sebeb olan o şeylerden kaçınmasını emreder ki işte buna “mev’iza” (öğüt) denir. Çünkü va’z’ın hikmeti, insanı Allah’ın rızasından uzaklaştıracak herşeyden alıkoyup, kalbini Allah’dan başkası ile meşgul eden herşeyden men etmektir.

İkinci mertebe: Bu, şifâ mertebesidir. Bu, doktorun hastasına, hastalığa sebeb olan o bozuk şeyleri içinden söküp atacak ilaçlar içirmesidir. İşte tıpkı bunun gibi peygamberler de, insanları, mahzurlu şeyleri işlemekten men ettiklerinde, insanların zahirleri, uygun olmayan şeyleri yapmaktan temizlenmiş olur. Bu durumda peygamberler onlara, içlerini (bâtınlarını) temizlemeyi de emrederler.

Bu da, kötü huyları giderip, iyi huylar elde etme hususunda insanın mücâdele ve mücâhede yapmasıyla olur. Bunların ilki, Hak Teâlâ’nın: “Şüphesiz ki Allah adaleti, iyiliği ve akrabaya vermeyi emreder. Fuhşiyatı. taşkınlıkları, münkeri, zulüm ve tecavüzü nehyeder” (Nam. 90) ayetinde bahsolunan hususlardır. Bu böyledir. Çünkü, bozuk inançların ve kötü ahlâkın, hastalıklar gibi olduğunu söylemiştik. Binâenaleyh bunlar zail olduğunda, kalb şifâ bulur ve rûh cevheri, melekût âlemini seyretmeye manî olan kir ve pasların tamamından temizlenmiş olur.

Üçüncü mertebe: Bu, hidayetin gerçekleşmesidir. Bu mertebe, ancak, ikinci mertebeden sonra elde edilir. Çünkü insanın rûh cevheri, kutsi cilaları ve ilâhî ziyaları kabul eder. Rahmetin kaynağı, umûmîdir ve hiç kesilmez. Nitekim Hz. Peygamber (s.a.s) “Ömrünüzün bazı günlerinde Rabbinizin nefhalan (rahmet esintileri) olur. Onlara hedef ol(maya çalışın}”(Keşf’ul Hafa,1/231)buyurmuştur.

Hem sonra vermemek, ya acizlikten, ya cahillikten, ya da cimrilikten ötürü olur. Bütün bunlar, Allah hakkında imkânsızdır. Binâenaleyh Allah’ın vermeyeceğini düşünmek imkânsızdır.

İşte buna göre, o ruhî ziyaların meydana gelmesi, ancak bozuk inançlardan ve karekteri, karanlığın karakteri olan kötü ahlâktan ötürü olur. Karanlık bulunduğunda, aydınlığın bulunması imkânsızdır. Dolayısıyla karanlığı gerektiren sebebler zail olduğunda, aydınlığın engelleri de zail olup ortadan kalkmış olur ve bu durumda, kudsî alemin ziyasının, kudsî nefis cevherinde tahakkuk etmesi gerekir. İşte bu ışık, hidayettir.

Bu hal gerçekleşince, nefis, melekût âleminin nakışlarının üzerine işlenip, ilâhî kudsiyetin üzerinde tecellî ettiği bir hale girer. Bu mertebelerin ilki, Hak Teâlâ’nın, “Ey itminâne ermiş rûh, sen O’ndan razı, O senden râzt olarak, dön Rabbine”{Fecr,27-28) ayetinde; ortası, “Hepiniz Allah’a kaçın” (Zariyat, 50) ayetinde; sonuncusu “Allah” de ve sonra onları bırak, daldıkları batakta oynayadursunlar” (Enam, 91) ayetinde; hepsi birden de, “Göklerin ve yerin gaybı Allah’ındır. Her iş Ona döndürülüp götürülür. Öyle ise O’na ibadet et. O’na tevekkül et. Senin Rabbin, yapmakta olduğunuz şeylerden habersiz değildir.(Hud,123) ayetinde bahsedilen hususlardır. Bu ayetlerin açıklamaları, inşaallah yerlerinde gelecektir.

İşte bu mertebe, Cenâb-ı Hakk’tn buyruğu ile murad edilendir. Dördüncü mertebe: Bu, nefsin nuru, nakıs olanların ruhlarına, tıpkı, güneşin cevherinin nurunun, âlemin kütlelerine fezeyan etmesi gibi, füyuzâtta bulunacak bir biçimde, bu rûhânî derece ve rabbani basamağa baliğ olması demektir. İşte Cenâb-ı Hakk’ın, “mü’minler için bir rahmet” tavsifinden maksat budur.

Bu mâna, mü’minlere tahsis edilmiştir. Zira, inatçı kulların ruhları, peygamberlerin ruhlarının nurlarından ziyâlanamaz. Güneşten gelen ışığı alabilen cisim, yönü” güneşin yönüne karşı olan cisimdir. Bu tekabül etme işi bulunmazsa, güneşin ışığı, o cisme düşmez. İşte tıpkı bunun gibi, pâk olan peygamberlerin ruhlarının himmetine yönelmeyen her rûh, onların nurlarından istifâde edemez ve o kudsî tertemiz ruhların etkileri, o ruhlara ulaşmaz. Güneş yuvarlağının karşısında olmayan cisimlerin, bu güneşin karşısında bulunmadaki uzaklık hususunda derecelerinin farklı farklı olup, o cisimlerin, güneş yuvarlağına tekabül etmedeki uzaklığın son noktasına varıp dayanıncaya kadar, bu uzaklığın derecelerinin gitgide artması, böylece de geriye sırf karanlığın kalması gibi, peygamberlerin ruhlarından o nurları almak hususunda da, insanların ruhlarının dereceleri farklı farklıdır.

Bu farklılık, zulmeti en ileri raddeye varmış, bedbahtlığı büyümüş, fasit insanlar ve kötü huylar hususunda varılabilecek en uzak noktaya ulaşmış bir nefse ulaşır, vasıl olur.

Netice olarak diyebiliriz ki, ayette geçen Vtey “mev’izâ (öğüt)” ifâdesi, insanların zahirlerini, uygun olmayan şeylerden temizlemeye bir işaret olur ki, bu, “şeriaf’tir. “Şifa” kelimesi, ruhları, bozuk insanlardan ve kötü huylardan temizlemeye bir işarettir ki, bu “tarikat’tır. “hidâyet rehberi” kelimesi, Hakk’ın nurunun, sıddîkların kalbinde zuhur etmesine işarettir ki, bu “hakîkat’tir ve rahme (“rahmet”) kelimesi de. o nurun, kemâl ve aydınlık hususunda, nakıs insanları kemâle erdirecek bir noktaya ulaştığına bir işaret olur ki, bu da “nübüvvet”tir.

İşte bütün bunlar bu Kur’ânî lafızlarla, kendisine işaret olunan, önce geçenin sonraya bırakılması; sonra gelenin öne alınması mümkün olmayan birtakım aklî dereceler ve burhanı mertebelerdir.

Allah Teâlâ, bu ayette, bu ilâhî yüce sırlara dikkat çekince, “Deki: “Ancak Allah’ın fazlı ile, rahmetimle, işte yalnız bunlarla sevinsinler. Bu, onların toplayıp durduklarından hayırlıdır”buyurmuştur. Bundan maksad da, İslâm feylesoflarının tesbit etmiş olduğu “rûhânî mutluluklar, maddî mutluluklardan daha üstündür” şeklindeki görüşlerine bir işaret olmuş olur ki bu husus, bu kitabın pekçok yerinde, bu manâyı iyice ortaya koyacak bir biçimde geçmişti.

Binâenaleyh, bunu tekrarlamanın faydası yoktur. Şimdilik söyleyeceklerimiz tamamlanmıştır.

Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 12/409-411

Yazar Hakkında: Muhammed Ali

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*