Genel Hatlarıyla Şahsiyetini Tanıma İmkanı Veren Hasletleri,Faziletleri, Yüce Ahlakı Ve Şemâiliyle Bir ‘Eğitimci olarak Hz.Muhammed’

 

Genel Hatlarıyla  Şahsiyetini Tanıma İmkanı  Veren Hasletleri,Faziletleri, Yüce Ahlakı Ve Şemâiliyle Bir ‘Eğitimci olarak Hz.Muhammed'

Hz. Peygamber sallellâhu aleyhi ve sellemin şahsiyetini öğrenmenin yolu eğitimci kişiliğini tam olarak bilmekten geçer. Çünkü bu yön O’nun kişiliğinin ayrılmaz bir parçasıdır. Sözleri­nin ve verdiği hükümlerin kabul edilmesi, davranışlarının esas alınması ve bunların gönüllerde tesir bırakmasındaki hikmet de burada yatmaktadır. Ayrıca O’nun bu tarafı hayatın ve dinin bütün yönlerini kapsamaktadır.

Yine burada zikredilecek olan yazıda, muallimin tutması gereken yol, düşüncesi, ahlakı, davranışı, karşısındakine mua­melesi, konuşma uslûbu, nasıl görünmesi ve dünyasının nasıl olması… gerektiği yönünde bir rehberlik ve yol gösterme var­dır:

“And olsun ki, sizin için Rasûlüllah en güzel örnek­tir.”(Ahzab,21)

Döneminin en iyi kadısı olan İmam Ebu’l-Hasan Ali b. Muhammedi el-Mâverdîel-Basri (ö. 450/1058) A’lâ-mu’n-Nubuuve kitabının yirminci ve diğer bölümlerinde Hz. Peygamber sallellâhu aleyhi ve selleme Allah Teâlâ’nın bah­şettiği meziyetler ve hususiyetlerden bahsederken özetle şöyle der:

Peygamberler sallellâhu aleyhim ve sellem Allah Te âlâ’ın en iyi ve en hayırlı kullarıdır. Bu sebeple Allah onları  hakka davetle görevlendirmiştir. Onları insanların en iyileri içinden seçmiştir. Neseplerinin karışmaması, makamlarına halel gelmemesi, kalplerin onlara meyletmesi, gönüllerin onlara açık ve şartlanmamış olması, insanların onların davetlerine hemen ica­bet etmeleri ve de emirlerine tam anlamıyla itaat etmeleri için Allah onları çok iyi bir şekilde korumuştur.

Nübüvvet alametleri Hz. Peygamber sallellâhu aleyhi ve sellemde son derece âşikârdır, son derece azametlidir. Bu ala­metler baştan sona Hz. Peygamber sallellâhu aleyhi ve sellemin nübüvvetine şehadet etmektedir. Bu doğrulara yalan bir şey ka­rışamaz. Hz. Peygamber sallellâhu aleyhi ve sellem hak etme­diği bir sıfatı kendisine mal etmiş de değildi. Çünkü Allah Teâlâ O’nu diğer kulları arasından seçtikten sonra peygamber olarak gönderdi. O’nu kötülüklerden temizledi. Bir takım itham nokta­larından uzak kaldı. Kötü gözlerden korundu. Bu nedenle akıl O’nu reddetmez, kalp geri durmaz, gönül O’ndan kaçmazdı.

O en güzel ahlakı ve en güzel davranıştan sergilemek için hazırlanmıştı. En yüksek davranıştan ve en faziletli amelleri yap­maya âmâde idi. Çünkü nübüvvet öyle bir esastır ki, şanına uygun ve muvafık amellere götürür, ona uymayacak davranış ve işlerden uzak tutar. Kainatta nübüvvetten daha yüce bir makam yoktur. Nübüvvet Allah ile kullar arasında bir elçilik olup in­sanlığı yararlarına olan amellere ve yaratıcıya itaata yönlendirir. Hz. Peygamber sallellâhu aleyhi ve sellem nübüvveti hak etme açısından insanlığın en faziletlisi ve en münasibi idi. Nübüvvetin şartlarını taşıma açısından en layık ve en uygun kimseydi.

Ne Hz. Peygamber sallellâhu aleyhi ve sellem döneminde,ne de O’ndan önceki ve sonraki dönemlerde fazilet olarak O’na yaklaşabilecek, yaratılış, ahlak, konuşma ve davranış açısından O’nun gibi olabilecek hiçkimse yoktur. Zaten Allah Teâlâ da ki­tabında O’nu bu şekilde vasfetmiştir:

“Ve sen, şüphesiz büyük bir ahlak üzerindesin.”(Kalem 4)

Faziletli olmak peygamberlik mucizelerinden olmasa bile esasında buna dahildir, nübüvvetin alametlerinden birisidir. İn­sandaki faziletin kemâlât noktasında olması büyüklüğünü gös­terir, bu açıdan mucize göstermesi gibidir. İnsandaki faziletin kemâl noktasında olması doğruluğunun delilidir. Doğruluk ta sözünün kabul edilmesini gerektirir. Bu durumda faziletin pey­gamberlerin alametlerinden olması uygun olmaktadır.

Bu böylece netleştikten sonra; bir insanın gerçekten kâmil olduğu dört açıdan anlaşılır:

1-Yaratılışının güzel olması

2-Ahlâkının güzel olması

3-Sözlerinin güzel olması

4-Davranışlarının güzel olması

Hz. Peygamberin  ‘Yaradılışının Güzelliği

İnsanın görünüşü güzel olacak. Bunun yanında şu dört özellik de onda bulunacak:

a-Karşısındakini saygı ve hürmete, aynı zamanda ona tes­lim olmaya götürecek sekınet: Hz. Peygamber sallellâhu aleyhi ve sellem de son derece heybetliydi. Hatta Kisranın gönderdiği elçiler, -kisralarının azametine, zalim krallarına alışık olmalarına rağmen-, Hz. Peygamber sallellâhu aleyhi ve sellemin heybetin-den karşısında titremişlerdi. Hz. Peygamber sallellâhu aleyhi ve Sellem onların gözüne daha heybetli ve daha azametli gelmişti. Oysa Hz. Peygamber sallellâhu aleyhi ve sellem gösteriş ve aza­met sergilemeye çalışmazdı, son derece mütevazi ve yumuşak bir insan olarak tanınırdı.

b-Karşıdaki insanı samimi olmaya ve sevmeye aynı za­manda da içtenliğe ve dostluğa sevk edecek güler yüzlülük: Hz. Peygamber sallellâhu aleyhi ve sellem son derece sevilen bir insandı. O nun güleryüzlülüğünün oluşturduğu sevgi insanların gönüllerine yerleşmişti. Bu sevgi nedeniyle bir sahabisi O’na asla kızamaz, O nunla beraber bulunan O’ndan ayrılamazdı. Ashabı O’nu babalarından, analarından, susuzluktan kıvranılan bir zamanda içilen buz gibi sudan daha çok severlerdi.

c-Hüsn-ü kabul görmek, kalpleri kendisine meylettirip itaatına ve buyruklarını kabule koşturmak: Hz. Peygamber sallellâhu aleyhi ve sellemin görünüşü insanların gönüllerinde hüsn-ü kabul görür ve bu hali kalpleri kuşatırdı. Bu sebeple de arkadaşlığı gönüllere tam anlamıyla nüfuz ederdi. Öyle ki, -kıskançlığından düşmanlık besleyen ve nasibi olmadıklarından dolayı muhalefet edenler hariç- yanma gelen O’ndan uzaklaşamazdı, uzağa giden O’nsuz duramazdı.

d-Gönüllerin ardından koşması, buyruklarına boyun eğ­mesi ve karşılaştığı eziyetler ve sıkıntılarla mücadele edişinde yanında bulunup sebat etmesi: Hz. Peygamber sallellâhu aleyhi ve sellemin yanında samimi olarak bulunanlardan hiçbiri sıkın­tılı döneminde O’nu yalnız bırakıp ayrılmadı, O’nunla uzun süre bulunup da dostu olan hiç kimse O’nu terk etmedi.

Bu dördü saadeti sağlayan hasletlerden, risaletin şartlarındandır. Bu dört özelliğin tamamı Hz. Peygamber sallellâhu aley­hi ve sellemde mükemmel olarak mevcuttu. Bunların gerektir­diği herşey Hz. Peygamber sallellâhu aleyhi ve sellemde tam anlamıyla vardı, bu sebeple da bunlara sahip olmanın sağladığı şeyi haketmişti.

Hz.Peygamberin Ahlakının Güzelliği

Bu da altı hasletle gerçekleşmektedir:

a-Zekasının yüksekliği, zihnindeki düşüncelerin ve değer­lendirmelerin isabetli oluşu ve ileriye dönük tahlillerinin doğ­ruluğu: Hz. Peygamber sallellâhu aleyhi ve sellem in fikirlerinin doğruluğu, aldığı tedbirlerin isabetli oluşu, şartlan iyi gözlemle­yebilmesi onun zikri geçen özelliklere fazlasıyla sahip olduğu­nu göstermektedir. Hz. Peygamber sallellâhu aleyhi ve sellem kendisine kurulan tuzaklara asla gafil kalmadı, sıkıntılara asla mağlup olmadı. O işin başındayken, sonunda ne tür zorluklarla karşılaşacaklarını görür, eksiklikleri ortaya kor ve problemleri en güzel biçimde çözerdi. Tüm bunlar ise düşünce ve değerlen­dirmelerin son derece doğru ve sağduyulu olmasıyla mümkün olabilirdi.

b-Zorluklara -ki düşmanları hep bunu ister- katlanması. Sıkıntılara ve savaşlara sabretmesi: Bulundukları durum deği­şip zorlaştığında Hz. Peygamber sallellâhu aleyhi ve sellemin sükûneti devam ederdi. Zorluk anlannda zayıflık göstermezdi. Gelen sıkıntı büyükte olsa boyun eğmezdi. Mekke’de Kürek­lilerden saçları ağartacak, kale burçlarını sarsacak kadar ağır meşakkatlerle karşılaştı. Zayıf olmasına rağmen vakarla bunlara sabretti, mesele O’nun kontrolündeymiş gibi sebat gösterdi.

c-Dünyaya rağbet göstermemesi, ondan yüz çevirmesi, az birşeyi kanaat etmesi: Hz. Peygamber sallellâhu aleyhi ve sellem dünyanın şaşasına meyletmedi, onun lezzetlerine alışıp kendini kaptırmadı. Hicazın ta berisinden Irak sınırına, Yemen’ in ucundan Umman sahiline kadarki alana hakim olmasına rağ­men, mal biriktirip stoklamadı. İleride faydasını görürüm, kar sağlarım gibi nıyetlerle mal toplamakla hiç ilgisi olmadı.Hz. Peygamber sallellâhu aleyhi ve sellem vefat ettiğinde geriye ne altın-gümüş ne de alacak bıraktı. Dünyada rahat edeyim diye çırpınmadı. Bir saray dikmedi. Kendisini dünya­dan çektiği gibi, çocuklarının da dünyaya meyletmemeleri ve ona rağbet etmemekte kendisi gibi olmaları için evladına ve ai­lesine mal mülk bırakmadı.

Dünyaya rağbet etmemiş bir insana gerçekten de bu yakı­şırdı. Dünyayı isteyen biri diye suçlanmamak ve dünya yerine ahireti istediği iddiasında Allah adına yalan söylemiş olmamak için ashabını dahi dünyaya rağbetten çekmişti. Bu çerçevede O, dünyada eline geçenle kanaat etti. Az bir dünyalıkla yetindi, sıkıntılarla dolu hayata razı oldu; doğrusu O’nun gönlü ahiret- teydi.

d-Kendisine tabi olan insanlara tevazu göstermesi, itaat edenlere şefkat kanatlarını germesi: Hz. Peygamber sallellâhu aleyhi ve sellem çarşılarda dolaşır, toprağa oturur, ashabı ve beraber oturduğu kimselerle şakalaşır, onların içinden sadece sükûtu ve hayasıyla ayırt edilebilirdi. Hz. Peygamber sallellâhu aleyhi ve sellem gerçekten de tevazuyla yücelmiş, alçakgönüllü­lüğüyle aziz olmuştu.

Bedevilerden bir Arap huzuruna girmişti de heybetinden titremişti. Hz. Peygamber sallellâhu aleyhi ve sellem ise ona şöyle buyurmuştu: “Sakin ol! Ben Mekkede güneşte kurutul­muş et yiyen bir kadının oğluyum.”(bknz,Kastallani,el-Mevahibul Leduniyye,IV/319-320(Zürkani Şerhiyle birlikte)İşte bu söz O’nun ahlakının şerefinden, yüksek karakterin- dendir. Peygamber sallellâhu aleyhi ve sellem böyle bir tabiatla yaratılmıştı ve böyle bir fıtrata sahipti. Bu gibi özellikler O’nun hayatında az değildi ki sayılsın, birkaç tane değildi ki nadirdir densin.

e-İnsanı sarsan sersemce tavırlar veya câhilâne sataşma­lar karşısında sakin ve vakarlı oluşu: Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem korkulu anlarda bile en sakin insandan daha sakindi. Savaş anlarında en rahat insandan daha fazla rahattı. Bedevilerin kaba ezalarına maruz kalmıştı ama mutad konuş- maları dışında bir sözün ağzından çıktığı görülmemişti. Aniden parlayarak kızdığına şahid olunmamıştı. Nadiren kızmaları hariç, O’nun gibi sakin biri bulunmazdı. Bazı özel durumlar hariç, O’nun gibi vakur birisi yoktu. Çünkü Allah Teâlâ -üm­metine karşı son derece merhametli olması, insanlara şefkatle yaklaşması için- yanılma ve sürçmeyle de olsa, O’nu nefsine uymaktan, gücünü haksız yönde kullanmaktan korumuştu.

Kureyş O’nu her türlü kötülük ve sıkıntılara maruz bırak­mıştı. O ise bütün bunlara sabretmiş ve karşılık vermeye yö­nelmemişti. O’na bu sıkıntıları veren sadece Kureyş’in azgınları ve önde gelenleri değildi; fakirler ve alt tabakadaki insanlar da azgınlıktan geri durmuyorlardı. Hem önde gelenleri hem de fakirleri Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve selleme zulümde ortaktılar. Israrla O’nun üzerine gelmelerine rağmen, O karşılık vermeye yanaşmamış ve onları bağışlamıştı. Cezalandırmayagücü yettiği zaman bile affetmiş, istediğini yapabilecek konuma geldiğinde de bağışlamıştı:

Mekke’nin fethiyle galip geldiğinde Mekkeliler önünde top­landılar. Onlara sordu: “Benim için ne tahminde bulunuyorsu­nuz?” Onlar “sen iyi bir amcanın oğlusun! (Mâverdî bunu “sen iyi bir amcanın oğlusun” diye vermektedir ancak doğrusu bunun “sen iyi     bir kardeşsin ve iyi bir kardeşin oğlusun” olma­sı gerektiğidir.) Bizleri affedeceği­ni ümid ediyoruz. İntikam alacak olursan da doğrusu biz sana kötülük etmiştik” dediler. Hz. Peygamber sallellâhu aleyhi ve sellem onlara şöyle buyurdu:

“Ben sîzlere Yusuf un kardeşlerine dediği gibi diyo­rum: “Bugün azarlanacak değilsiniz, Allah sizi bağışlar. O, merhametlilerin merhametlisidir.(Yusuf,92)

Amcası Hamza nın karnını yarıp ciğerini çıkaran ve bunu ağzında çiğneyen Hind bintu (utbe de yanma geldi. Hz. Pey­gamber sallellâhu aleyhi ve sellem onu bile bağışladı ve ondan bey’at aldı.

f-Sözünü tutması, vaadlarını yerine getirmesi: O vermiş olduğu bir sözünü yerine getirmemezlik veya birisine verdiği bir vaadi tutmamazlık etmedi. Verdiği sözden dönmeyi büyük gü­nahlardan sayar, vaadini yerine getirmemeyi kötü ahlak olarak kabul ederdi. Şartlan Zor ve ağır olsa da sözünü ve vaadini yeri­ne getirmek için son derece gayretli ve sıkı davranırdı. Sonunda sulhettiği taraf anlaşmayı bozar, Allah da ahidlerini bozmalarını O’nun için hayır vesilesi yapardı. Benû Kureyza, Benu’n-Nadîr yahudilerinin davranıştan keza Mekkelilerin Hudeybiye anlaş­masından sonraki tutumları gibi. Allah Telâlâ onların anlaşma- lan bozmalarını Hz. Peygamber sallellâhu aleyhi ve sellem için daha büyük bir hayır kapısı yapmıştı.

Bu altı haslet Hz. Peygamber sallellâhu aleyhi ve sellemin ahlakında kamilen mevcuttu. Allah bu hasletleriyle onu bütün mahlukatma üstün kılmıştı.

Hz.Peygamberin Kelamının Güzelliği

Bu sekiz hasletten oluşmaktadır.

a-Hz. Peygamber sallellâhu aleyhi ve selleme büyük bir hikmet, insanı hayrete düşüren pekçok kıymetli ilimler verilmiş­ti. Oysa O ümmî bir toplumun ümmî bir ferdi idi. Ne bir kitap okumuş, ne bir ders almış, ne de bir alim ve muallimle birlikte bulunmuştu. Buna rağmen, söylediğini çok güzel ifade etmede, oturaklı konuşmasında akıllara durgunluk veren, zihinleri allak bullak eden bir güce sahipti. Ne bir konuşmasında ne de bir davranışında sürçmemiş, yalpalamamıştır.

Hz. Peygamber sallellâhu aleyhi ve sellemin tabiatındaki bu hal, O’nun cevherinin safiliğinden ve temizliğinden ileri geliyor­du.

b- Allah Teâlâ’nın kendisine öğretmiş olduğu önceki pey­gamberlerin ümmetleriyle arasında geçen kıssaları ve önceki dö­nemlere ait haberleri aklında tutması: Hz. Peygamber sallellâhu aleyhi ve sellem bu bilgileri bütün teferruatıyla aklında tutuyor, bunlarla ilgili hiçbir zaman ufak da olsa farklı bir şey söylemi­yordu. Oysa bunları bir kitaba kaydedip oradan mütalaa etmiyordu keza sakladığı bir kaynaktan da ezberlemiyordu. O’nun bu özelliği kuvvetli zekasına, hafızasının sağlamlığına ve kapasi­tesine dayanmaktaydı. Bu üç özellik risaletin tevdi edilmesi, nü­büvvetin ağır yükünün yüklenmesi için gerekli olan özelliklerdir. Çünkü gönderilen peygamberin bu hasletlere sahip olduktan sonra dini tebliğe teşvik edilmesi gerekliydi.

c) Koyduğu kanunları en açık delilleriyle sağlamlaştırması, en bariz ve en özlü hikmetlerle açıklaması: O’nun bu özlü be­yanları içinde makul olmayacak veya akılların kabul etmeyece­ği bir şey bulunmazdı. Bundan dolayıdır ki “kelimelerin özlüleri (pekçok manayı ifade edenleri) bana ihsan edildi ve söz özetle­nerek bana verildi”(Ebu Yala)buyurmuşlardı. Zira O az sözle çok şeylere işaret ederdi. Sözü gereksiz yere uzatmaz, özlü konuşmasıyla kapalı hususları netleştirirdi. O’ndaki bu yetenek Allah’ın lütfundandı, bu sebeple de buyruklarına itaat ediliyordu.

d- Güzel ahlakı emretmesi, en güzel edeplere sahip olmaya çağırması, sıla-i rahimde bulunmaya, fakir ve yetimlere yardım etmeye teşvik etmesi. Müminlerin birbirlerine kızmasını, arala­rında hased olmasını yasaklaması, küsüp görüşmemeyi men etmesi: O bunları, ashabı arasında faziletli hallerin daha çok yer bulması, güzel ahlak ve edeplerin onların üzerinde daha çok görülmesi, hayra hızlıca koşmaları ve şerre de yaklaşmamaları için yapıyordu.

Neticede Allah Teâlâ’nın onlar hakkındaki şu ayeti gerçek oldu:

“Siz, insanlar için ortaya çıkartılmış, doğruluğu emreden, fenalıktan alıkoyan, Allah’a inanan hayırlı bir ümmetsiniz. ‘’(Al-u İmran,110)

O’nun emirlerine sımsıkı sarıldıkları ve nehiylerinden ka­çındıkları için hem dinleri hem de dünyaları kemâle erdi. Din zayıfken onlar vesilesiyle güçlendi, şirk güçlüyken onlarla zelil duruma düştü. Örnek imamlar, hayırlı önderler oldular.

e- Soru sorulduğunda verdiği cevabın çok net olması, ken­disiyle mücadele edildiğinde getirdiği delillerin sapasağlam ve açık olması: Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem delilini sunarken bir zayıflık veya acziyet çekmezdi. Cidale girme durumunda hasmı O’nunla başedemezdi. Tartışmaya girecek olsa verdiği cevaplar daha sağlam ve açık, delilleri daha üstün olurdu,

f-Onun dili sözleri çarpıtmaktan, haber verirken sözü uzatıp gereksiz şeyler söylemek nedeniyle yalancılıkla itham edilmek­ten korunmuştu: O devamlı doğru sözlü idi. Hem küçüklüğün- de hem de büyüklüğünde doğru sözlü ve güvenilir olmasıyla meşhur idi.

Kureyşlilerin tamamı nübüvvetinden önce O’nun doğru sözlü olduğunu yakinen bilmelerine rağmen, onları dine davet etmeye başladığında yalancılıkla suçlayarak ondan uzak dur­dular. Bazıları hasedlerinden, bazıları inadlarından, bazıları da O’nun bir peygamber olabileceğini uzak ihtimal gördüklerinden dolayı yalancılıkla suçladılar. Eğer risalet konusu dışında bir ya­lanını yakalamış olsalardı, nübüvvetini yalanlamak için bunu mutlaka delil olarak kullanırlardı.

Oysa çocukken doğruluktan ayrılmayan bir insan büyüdü­ğünde doğruluğa daha çok dikkat ederdi. Keza yalan konuş­maktan korunmuş bir insan Allah hakkında yalan konuşmaktan elbette daha sıkı korunurdu. O’nun bu hali bile inkar edeni sus­turmak ve inatçı kimseyi cevapsız bırakmak için yeter.

g-Konuşmak istediğinde sözüne dikkat etmesi, gerektiği kadar konuşmakla yetinmesi, gereksiz boş şeyler konuşup hata ve yalana düşmekten uzak olması ve meramını ifade edememe korkusunun O’nu konuşmaktan geri durdurmaması: O ihtiyaç anında yetecek kadar konuşması dışında, susması en güzel, en vakarlı insan idi. Bu nedenle sözleri bir değişikliğe uğramadan korundu, kelamının güzelliğine bir halel gelmedi. Bu etkileyici sözleri duyan kulaklar büyük haz aldı ve hadisler gönüllerde korundu, kitaplarda kaydedildi.

h- O insanların en fasih konuşanı, konuşması en açık oleini, sözü en veciz olanı, en özlü ifadeleri kullananı, meramı en doğru şekîlde ifade edeni idi. Konuşmasında zorlama kabalığı gözük­mezdi, sözü uzatıp güzel konuşma hastalığından kaynaklanan ifade bozukluğu O’nda olmazdı. O’nun az sözle çok şey ifade eden, fesahat ve belağatında boy ölçüşülemeyecek pekçok sözü kitaplarda toplanmıştır. Kitaplarda zikredilenlerin dışında kal­mış bu şekildeki sözleri sayılamayacak kadar çoktur ve bunlar belli bir sayı ile sınırlandırılamazlar.

O’nun sözleri bir başkasınınkiyle karışacak olsa Hz. Pey­gamber sallellâhu aleyhi ve selleminkiler üslûbuyla hemen ayırt edilebilir, farklılık alametleri ifadelerde kendisini gösterir. O’nun hak olan sözleri, adına uydurulmuş batıl sözlerle karışmaz, on­lardan kendilerini belli ederler.

Hz. Peygamber sallellâhu aleyhi ve sellemin konuşması bu özelliklere sahipti ancak O belağat dersi almış veya belagat usta­sı hatiplar, şairler ve güzel konuşma ustalarıyla haşir neşir olmuş biri değildi. O’nun bu özelliği fıtratından kaynaklanmakta, do­ğuştan gelmekteydi. Bu özellik hedeflenen bir gaye ve ulaşılmak istenen maksad için O’nun içine yerleştirilip konmuştu.

Hz.Peygamberin Davranışlarının Güzelliği

Bu da sekiz açıdan değerlendirilmektedir:

a-İnsanları alışkanlıklarından dine, iyi olarak bildikleri bir takım şeylerden İslamın getirdiği yeni doğrulara yönlendirmede davranışlarının güzelliği ve metodunun isabetli oluşu. Bunun neticesinde gönüller O’na itaat etmiş, hem korkarak hem de istekle koşarak boyun eğmişlerdi. Bu elbette kolay olacak bir şey değildi. Ancak ilahi yardıma mazhar yoğun bir gayret ve son derece azimkar bir çaba ile olabilirdi.O’nun din olarak getirdiklerini yapmakla emrolunması  bir delil, bunları ifa etmek için yoğun bir çaba içinde olması apaçık bir belgedir. O’nun koyduğu temel prensiplerin kıyamete kadar devam edecek olması sana delil olarak yeter, öncekilerin sonrakilere aktarmaları suretiyle bugüne kadar gelen bu temel prensiplerin tatlılığı müslümanlar nezdinde her geçen gün artmakta, daha da bir önem kazanmaktadır. Müslümanlar bunları değişen zamanların ve hitap ettiği farklı yer ve zaman­lardaki insanların temel nizamı olarak görmektedirler.

b- Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem birşeyler yap­maya istekli olanların coşkusu ile muktedir ama ihtiyatlı olanla-rın endişesini biraraya getirip dengeledi: Her iki grup ta Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve selleme yardımda birleşti: Dünya ve ahiretteki nimetlere erişme, kaybedeceklerinden ve karşılaşabi­lecekleri sıkıntılardan endişe ederek davetinin icaplarını yerine getirdiler. Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve selleme boyun eğen her iki grubun karakter ve tabiatları farklıydı. İntizam sa­dece gruplardan biriyle sağlanamazdı, nizamın yürütülmesi için her iki grup da gerekliydi. Din bu iki grubu biraraya getirmekle kuvvet bulup yerleşti ve başarı bu ikisiyle devam etti.

c- O, din olarak ortaya koyduğu hükümlerde adil dav­ranmış, ne çok aşırı gitmiş ne de kusurda bulunmuş, orta yolu tutmuştu. Çünkü işlerin en hayırlısı ortasıdır: Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem aşırı gitme ve eksik yapmanın tam ortasında, itidal noktasındaydı. Bu sebeple müminin itidal sı­nırını aşması doğru değildir, eksiklikte bulunması da istikamet değildir.

d-Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem ashabını tam olarak dünyaya yönlendirmediği gibi ondan tamamen yüz çe­virmeye de teşvik etmemiştir: Dünyaya karşı ölçülü hareket et­melerini istemiş ve şöyle buyurmuştur:

Sizlerin hayırlısı ahireti için dünyasını terk etmeyen, dünyası için de ahiretini terk etmeyendir. Fakat sîzlerin hayırlısı bu ikisinden de nasibini alandır.”(Deylemi)

Bu gerçekten doğru bir kuraldır. Çünkü ikisinden birisinin hakkını vermemek dengeyi bozar. Bu sebeple ikisini biraraya getirmek en doğrusudur.

Rasûlüllah sallellâhu aleyhi ve sellem yine şöyle buyurmuş­lardır:

“Dünya ne güzel bir vasıtadır. Ona binin, sizleri ahirete ulaştırsın.”

Durum hakikaten böyledir. Çünkü insan ahiretinin azığı­nı dünyada kazanmaktadır, Allah’a ibadetlerini burada artırma imkanına sahiptir. Dünyayı terk eden insan ise ya pekçok şeyini kaybedip dünyalıktan mahrum kalır ya da acınıp gözetilecek hale gelir. Birinci duruma düşerse başkalarına yük olur, ikinci durumda ise zelil ve hakir olur.

e-Hz. Peygamber sallellâhu aleyhi ve sellemin dinin pren­siplerini ve nazil olan hükümleri pekiştirmeye çalışması: Hz. Pey­gamber sallellâhu aleyhi ve sellem ümmetine mükellef olduklarıibadetleri açıklamış, helal ve haramları onlara beyan etmiş, an taşmalarda, nikahlarda ve alışverişlerde neyin caiz neyin yasak olduğunu bir bir söylemiştir. Bu o kadar güzelce ifa edilmiştir ki, ehl-i kitap bile alışverişlerinin ve miras meselelerinin çoğun­da O’nun getirdiği dine ihtiyaç duymuşlardır. O’nun dini ise bir başke dine ihtiyaç duymamıştır.

Hz. Peygamber sallellâhu aleyhi ve sellem getirdiği dinde temel prensipler koymuştur. Bunlar sonradan karşılaşılacak yeni meselelere ve hüküm verilmesi gerekecek hususlara temel olmakta, ışık tutmaktadır. Rasûlüllah sallellâhu aleyhi ve sellem kendisinden sonra yeni bir vahye ihtiyaç bırakmadığı gibi vahyin kesilmesinden sonra karşılaşılacak meselelerde de bir karışıklı­ğa mahal bırakmamıştır. Bu yüzden de yanında dinleyenlerin orada bulunamayanlara sözlerini aktarmalarını emretmiştir, ki böylece insanlar O’nun nelerden sakındırdığını bilsinler ve açık­lamalarını kendilerine mesned alıp hüküm versinler. Rasûlüllah sallellâhu aleyhi ve sellem bu hususta şöyle buyurmuşlardır:

“Benden rivayet edin ancak adıma yalan söylemeyin. Nice kendisine aktarılan insanlar vardır ki bizzat dinleyenden daha iyi bellerler. Nice bilgi taşıyanlar vardır ki bunu daha dirayetli birine ulaştırırlar.”(Maverdi burada farklı birkaç hadisi bir araya getirip tek hadis yapmış gibidir….)

Hz.Peygamber sallallahu aleyhi vesellem illetlerini açıkça veya işaretle beyan ederek hükümlerini koymuş ve emrettiklerini yanında ve uzakta bulunan herkese şamil kılmıştır.

O,Allahın kullar üzerindeki haklarında eksiklik söz konusu olmaması ve ümmetin düzenine halel gelmemesi için yüklen­miş olduğu şeriatın hükümlerini aktarmış, ümmetin üzerinde­ki hukuka yönelik haklarını ifa etmiştir. O bunları kısa bir süre içerisinde yapmıştır. Fazla bir zaman geçmeden bütün bunlar gerçekleşmiş ve dinin temel prensiplerini ortaya koyup uygu, lamayı başarmıştır. Bu elbette büyük bir mucizeden başka bir şey değildir.

f-Düşmanlarıyla cihada yönelmesi: Düşmanları Hz. Pey­gamber sallallâhu aleyhi ve sellemin etrafını her taraftan kuşat­mış ve ablukaya aldılar, az bir insanla birlikte O’nu tecrid ettiler. Ancak zamanla az olan sayıları çoğaldı, zayıf olan insanlar bir süre sonra güçlendi. Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem düşmanlarını perişan ettiğinden dolayı çekinilen, korkulan mu­zaffer bir insan haline geliverdi. O hem dini yaymayı hem de düşmanlarla cihadı birarada yürüttü. Din galip gelip her tarafa yayıldığı gibi düşmanlarını da kahredip perişan etti. Normalde ikisini birarada yürütmek mümkün değildi. Bunu ancak Allah’ın yardım ettiği, lütfuyla desteklediği insan başarabilir. Mümkün olmayacak bir şey olduğuna göre bunu başarmak mucizedir.

g- Harplerde gösterdiği benzersiz şecaat ve düşmanlarına karşı durmada gösterdiği emsalsiz kahramanlık: Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem katıldığı korku dolu savaşlarda, zafer kazanılana ya da düşman püskürtülene kadar metanetle durur; korkmadan, kaçmayı düşünmeden inanç dolu bir kalp ve derin bir sükûnetle savaş boyunca karargahında olurdu.

Huneyn savaşında arkadaşları O’nu bırakıp kaçmışlardı. Büyük bir ordu karşısında ashabı ve ailesinden dokuz kişiyle kalakalmıştı. Hem de ne saldırabilecek ne de kaçabilecek durum­daki takatsiz bir katırın üzerinde. O bu durumda nefsini ortaya İaydı ! ashabına şöyle seslendi: “Ey Allah’ın kulları yanıma gelin! Yalan değil, ben peygamberim. Ben Abdulmuttalib’in to­runuyum.

Bu sesleniş üzerine sahabiler tek tek ve gruplar halinde geri döndüler. Bu savaşta Hevâzinliler O’nu karşıdan görüyorlar fakat O’ndan çekiniyorlardı.

Hz. Peygamber sallellâhu aleyhi ve sellem sayıca çok kala­balık olsalar bile düşmanıyla harpten asla kaçmazdı. Kendisine saldırana karşılık verip mücadele etmekten de geri durmazdı. Allah O’nu yardımıyla ve ordularıyla desteklerdi. Huneyn sava­şında da arkadaşlarının geri çekilmelerine rağmen o sabretti ve sonunda Allah yardımıyla muzaffer oldu. O’ndaki bu cesaret ve kahramanlığın benzeri yoktur.

Bir gece bir ses Medinelileri korkutmuştu. İnsanlar sesin geldiği tarafa doğru gittiklerinde Hz. Peygamber sallellâhu aley­hi ve sellemin kendilerinden önce oraya vardığını gördüler. Ebû Talha’ nın çıplak atı üzerinde, kılıcını kuşanmış dönerken O nunla karşılaştılar. Hz. Peygamber sallellâhu aleyhi ve sellem onlara şöyle buyurdu: “Ey insanlar! Korkmayın. Korkmayın.’Hz. Peygamber sallellâhu aleyhi ve sellem (atın sahibi) Ebû Talha ya da şöyle buyurdu: “Biz onu derya gibi bulduk.” Hal­buki bu at hantal bir hayvan idi. Ama bundan sonra onu hiçbir at müsabakalarda geçemedi.

O’ndaki bu cesaret Allah’ın yardımına, dinini muzaffer kı­lacağına güveninden kaynaklanıyordu. Çünkü Allah’ın “dinini bütün dinlerden üstün kılmak için”(Tevbe,33) ayeti tecelli edecek, peygamberinin “yer bana dürülüp toplandı. Onun doğusunu batısını gördüm. Hiç şüphesiz ümmetimin mülkü bana toplanan yerlere ulaşacaktır” (Müslim, XVIII/13)sözü gerçekleşecekti. Bu kadarı bile Onun hakkını teslim edip doğruluğuna şehadet etmeye yeterlidir.

h-Hz. Peygamber sallellâhu aleyhi ve sellem son derece cömert ve eli açık idi: Elinde varsa verir, ihtiyacı olduğu veya sevdiği halde başkasını kendisine tercih ederdi. Vefat ettiğinde, ailesinin yemek ihtiyacını karşılamak için aldığı birkaç sâ’lık arpa karşılığında rehin verdiği zırhı bir yahudide durmaktaydı.

Halbuki O’nun sahip olduğu Arap yarımadasında daha ön­ceden krallar ve melikler yaşardı. Hâzineleri ve mallan vardı. Bunları biriktirip yığarlar, yığdıklarıyla övünürler, büyük bir haz alıp gurur duyarlardı. Bunların bütün servetleri Hz. Peygamber sallellâhu aleyhi ve sellemin eline geçmişti ama bunlardan bir dinar veya bir dirhem dahi almamıştı.

Hz. Peygamber sallellâhu aleyhi ve sellem katı ve sert yiye­cekler yer, kalın elbiseler giyerdi. Fazla olanları dağıtır, çok sayı­daki yoksul insanlarla ilgilenip onlarla hemhal olurdu. Yoksullu­ğun acısını yudumlar, yokluğun kahrına sabrederdi.

Hz. Peygamber sallellâhu aleyhi ve sellem Heuâzin ganimetlerini ele geçirmişti. Bunlar 6.000 esir, 24.000 deve, 40.000 koyun, 4.000 ûkiyye (yaklaşık 500 kg) gümüşten müteşekkildi.

Hz. Peygamber sallellâhu aleyhi ve sellem cömertliğiyle bütün hakkını dağıttı ve geri eli boş döndü.

Hz. Âişe radıyellâhu anhâ şöyle demiştir: “Hz. Peygamber sallellâhu aleyhi ve sellem geriye ne bir dînâr, ne bir dirhem, ne bir koyun, ne bir deve bıraktı, ne de birşey vasiyet etti.” (Müslim, XI/89;)

Ebû Zer radıyellâhu anh da Hz. Peygamber sallellâhu aley­hi ve sellemin şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir: “Uhud dağı altın halinde benim olsa ve Allah yolunda infak etsem de vefat ettiğim gün -alacaklı için hazırladığım hariç- yanımda bundan bir dinar kalsa, bu beni memnun etmez.”(bknz,Darimi Sünen,2,223)

Kendisinden bir şey istendiğinde, verecek şeyi olmazsa, di­lenciye kendisi adına satın almasını söyler, eli boş geri çevirmez­di. Hz. Ömer radıyellâhu anh:

“Bir adam Hz. Peygamber sallellâhu aleyhi ve selleme geldi ve ona birşeyler vermesini istedi. Hz. Peygamber sallellâhu aley­hi ve sellem şöyle buyurdu:

“Yanımda bir şey yok ancak benim adıma satın al. Bana bir şey geldiğinde bununla borcumu öderim.”

(Buna şahid olan) Hz. Ömer radıyellâhu anh dedi ki: “Yâ Rasûlellah! Sen ona vermiştin. Şüphesiz Allah seni gücünün yet­mediği şeylerle mükellef tutmamıştır.” Hz. Peygamber sallellâhu aleyhi ve sellem Hz. Ömer’in bu sözünden hoşlanmadı.

Ensardan bir adam dedi ki: “Yâ Rasûlellah! İnfak et! Arşın sahibinin malı azaltacağından korkma.” Hz. Peygamber sallellâhu aleyhi ve sellem bu söze tebessüm etti, ensârînin sözünden duyduğu memnuniyet yüzünde görüldü. Sonra da şöyie buyurdu: “Ben bununla emrolundum.”(Tirmizi,Şemail)

Yine Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle diyor­du: “Ben müminlere kendilerinden daha yakınım. Her hangi bir mümin ölürken geriye borç bırakırsa borcunu ödemek bana aittir, evlâd-u iyâl bırakırsa bana gelsin, ben onun velisiyim. Kim de mal bırakırsa bu varislerinindir.”(Hadis birkaç yerde,Buhari ve Müslim Ebu Hureyre’den rivayet edilmiştir.)

Böylesine bir kerem ve cömertliğin benzeri bir misal bulu­nabilir mi? Böylesine dünyadan yüz çevirmeye, ona değer ver­memeye benzer bir misal olur mu?

Faziletinin kıymetli incilerinin birkaçı, güzel yönlerinin bazı­sı bunlar olan böylesi bir insana erişmek ne mümkün! Gerçekte onun güzellikleri saymakla bitmez, O’nun faziletlerinin mükem­mellik sınırı idrak edilemez. Bu faziletler hiç kimsede kemâle ermemiştir ki başkaları O’nunla denk olsun. Düşmanlan bile O’ndaki bu faziletleri inkar etmemişlerdir.

Herbir münafık, muârız, zındık ve kafir herhangi bir söz ve fiilinde O’nu küçük düşerecek bir şey aramaya gayret ettiler, ciddi sözlerinde keza şakalarında bir boşluk bulmaya çalıştılarama buna muvaffak olamadılar. Bütün çabalarını sarf ettiler, bütün desiseli yollara başvurdular ancak başarılı olamadılar.

Hased edenlerin ve düşmanların bile şahit olup onayla­dıkları faziletten daha büyük fazilet olabilir mi? O’nda küçük düşürücü, şahsiyetini lekeleyici bir yön, suçlayabilecekleri bir kusur, itibarını düşürecek bir yanlışlık bulamadılar. O şairin de­diği gibiydi:

Düşmanları dahil tüm mahlukat faziletine etti şehadet

Hasımların bile tasdik edip kabul ettiğidir esas fazilet

Fazilette mükemmellik noktasına ulaşan, gayeleri gerçek­leştirmede gerekli vasıflarla tam anlamıyla mücehhez olan bir insanın, nizam ve istikrarın her tarafa yayılması ve fesadın orta­dan kalkması için bütün alemin önderi olmaya layık olması, in­sanlığın işlerini yönetip yönledirmeye memur edilmesi son de­rece münasiptir. Nübüvvetten daha büyük bir gaye ve makam yoktur. Bu sebeple bu büyük vazife için seçilecek insanın da buna münasip ve layık olması gerekirdi.

Buna layık olduğundan dolayı rasûl olarak gönderildiğinde nübüvvet Onun şahsında bütün azametiyle kendini gösterdi. Nübüvveti yüklenmiş olarak davete başladığında onun bütün gereklerini hakkıyla ifa etti. O nübüvvete, nübüvvette O’na uygun düşmüştü. Nübüvvete mazhar kılındıktan sonra ona ya­kışmayan bir kusur işlememişti. Her ikisi de birbirlerine münasip düşmüşler, insicam sağlamışlardı. Her ikisi de birbirlerine uyum göstermiş, anlaşmışlardı. Birbirleriyle örtüşmeleri uyum demek­ti. Uyum ise, her nizam için gereklidir, her düzenin temelidir.

Hz. Peygamber sallellâhu aleyhi ve sellemin nübüvvetle uyumu Onun peygamberliğinin en büyük delillerinden, risaletinin doğruluğunun en açık işaretlerindendir. Nübüvveti bu kadar aşikar olduktan sonra bunu ancak karaktersiz olanlar inkar edebilir. O’na itaat etmeyi nasip eden, nübüvvetini tasdik etmeye müyesser kılan Allah’ıma hamd olsun.”(Maverdi’den yaptığım nakil buradason buluyor.Alıntıyı özetleyerek yaptım,biraz ilavede bulundum,ifadelerinde bir nebze de değişiklik yaptım-A.Ebu Gudde)

 

Abdulfettah Ebu Gudde,Bir Muallim Olarak Hz.Muhammed

 

 

 

Gelen arama terimleri:

  • hz muhammed peygamberin kelamlari
  • mahlûka güvenerek kendisini kuvvetli sayan zelîl olur ”
  • peygemderimizin hedisleri
  • peygemderimizin kelamlari

Yazar Hakkında: Muhammed Ali

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*