Dünyanın Üç Yüzü

RISALE-I NUR MÜELLIFI Bediüzzaman Said Nursî, Risale’ye giden yolun köşe taşlarından biri olan Muhakemat adlı eserinde, hepsi birbiriyle irtibatlı bir dizi unsur arasında, ‘hadis okumaları’na dair bir ölçü de verir. Onun belirttiğine göre, kişi bir hadisi değerlendirirken şu üç önermeyi göz önüne almalıdır:

(i) Bu söz Peygamberin sözüdür.

(ii) Bu Peygamber sözünden murad olunan mânâ haktır ve doğrudur.

(iii) Bu Peygamber sözünden murad olunan mânâ şudur.

İlgili bahiste dikkat çekildiği üzere, bu üç önermenin ilki, hadis ve usul-i hadis ilminin konusudur. Ki ulema, bir sözün Peygamber sözü olup olmadığını tesbit noktasında gerek söz, gerek raviler açısından son derece hassas ve ince kriterler geliştirmiş; ve hadis rivayetlerini buna göre bir tasnifata tâbi tutmuşlardır.

İkinci önerme, Peygamber’den sâdır olmuş bir sözü hak ve doğru bilmeyi iktiza eder. Bu önermenin dayandığı temel ise, onun peygamberliğinin delili olan mucizeleri; bu arada, ‘en büyük mucize’ olarak, onun ‘kendinden’ ve ‘boş’ konuşmadığını bildiren Kur’ân’dır.

Üçüncü önermeye gelince; burada ‘içtihad’ devreye girer. Dolayısıyla, ‘hak ve
doğru’ olan ‘Peygamber sözü’nün ne anlama geldiği, muradın ne olduğu
konusunda farklı görüşler ortaya çıkar.

İlgili bahiste Bediüzzaman’ın belirttiğine göre, birinci önermeye uygun davranmayıp bir Peygamber sözünün onun sözü olduğunu reddeden kişi—tıpkı ona ait olmayan bir sözü ona izafe eden kişi gibi—‘yalancı’ durumuna düşer. Bir sözü ‘Peygamber sözü’ olarak kabul ettiği halde mânâ itibarıyla onu yanlış ve asılsız olarak değerlendiren kişi ise, dalâlete ve zulmete düşer. Her daim ‘hak’ söyleyen Peygamber’in ilgili ‘sözü’ne insanlarca verilen bir anlamı eksik veya yanlış bulan kişi ise ne yalancıdır, ne de sapkın…

Bu yaklaşım, hadis okumaları için hem bir dikkat gerektirir, hem de bir genişlik sunar. Genişlik sunar; çünkü, bizi bir hadise evvelce verilen belli bir anlamla sınırlamaz. Dikkat gerektirir; çünkü, hadise verilen, bizce eksik yahut yanlış bir anlamı eleştireyim derken, bir Peygamber sözüne ve Peygamber’in söylediği her sözün hakkâniyetine ilişme riskini hatırlatır.Ve ne yazık ki, bazı hadisler açısından, bu risk ‘mümkün’ olmakla kalmayıp ‘vâki’ olmuş durumdadır.

Özellikle şu zamanda, bazı hadislere dair ‘yanlış yorum’lardan hareketle hadisin lâfzına ilişildiği; ilgili sözün hadis olup olmadığının sorgulandığı; öyle ki, hadis âlimlerinin ortaya koyduğu son derece hassas ve ince elekten geçebilmiş kimi hadislere dahi ‘hadis değil’ muamelesi yapıldığı görülmektedir.

Dünyevîleşmeci zihniyetin ve bu zihniyete yenik düşen bir kısım ehl-i dinin maalesef ‘su-i tefsir’ ile suiistimal ettiği meşhur bir hadis, bunun apaçık bir örneğidir. “Hiç ölmeyecekmiş gibi dünya, yarın ölecekmiş gibi ahiret için çalışın” şeklinde hâfızalara yerleşmiş olan hadistir bu.Gerçi, hadisin asıl metninde ‘dünya’ ve ‘ahiret’ kelimeleri geçmemektedir. Ancak,“Hiç ölmeyecekmiş gibi [dünyan için] çalış, yarın ölecekmiş gibi [ahiretin için] tedbirli ol”[90] şeklinde bir hadis gerçekten vardır; ve yorum olarak bu hadise parantez içinde ‘dünyan için’ ve ‘ahiretin için’ ibarelerinin konmasına imkân verecek ikinci bir hadis de bulunmaktadır: “En hayırlınız, dünyası için ahiretini, ahireti için de dünyasını terketmeyen ve insanlara yük olmayanınızdır.”[91]

Dahası, şu gibi hadisler de bu minvalde hatırlanmalıdır: “Hiç kimse elinin emeğinden daha hayırlı bir taamı asla yememiştir. Allah’ın peygamberi Dâvud aleyhisselâm elinin emeğini yerdi.”[92] “Muhakkak ki, yediğinizin en temizi kendi kesbinizden olandır.”[93]

Bu çerçevede bakıldığında, ilgili hadisin dünya-ahiret dengesini kurduğunu; ne başkasının emeğine yaslanan bir sözde ‘müttaki’liğe, ne de ‘elinin emeğini yeme’ gayretinin bir dünyevîliğin âleti edilmesine müsaade etmediği açıkça görülür. Ancak, hadisin ikinci kısmını unutup yalnız birinci kısmını hayata yansıtarak ilgili hadisi kendi dünyevîliklerine âlet edenlere karşı kimi ehl-i dinin tepkisi, bu suiistimale karşı çıkmak yerine, hadise karşı çıkmak şeklindedir.

Halbuki, yine hadislerden, ve onlardan da önce, Kur’ân’dan öğrendiğimize göre, dünya hayatının üç ayrı veçhesi vardır. Evet, dünya fanidir, kalıcı değildir, onu kalıcı görerek yatırım yapanlar uçurum kenarına bina kuranlara benzerler.Ama aynı dünya, mü’min için, esma ve sıfatlarının tecelliyatıyla Rabbini tanıdığı bir sergi yeri, ve ‘ahiretin tarlası’dır. İlk yüzü itibarıyla fani olan ve bizi fenada boğduran dünya, diğer iki yüzüyle bizi beka âlemine ve esma-i hüsnanın bâki cilvelerine muhatap etmektedir.

İlgili hadis de, dünyaya bu ‘üç yüz’ü ile birlikte bakıldığında, hiç de dünyevîlere mesned olmayacak—ve o dünyevîler yüzünden inkârına yeltenilmeyecek—bir anlam ve derinlik kazanmaktadır. Şimdi, hadisi bu ‘üç yüz’ açısından anlamaya çalışalım: (1) “Hiç ölmeyecekmiş gibi [dünyan için] çalış…”

Hadisin bu kısmı, dünyevîlerin zannettiği gibi, ‘dünyanın fani yüzü’ için söylenmiş olabilir mi?

Hayır.

Öyle olsa, Hz. Peygamber “Şu dünyada bir yolcu ve bir misafir gibi ol!”[94] der miydi? O takdirde neden “Ben bu dünyayı ne yapayım? Ben ve bu dünya, yolcu
ve altında gölgelediği ağaç misaliyiz” [95] buyursun ki?

Burada kastedilen, dünyanın fani yüzü değildir; esma-i hüsnaya ve ahirete bakan yüzüdür. Bâki-i Zülcemal’in sermedî isimlerine ve o isimlerin perdesiz ve daimî tecellî yeri olan âhiret âlemlerine bakan yüzüdür. Ki bu yüzde ölüm zaten yoktur. Fena ve zeval de yoktur. İnsanın dünyanın bu yüzüne muhatap iken, ‘hiç ölmeyecekmiş’ gibi gayret edip çalışması doğrudur ve normaldir. Dünyaya ahiret bilincinden ve esma-i hüsna nazarından uzak biçimde muhatap olduğunda ise, insanın hatırlaması gereken bir husus vardır: dünyanın faniliği,yani ölüm ve zeval. Esma-i hüsnaya bakan ve ‘ahiretin tarlası’ olan yüzünde ‘hiç ölmeyecekmiş’ gibi gayret göstereceğimiz dünya fena ve fani yüzüyle bakışımızı kaydırıp yolumuzdan saptırdığında hatıra getirmemiz gereken şey, ölümdür.

‘Yarın ölecekmiş gibi’ ahiretini, Hesap Gününü, Mahkeme-i Kübra’yı, cenneti ve cehennemi düşünmektir. Tâ ki, bu dünyada bir yolcu olduğumuzu, beka yerinin burası olmadığını derkedelim ve fani yüzü ve fani lezzetleri itibarıyla dünyayı terkedelim. Tâ ki, ‘hiç ölmeyeceğimiz’ ahiret hesabına ve O’nun güzel isimleri namına yaşamayı becerelim.Açıkçası, sözkonusu hadis, ne hadis olarak birilerinin zannettiği gibi bizi dünyaya sevkediyor; ne de, bu yoruma tepkili başka birilerinin zannettiği gibi, böyle bir anlamı gerçekten taşıdığı için ‘hadis değil’ diye reddedilmeyi
hakediyor. Bilakis, bu Peygamber sözü de bizi bir dengeye davet ediyor. Dünya-ahiret dengesine…

Metin Karabaşoğlu – İlim Şehri,syf.106,109

90-Suyutî, Câmiu’s-Sağîr

91-Suyutî, Câmiu’s-Sağîr

92-Buhari

93-Ebu Davud

94-Buhari

95Tirmizi

Muhammed Ali

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir