Hasan el-Vezzân yahut Afrikalı Leo’nun Maceraları

Hasan el-Vezzân yahut Afrikalı Leo’nun Maceraları

 

1483’te Granada’da doğup Fez’de büyüyen ve Kahire’den Fez’e dönerken İspanyol korsan Bobadilla tarafından 1518’de kaçırılan Hasan el-Vezzân 16. yüzyıl Akdeniz dünyasında yaşanan paralel tarihlerin, iç içe geçişlerin, kültü-, rel alışverişlerin ve çok katmanlı insan hikâyelerinin canlı şahitlerinden biri­dir. Cervantes’in hikâyesini andırır bir şekilde Hasan el-Vezzân da bir esir ola­rak başka bir kültür dünyasına intikal ettiğinde, ortaya hiç beklenmedik bir durum çıkar. Seyyah, coğrafyacı, fakih, diplomat ve kültür adamı Vezzân, or­taçağların Afrika hakkındaki en büyük eserlerinden biri olan Afrika’nın Tasvirini (Italyancası: La Descrittione deli’Af rica, Arapçası: Vasfu İfrikiyye) Ro- ma’da Papa X. Leo’nun himayesinde -en azından zâhirde- bir Hristiyan ola­rak kaleme alır. Olağanüstü şartlarda sıra dışı bir dizi hadise sonucunda kale­me alman bu eser, coğrafya ve kültürel antropolojinin ötesine geçer ve iki dün­ya arasında hayata tutunmaya çalışan Afrikalı Leo’nun hikâyesi haline gelir.

Endülüs’ün ve Mağrib’in zengin kültürel ortamını özümseyerek yetişen Hasan el-Vezzân, Fas Sultanı Muhammed Burtukalî’nin elçisi olarak görev yapar. Gençlik yıllarını Portekiz’de esir olarak geçirdiği için “Burtukalî” adı­nı alan Fas Sultanı, el-Vezzân’ı çeşitli görevler için Kahire, İstanbul ve Akde­niz’in ve Afrika’nın diğer merkezlerine gönderir. Sultan Selim, 1517’de Mı­sır’ı alıp Memlûk Sultanlığı’na son verdiğinde el-Vezzân, Burtukalî’nin tem­silcisi olarak İstanbul’da bulunmaktadır. Mısır’dan gelen haberler üzerine Kahire’ye gider ve Memlûk saltanatının son günlerini ve yeni Osmanlı idaresi­nin ilk günlerini yerinde müşahede eder. Burada Sultan Selim yahut temsilci­si ile görüşmüş olması muhtemeldir; fakat ne kendisi ne de haricî kaynaklar böyle bir görüşmeye doğrudan atıfta bulunmamaktadır.(35)

El-Vezzân, Kahire’deki büyük değişimi gözlemledikten sonra hac yap­mak için Mekke’ye gider. Tekrar Mısır’a döner ve bu seyahatinde gördükle­rini Fas Sultanına aktarmak üzere Fez’e doğru yola çıkar. Muhtemelen Tunus
açıklarında İspanyol korsan Don Pedro de Cabrera y Bobadilla’nın saldırısı sonucu “ Tûrkle beraber” esir düşer.

Bobadilla, korsanların adeti olduğu üzere,kimlerden fidye alınacağı ve kimlerin esir pazarına gönderileceğine karar vermek üzere yeni esirleri inceler. Hasan el-Vezzân’ın kim olduğu­nu öğrendiğinde, büyük bir hazîneyle karşı karşıya olduğunu anlar. 1518 yı­lında Fas Sultanının elçisi —ve İspanyollar açısından Sultanın muhbiri— olan ve İstanbul ve Kahire ile irtibatları bulunan bir kişi, mutlaka yüksek kıymeti haiz olmalıdır. O yıllarda Robadilla’nın kardeşi, Saiamanca piskoposudur ve Roma da ikamet etmektedir. Papa ile olan irtibat noktası, el-Vezzân’ın Vati­kan’a hediye olarak gönderilmesi fikrini güçlendirir. Haber Roma’ya ulaştı­ğında gönderilen esirin kimliği konusunda bir kargaşa yaşanır. Bazıları ge­len kişinin Osmanlı Sultanının elçisi ve ajanı olduğunu söyler. Bazılarına gö­re ise elçi, Tunus Sultanının hizmetkârıdır. Neticede Hasan el-Vezzân, Ro­ma’ya gelir ve Cem Sultan’ın 1483 ya da 1484’te başlayan İtalya esareti sı­rasında takriben altı yıl kaldığı Sant Angelo Kalesi’ne kapatılır. El-Vezzân’ın mutasavver Türk bağlantısı, Cem Sultan’ın Roma’ya getirilmesi gibi bir he­yecana yol açmış olabilir. Zira Osmanlı Sultanının önemli bir adamının ele geçirilmesi, Akdeniz’deki güç ve hakimiyet mücadelesi açısından büyük tazammunları haiz olabilirdi. El-Vezzân’ın Cem Sultan olmadığı kısa sürede anlaşılır. Lâkin Fas Sultanının bu zeki ve kültürlü elçisi, başka imkânlara ka­pı aralayacak görünmektedir.

Hasan el-Vezzân, sıradan bir seyyah ve elçi değildir. İyi yetişmiş bir ilim ve kültür adamı olarak gittiği yerlerde keskin gözlemlerde bulunur, ilim mec­lislerine katılır, siyasî gelişmeleri takip eder, yerel tarih hakkında bilgi alır, farklı bölgelerin antropolojik özelliklerini kaydeder —yanında her zaman bir dizi kitap ve yazı yazacak teçhizat vardır- ve böylece ülkelerin, kavimlerin ve milletlerin tarihi hakkında muazzam bir bilgi birikimi oluşturur.

Vatikan’da önce İtalyanca daha sonra Arapça olarak kaleme aldığı Afrika’nın Tasviri ki­tabı, bu birikimi çarpıcı bir biçimde ortaya koyar. Fakat daha bu kitabı yaz­maya başlamadan önce el-Vezzân’ın sıra dışı nitelikleri Roma’daki sahipleri tarafından keşfedilir. Bu keşfi yapanlar arasında en önemli kişi şüphesiz Papa X. Leo’dur. 1513’te Katolik Kilisesi’nin başına geçen X. Leo, İslâm dünyası­na yeni Haçlı seferleri düzenlenmesi ve bütün Müslümanların Hristiyanlaştırılması konusunda kararlıydı. Bu yıllarda Sultan Selim’in Suriye ve Mısır’da­ki başarıları, Avrupa’yı yeniden alarma geçirmişti. Papa; İngiliz, Fransız ve İs­panyol krallarının Osmanlı ya karşı bir sefer düzenlemeleri için girişimlerde bulundu. Venedik üzerinden kıymetli istihbarî bilgiler geliyordu. Venedikli bir tüccar/elçinin 1518’de bildirdiğine göre, Sultan Selim, Büyük İskender’in hayat hikâyesini okuyor ve tıpkı bu büyük kumandan gibi Afrika, Asya ve Avrupayı birleştirmek istiyordu, Osmanlı’nın deniz ve kara gücünün arttığı bir dönemde tek başına bu haber bile bütün Avrupa’da “Türkler bu yıl Romaya girecek mi?” korkusunun yayılması için yeterliydi.(36)

Böyle bir ortamda, Hasan el-Vezzân gibi birinin ele geçirilmesi stratejik öneme sahipti. Onun birinci elden sahip olduğu bilgiler, alınacak kararların şekillenmesinde önemli bir rol oynayabilirdi. Papa’nın, el-Vezzân’in sunacağı kıymetli bilgilerden istifa­de etmek isteyeceği açıktır. Fakat bir Müslüman elçinin vereceği bilgilere güvenmek  ne kadar doğru olur?

Esaret yılları sırasında Hasan el-Vezzân’ın Vatikan Kütüphanesinde bu­lunan Arapça eserleri okuduğunu, bazılarının gramer hatalarını düzelttiğini ve tashih ettiği kitapların başına ya da sonuna Arapça olarak kendi adını yaz­dığını biliyoruz. Bu meşguliyet, el-Vezzân’ı bir miktar rahatlatmış ve zihnini esaret hayatından bir nebze uzaklaştırmış olabilir. Fakat belirsiz bir kaderin elinde her gün acı çekmek ne kadar mümkün?

Daha bir yıl önce dünyanın en güçlü yöneticisinin, Sultan Selim’in huzurunda bulunan; Fas Sultanının elçisi olarak Akdeniz’de, Afrika’da, Mağrib’de özgürce dolaşan Hasan el-Vezzân, bu esaret hayatından kurtulabilecek miydi? Siyasî entrikalar içinde hayatının bir garantisi var mıydı? Sıradan bir köle olarak satılıp hayatını bir vassalın çamur ve pislik içindeki bir çiftliğinde sona erdirmeyeceğinin garantisi var mıydı?

Bu sorular el-Vezzân’ın zihnini meşgul etmiş olsa gerektir. Kendisinin na­sıl bir muhasebe ve plan yaptığını bilmiyoruz. Ancak Hristiyan olması için belli bir baskıyla karşılaştığını da kaynaklar aktarmaktadır. Neticede 6 Ocak 1520 günü Hasan el-Vezzân, Vatikan’daki Aziz Peter meydanında Papa X. Leo tarafından vaftiz edilir ve Papa’nın kendisine verdiği “Joannes Leo” is­mini alır. Romalılar onu “Afrikalı Giovanni Leone” olarak tanır. Kendisi ise bu ismin Arapçasını benimser ve kendisine Yuhanna el-Esed (‘Aslan’ Yuhan- na) adını verir.(37)

İlme ve dillere zaten meraklı olan el-Vezzân, kısa sürede İtalyanca ve La­tince öğrenir; Roma, Napoli ve Bologna’da papazlara ve öğrencilere Arapça dersleri verir. 1525’te Joannes Gabriel’in Latince Kur’ân tercümesinin tas­hihlerini,(38) 1526’da da büyük eseri Afrika’nın Tasvirini tamamlar. Yaklaşık bin sayfalık hacimli kitabında, Afrika’nın bölgeleri, halkları, kabileleri, şehir­leri, iklimi ve günlük yaşamı hakkında önemli bilgiler verir. Afrika kelimesinin kökenine ilişkin ünlü teorisini, kitabının girişinde açıklar: Vezzân’a gö­re, kelimenin iki etimolojik kökeni vardır. Biri Yemen Kralı İfrikos’tan gel­mektedir. Diğeri ise Arapça faraka kökünden gelen kelimedir ve Afrika kıta­sının Avrupa ve Asya’dan Akdeniz’le “ayrıldığı” manasını taşır.(39) Diğer ko­nular arasında müellifin Timbuktu hakkında verdiği bilgiler, ayrı bir ilgi ve merak konusu olur; zira 16 ve 17. yüzyıllarda Timbuktu, Avrupalıların Af­rika tasavvurunda dünyanın en zor ulaşılan esrarlı mekânlarından biridir. Oysa el-Vezzân, Timbuktu’nun büyük bir ticaret ve kültür merkezi olduğu­nu ve her yıl binlerce insan tarafından ziyaret edildiğini, sakin ve detaylı bir şekilde anlatır.

El-Vezzân, Avrupalıların Afrika ve Müslüman toplumlar hakkındaki yanlış bilgilerini ve çarpık algılarım da tashih eder. Harem, cinsellik, zenginlik, şeh­vet vb. konulardaki abartılı fantazilerin hakikat olmaktan çok kurgu olduğu­nu söyler. Müslüman kadınların toplum hayatındaki rolünü özellikle vurgu­lar: İslâm toplumlarında kadın haremde bekleyen bir seks objesi değildir. Ter­sine kadın, hayatın her alanında görev alır, ticaret yapar, ürettiklerini pazarda satar, anlaşmalar imzalar, finansman sağlar, vakıf kurar, hayır kurumlarında görev alır, eğitime katılır, bir zenaatkâr olarak çalışır… El-Vezzân, Müslüman kadının toplumdaki bu rolünü anlatırken, hem kendi seyahat ve gözlemleri­ne dayanır, hem de İslâm hukukunun kadına tanıdığı haklardan ve imkânlar­dan bahseder. Kadının sosyal ve ekonomik hayatta böyle bir yere sahip olma­sı, 16. yüzyıl Avrupasında büyük bir hayret ve kuşkuyla karşılanmış olsa ge­rektir. Her hâlükârda el-Vezzân’ın bu bilgileri aktarırken Avrupalı muhatap­larının cehalet ve ön yargılarının farkında olduğu anlaşılıyor.(40)

El-Vezzân’ın kitabı, kendisi hayatta ilen 1550’de Venedik’te basılır. Ki­tap kısa sürede ‘best-seller’ olur. Birkaç yıl içerisinde Latinceye, Fransızcaya, ardından İngilizceye çevrilir. Afrika’nın Tasviri, Avrupalı tarihçi, coğrafyacı ve kozmoğrafyacıların en önemli referans kaynağı haline gelir ve bu statüsü­nü dört asır boyunca muhafaza eder. Böylece Hasan el-Vezzân, büyük coğ­rafya alimi İdrisî ve ünlü seyyah İbn Battuta gibi, büyük bir seyyah, tarihçi ve coğrafyacı olarak tarihe adını yazdırır. 1550’de Roma’dan ayrılır ve ülkesine dönmek üzere yola çıkar. 1552 ya da 1554 yılında, yeniden Müslüman ola­rak bu dünyadan ayrılır.(41)

Hasan el-Vezzân’ın hayat hikâyesi, pek çok esere ilham kaynağı olmuştur. Amin Maalouf, bu renkli, zorlu ve ibret dolu hikâyeyi Leon l’Africa’ (1986) romanında edebî bir kimliğe büründürür. Roman, şu sözlerle baslar “Ben, Muhammed’in oğlu Hasan, ‘terazici’ (el-vezzân)… Ben, Jean-Le0n d Med id… bir berberin sünnet ettiği, bir papanın vaftiz ettiği ben… şimdilerde bana Afrikalı diyorlar. Fakat ben ne Afrikalıyım, ne Avrupalıyım, ne de Ara­bistanlıyım. Bana Gırnatalı, Faslı, Zeyyatili de derler; ama ben hiçbir ülke­ye, hiçbir şehre, hiçbir kabileye ait değilim. Ben yolun evladıyım; benim ül­kem kervandır; hayatım, yolculukların en beklenmeyenidir.. .”(42) Bir edebi­yatçının kaleminden dökülen bu fiktif sözler, Afrikalı Leo olarak şöhret bu­lan Hasan el-Vezzân’ın farklı dünyalar arasında yaşadığı maceraları, tecrübe­leri, acıları, travmaları, heyecanları, hüzünleri ve sevinçleri tasvir etmektedir. Farklı dünyalar arasında köprü olmakla kendi olmak arasındaki gerilim, Af­rikalı Leo’nun hayatını ve eserlerini şekillendirmiş görünmektedir. Belki de bu kurgu, Hasan el-Vezzân’ın yaşadıklarından çok bizim modem ön yargıla­rımızı ve yersiz beklentilerimizi ifade ediyor. Belki de yeryüzünün her nok­tasını kendine vatan edinebilen el-Vezzân, şartlar ne olursa olsun hayatını en doğru ve en dolu şekilde yaşamak için mücadele veriyordu. Geride bıraktığı tarihçe-yi hayat ve eserleri, onun Gırnata’dan Fez’e, İtalya’dan Fas’a uzanan hayatını boşa harcamadığını teyit ediyor.

İbrahim Kalın,Ben,Öteki ve Ötesi(İnsan yay.),syf;272-276

Dipnotlar:

  1. Natalie Zemon Davis, Trickster Tales: A Sixteents Century Muslim Between Worlds (New York: Hill and Wang, 2006), s. 44-5.
  2. Davis, Trickster Tales, s. 61.
  3. Davis, a.g.e., s. 65.
  4. Davis, a.g.e., s. 81.
  5. Davis, a.g.e., s. 125.
  6. Davis, a.g.e., s. 220.
  7. Mustafa Bilge, ‘Hasan el-Vezzân’, TDV İslâm Ansiklopedisi (İstanbul: 1997), Cilt 16, s. 359“.

Yazar Hakkında: Muhammed Ali

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*