Güzel Ahlakın Tahsilinde Iradenin Kullanılması


“Güzel ahlakın tahsil edilmesinde azimli iradenin kullanılması üç şekildedir. Yerine göre azimle iradenin kullanılması güzel semere verir.

1 -Melekiyye kuvvetiyle azim derecesindeki iradeyi kullanmakla güzel ahlak tahsil edilir. Melekiyye kuvvet, nefs-i nâtıkanın kuvvetlerinden bir askerdir. Yerine göre nefs-i nâtıka en evvela bu kuvvetle düşünür; işini yapmakta veya terk etmekte iki taraftan bilisini tercih eder. Melekiyye kuvvetin uygun gördüğüne derhal başlamakla azim değerlendirilir. Azmi fiile geçirmekle iradenin neticesi elde edilir. Eğer terki gerekliyse o fiilin terki için subuiyye yani gazab kuvvetini tahrik etmekle nefs fiili terk eder. Fiili gerekli ise behime kuvvetinin tahrik etmesiyle işe başlanır.

Binaen aleyh riyazetten dolayı subuiyye ve behime kuvvetini yok etmek, hatta yerinde kullanmamak noksanlıktır. Bundan dolayı Seyyid Sıbğatullah Arvâsî Hazretleri: «Zina, içki ve sair büyük günahların terk edilmesinde en büyük çare, gazab kuvvetini tahrik etmektir. Yani müdrike kuvvetini kullanmakla insan, nefret arzusunu tahsil etmek için gazabiyye kuvvetini tahrik ederek günahları terk eder. Namaz ve oruç gibi büyük ibadetlerde tembelliği gidermekte en büyük çare de ahiret inancıdır. Ahiret inancının semeresi olan sevab, cennet ve nimetleri nazar-ı itibara alarak mü’min bir insan, behime kuvvetin istek ve arzusundan faydalanarak kemâlâtı kazanmaya çalışır» buyurmuştur.

Görülmez mi ki ayet-i kerîmede:*“Hem sabır (ve sebat) ile hem namazla Hakk’tan yardım isteyin. Ve hakîkaten namaz elbette büyük(ağır ve çetin bir şey)tür. Ancak Rabblerine karşılaşmayı ve O’nun huzuruna dönücü olduklarına, Rabb’ terine inanarak yüksek saygı gösterenlere ağır gelmez. 0(yüksek saygı göstere)nlar ki onlar hakîkaten Rabb’lerine kavuşucu ve hakîkaten ancak O’na dönücü olduklarını bilirler (de namaziarını o vech ile kılarlar).” [El -Bakara 45-46] buyrulmuştur. Yani: “Gerek günahları terk etmekte, gerek ibadeti yapmakta gazabiyye ve behime kuvvetini kullanarak namazla Allah’tan yardımı dileyin.”

Demek azmin fiile geçmesi için ve kötülükleri terk, faydaları celbetmekte, sabır ve namazla güzel ahlak tahsil edilir. Doğrusu sabırla günah terk edilir; namazla da iyiliklerin yapılması kolaylaşır. Rasûl-u Muhterem de başına bir iş geldi mi, namazı kılmakla Allah Teâlâ’ya sığınırdı. Ancak gazab ve şehvet kuvvetleri birbirine zıddır; hangisi harekete geçerse diğeri durur. Binaenaleyh şehvet ve gazabın dizginlenmesi için namaz ve sabır, azmin kullanılması için en büyük vesilelerdir.

Fahreddîn-i Râzî rahimehullah şöyle demiştir: Bu babda azmin kullanılması için iki yol vardır:

a-Müdrike kuvvetini çalıştırıp işin akıbetini düşünmekle; işin akıbeti fenalık ise gazabiyye kuvvetinin çalıştırılmasıyla iradeyi fiilin terkinde kullanmak, yok eğer işin akibeti güzellik ise behime kuvvetinin tahrikiyle azimli iradeyi fiile geçirmek gerekir.

b-Gazabiyye veya şehvet kuvvetleri fiile geçip ruhun dizginini ele almak isterlerse, mü’min bütün dikkat-i nazarını bir tek noktaya toplayarak gazab ve şehvet kuvvetlerinin arzularını hayalinde kendi nefsi aleyhinde kullanır. Şöyle düşünülür: “Eğer birisi bana zulmederek zarar vermek isterse, anneme, bacıma veya herhangi bir yakınıma kötü hislerini kullanıp tecavüzde bulunsa kabul edecek miyim?..” Böylece bir muhasebe neticesinde insan günahlarda gazabî kuvvetini kendi aleyhinde kullanır, behime kuvvetini de lehinde kulanmaya çalışır. Muhasebe mutlaka insanı güzel ahlaka sevk eder.

2-Eğer nefsi sıhhatli ise yani fıtratından ayrılmamış ise onu korumaya çalışır. Yok nefsi hastalanmış ise tedavisinin hal çaresine bakılır. Burada iradenin kullanılması, hastalığı defetmek için yine gazabiyye kuvvetinin, menfaatleri celbetmek için behime kuvvetinin çalıştırılması şarttır. Mühim olarak ilk önce bir muhasebe ile insan hislerini teşhis eder, sonra tedavi eder. İhyâu-I-Ulûm ve Sirâc-ut-Tâlibîn adlı eserlerinde İmam Gazâli şöyle demiştir: İnsanın nefsi bedeninden daha fazla terbiyeye muhtacdır. Mesela nefsin sıhhati, nefs-i nâtıkanın mutedil olmasına bağlıdır; itidalden ayrılması onun hastalığıdır.

Binaenaleyh nefs, güzel ahlakı terk, fena ahlakları yapmakla hastalanır. Normal bir beden zaman zaman yemekten içmekten, soğuktan zedelenip, mide, ciğer, böbrek gibi cihazların dengesi bozulduğu gibi, nefs de kâmil bir fıtrat üzerinde doğsa bile zaman zaman ana baba, çevre ve kötü hislerden dolayı zedelenir. Şehvet kuvveti menfaatleri celb, gazab kuvveti de zararları defeder. Bu itiş çekiş insanı fıtratından uzaklaştırır.

Binaenaleyh eğer nefs sıhhatli ise fıtratını korumaya, zedelendi ise kemâlâtı elde etmeye çalışılır. Bedeni terbiye etmekte havaya, suya, libas ve meskene ihtiyaç olduğu gibi, nefsinin terbiyesinde de insan hikmete, iffete, cesaret ve adalete muhtacdır. Her nasıl olursa olsun insan bu dâr-ı dünyaya geldikten sonra zayıf olarak doğar. Nitekim* “…Şübhesiz insan (terbiyeye muhtaç olduğu bakımından) zayıf olarak yaratılmıştır.” [En-Nisâ128] buyrulmuştur.

Bu ayet-i kerîmeye binaen bu zâfiyeti bertaraf etmek için beden ve nefsin terbiyesinde, evde anne baba, okulda muallim ve terbiyeciler, hem nefsin kemâliyetine hem bedenin sıhhatine uğraşmak mükellefiyetindedirler. Her ikisini de sıhhate ulaştırmaya çalışmak mecburiyetindedirler.

Tedavi sûreti de “Herşey zıddıyla tedavi olunur.” düsturuna riayet etmekledir. Hem mesela beden sıhhate kabiliyetli, nefs de normal mizaca muvafıksa, bedenin gürbüzlüğü korunur, nefsi de mizacından uzaklaştırılmamaya çalışılır. Yok ikisinden birisi zedelenmiş ise ilaçları kullanmakla tekrar sıhhate kavuşturulması için çalışılır. Bu takdirde cehaleti ilimle, gazabı hilimle, cimriliği cömerdlikle, kibirliliği tevazu ve oburluğu da kanaatle tedavi edilir. İnsan, gayrındaki iradeyi kemiyetten keyfiyete geçirmek için şu iki yolu tatbik eder:

a-Bedenî hastalık ölümle biter. Nefsin hastalığı ise ölümden sonra daha artar diye bildiği gibi bildirmelidir. İnsan bunu idrak etti mi, nefsin zararlarını nazar-ı itibara alır. Bedeni tedavide doktorun verdiği reçete ile zorluğa katlanarak sabreder, acı dermanlara tahammül gösterir, işte bu tahammül gücü ile şehvet ve gazab kuvvetini tedavi etmekte aynı zorluğa katlanmalıdır. Fakat unutulmasın ki her bir hastalığı zıddıyla tedavi etmek lazımdır. Böylece insan fıtratını kaybetmişse de, İradenin kullanılması ile de hakîkate kavuşur.

b-Kendisindeki veya gayrındaki azim ve iradeyi fiile geçirmek için insan kendine güzel ahlak sahibi olan birisini seçer; onu ruhuna ve kalbine yardımcı kılar ve bu vesileyle içteki güzel arzularını, iradesini ve azmini kullanır. Şayet, samimi ve güzel ahlak sahibi bulamaz ise, kendisini, sevmeyenlerin sözleriyle tedavi etmesi lazımdır. Yani kınayıcıların sözlerini hasede değil nasihate çevirmeye çalışır. Böylece iradesini fiile geçirir.*“Amma kim Rabb’inin makamından korktu ve nefsini heva(ve heve- sin)dan alıkoyduysa işte muhakkak cennet, o, onun varacağı yerin ta kendisidir.” [En-Nâizat 40-41] mealindeki ayet-i kerîme de yukarıdaki manaya işaret etmektedir.

Netice-i meram, insan ya samimi arkadaşıyla yahud da sevmeyenlerin kınamasıyla içindeki güzel arzularını fiile geçirmekle güzel ve müktesibe ahlakı tahsil eder. Çünkü her bir insanın içinde yani dimağında biri güzel öbürü kötü arkadaşı vardır.

Eğer insan iyi arkadaş bulursa biri içte diğeri dışarıda olmak üzere iki hayrlı arkadaşı bulmuş olur. Hayrlı arkadaşı bulmakla hayra muvaffak olunur. Zıddı da öyledir.

Nitekim hadîs-i şerifte şöyle buyrulmuştur:*“Allah’ın göndermiş olduğu hiçbir nebî veya halîfe yoktur ki, onun gizlide iki sırdaşı olmasın. Biri ona ma’rûfu (aklı selîme ve şer’i şerife uygun işleri) emreder ve onu üzerine teşvik eder. Öbürü de ona şerri emreder ve onu ona tahrik eder. Ancak masum odur ki, Allah Teâlâ onu korumuştur.”

Yani nefs-i nâtıkanın da gizlide hayra teşvikçisi ve sırdaşı mutmainne, şerre teşvikçisi emmâredir; yahud aklın melekiyye ve behime kuvvetleridir. Aklın melekiyye kuvveti, onun hayrlı arkadaşı yani müdrike kuvvetidir; şerli arkadaşı da vehmiyye kuvvetidir. Artık behime ve subuiyye kuvvetleri akla itaat ederlerse, insanın aklının güzel arkadaşları olurlar; yok vehmî kuvvetine itaat ederlerse şerli arkadaşları olurlar.

Bir insan kendine güzel arkadaş bulup cismâniyette o güzel ahlak sahibini arkadaş edinirse, mana âleminde de melekler mutmainne nefsini yahud müdrike kuvvetini tedavi ede ede vicdanını saflaştırırlar. Aksi takdirde fena kimselerle arkadaş olanın, dışta onun telkini, içte vehmî kuvvet, histeriyle birleşirler, şeytan da gizlide vehmî kuvvetine müdahale eder; nefsi esfel-i sâfilîne indirirler. Bu hikmete binaendir ki Rasûl-u Muhterem:*Kişi kendine dost edindiği kimsenin dîni ve ahlakı üzerindedir. Sizden biriniz iyice düşünsün ki kiminle sırdaş olup dostlaşıyor.” buyurmuştur.

Yani insan cismâniyet âleminde hayrlıyı sırdaş ederse hayra, şerliyi sırdaş ederse şerre meyleder; her bir arkadaş kendi hissine göre iradesini tahrik eder. Hatta Hazreti Fahr-i âlem’den sonra Hazreti Ömer kendisine Huzeyfe adlı sahabeyi sırdaş kabul etmişti. Ona: “Ey Huzeyfe, sen Rasûl-u Ekrem’in sır arkadaşı idin, münafıkları güzelce tanıyordun, Allah için de, ben de nifak var mıdır?” O da: “Hayır Vallahi, Rasûl-u Muhterem seni emin bilirdi.” cevabını verdi. Şeyh Cüneyd Bağdâdl de: “Ben edebi edebsizlerden öğrendim.” derdi. Hülâsa Hazreti Ömer radıyallahu anh dostu ile, Şeyh Cüneyd kuddise sirruh da düşmanıyla, iradesini güzel ahlakın tahsiline tahrik etmiştir.

3-Bir insan hangi fenalığı terk etmek isterse o fenalığı işleyenden kaçmakla güzel ahlakı tahsil eder ve o güzel ahlak ile ahlaklananı bulup, sırdaş olmazsa bile onunla fenalıkları terk eder. Doğrusu insan ahlaksızdan ahlaklıya sığınmakla faydalıyı celb ve zararlıyı da defeder.

Nitekim*”Eğer sen mermer taşı veya bir kaya parçası olsan bile kalb erbâbına arkadaş olup ona ulaştın mı cevher olursun.” denilmiştir.*”Allah’a ve ahiret gününe imanda sebat eden hiçbir kavmin Allah’a ve Rasûlü’ne muhalefet eden kimselerle -velev ki o(muhalefet ede)nlar bunların babaları, ya oğulları, ya biraderleri, yahud soy sopları olsunlar- dostlaşacaklarını görmezsin. Onlar (öyle hakîki iman eden kimseler)dır ki Allah Teâlâ imanı kalblerine yazmış da ve ayrıca onları Nezdi’nden bir ruhla desteklemiştir. Bunları altından ırmaklar akan cennetlere sokacaktır. Bunlar orada ebedî kalıcıdırlar. Allah onlardan razı olmuştur, onlar da Rabb’lerinden razıdırlar, işte onlar Allah fırkasıdır.
Gözünüzü açın ki Allah fırkası umduklarına erenlerin ta kendileridir.” [El-Mücadele 22] mealindeki ayet-i kerîmeden şunu anlıyoruz:

Cidden Allah Teâlâ’ya İman eden, -İçindeki burhan tezahür etsin etmesin- hakîkî bir samimiyetle fâsık ve kafir akrabasını sevemez. Tabiî olarak imana dayalı olan güzel ahlakı onları sevmeye müsaid değildir. Çünkü kalb ayna gibidir. İki cisim bir anda onda görül- mez. Binaenaleyh yukarıdaki ayetin hükmünce hakîki bir mü’min Allah ve O’nun Rasûlü’nün emri için her muhalif olanı terk eder, aksi takdirde imanı kemil bulamaz.

Soru: Bir mü’minin babası, annesi, kardeşi yahud soyu sopu kumar, içki, zina veya başka günahlara dalarlarsa nasıl hareket etmelidir?

Cevab: Bunlar müşrik de olsalar bile, yine onlara sıla-f rahm yapar; hüsn-ü muaşeretle iyilikte bulunur; ancak kalben onlara samimi olamaz ve onların günah işlemesine malıyla, gücüyle, fikriyle yardım edemez; günahlarında hiçbir sûrette onlara hizmet edemez, günah işlemeleri halinde kaçar; sair vakitlerde onlara döner ve üç şekilde muamele eder:

a-Nasihati dinlemedikleri takdirde ve günahlara teşebbüs ederken hareketlerinden kaçar, meclislerini terk eder.

b-Günahlara dalmazdan evvel onları vazgeçirmeye, hikmetli sözlerle terk ettirmeye çalışır. Kâr etmezse,

c-Günahlarını işlemelerinde onlara hiçbir yardımda bulunmaz. Mesela “Oğlum bana şu içki şişesini getir.” diyen babaya oğlu şöyle cevab verir: “Babacığım, ne olur onu içme. Ben sana o zehiri vermem.” Babası ısrar ederse, sükutla meclisinden kaçar. Bilahare babası ne harekette bulunursa bulunsun kendisi gayet şuur içinde bir nezaketle babasına döner ve tebliğde kusur etmez, sövmez, dövmez ve sövmelerini sarf-ı nazar eder.

Burada düstur şu hadîs-i şeriftir:* “Allah’a isyan olacak hususlarda hiçbir mahluka itaat yoktur.” Hazreti Esmâ da Rasûl-u Muhterem’e gelerek: “Ey Allah’ın Rasûlü, benim annem müşriklerdendir. Bazan benden yardım ister; ben ona yardım edebilir miyim?” diye sordu. Bunun üzerine O da ona: * “Annene sılada bulun.” buyurmuştur. Yani, günahların dışında ona yardım et demektir.
Şihâb-i Haffâcî şöyle der: Sakın, cahilin cehaleti, sefihin sefâhati senin gazab kuvvetini tahrik etmesin. Bilakis seni yok edecek yumuşaklığın, göğsüne şifa verecek gazab ve sefâhatten daha güzeldir.

Şu halde kalbî muhabbet ve samimiyet ayrıdır, yardım da ayrıdır. Binaenaleyh günah hususunda yardım etmekten kaç; onlar günahlarından boşaldıktan sonra, yumuşaklık ve nasihatle onlara yardım et. Sakın ruhunu zedeleme haa!

Ismail Çetin – Mufassal Medeni Ahlak,dilara yay.,syf:39-44

Yazar Hakkında: Muhammed Ali

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*