DÖRDÜNCÜ MESELE

DÖRDÜNCÜ MESELE

Eğer Kur’ân’da müjde içeren bir âyet gelmişse, mutlaka beraberinde [1]veya sonunda ya da öncesinde uyarı içeren âyet de gelmiştir. Aksi de aynı şekilde varittir. Keza umut verici âyetler korkutucu âyetlerle dengelenmiştir. Bu mânâya çıkan şeyler de ay­nıdır; meselâ cennet ehli zikredilmişse, buna mukabil cehennemlik­ler de zikredilmiştir. Aksi de böyledir. Amelleri sebebiyle cennete hak kazananların zikredilmesi umutlandırma; amelleri yüzünden cehenneme gideceklerin zikredilmesi de korkutma anlamına gelir.

Dolayısıyla bu gibi şeylerin zikri sonuç itibarıyla müjdeleme ve kor­kutma esasına çıkar.

Bunun doğruluğuna, âyetlerin değerlendirilmeye arzedilmesi delâlet eder. Dikkat edilirse görülecektir ki Allah Teâlâ hamdi (Öv­gü) kitabı için fatiha (açılış cümlesi) yapmıştır. Bu sûrede “Ihdinâ’s-sırâta’l-müstekîm… velâ’d-dâllîn” buyurulmuş ve cennet-lik-cehennemlik her iki zümreden de söz edilmiştir. Ondan sonra gelen Bakara sûresine yine her iki grubun zikri ile başlanmış ve “Müttekîler için bir hidâyettir” buyurduktan sonra, hemen arkasın­dan: “Şüphe yok ki, inkâr edenleri başlarına gelecekle uyarsan da uyarmasan da birdir; inanmazlar [2] buyurarak kâfirlerden söz etmeye başlamış ve arkasından münafıkların durumunu ele almış­tır. Onlar da, kâfirlerden bir sınıf olmaktadır. O bitince hemen tak­va ile emretmiş, sonra cehennem ile korkutmuş, sonra umut ver­miştir: ‘Yapamazsanız ki yapamayacaksınız— o takdirde, inkâr edenler için hazırlanan ve yakıtı insanlarla taş olan ateşten sakı­nın’ [3] Bunun hemen arkasından: “İnananlar ve yararlı işler ya­panlara, kendilerine altlarından ırmaklar akan cennetler olduğunu müjdele…” diye müjde içeren âyetler getirmiş, arkasından, “Allah sivrisineği ve onun üstününü misal olarak vermekten çekinmez. inananlar bunun Rablerinden bir gerçek olduğunu bilirler. İnkâr edenler ise.. [4] âyetlerini getirmiştir. Sonra Âdem kıssasında da aynı şekilde zikretmiştir.

İsrailoğulîarma olan Allah’ın nimetleri, sonra haddi tecavüz etmeleri ve küfre düşmeleri hatırlatılmış ve şöyle buyurulmuştur: “Şüphesiz inananlar, yahudi olanlar… [5] tâ “…Onlar orada temellidir[6] âyetine kadar. Sonra taşkınlıklarını izaha başlamış ve “Kendilerini karşılığında sattıkları şeyin ne kötü olduğunu keski bilselerdi’ [7] âyetine kadar devam etmiştir. Bu kor­kutma olmaktadır. Sonra: “Onlar inanıp, Allah’a karşı gelmekten sakınsalardı, Allah katından olan sevap daha hayırlı olurdu. Keski bilselerdi! [8] buyurmuştur ki bu da umut vermedir. Sonra kıblenin değiştirilmesi konusunda muhaliflerin [9] durumunu izaha başlamış, daha sonra: “Hayır, öyle değil, iyilik yaparak kendini Allah’a veren kimsenin ecri Rabbinin katmdadır. Onlara korku yoktur, onlar üzülmeyecekler [10] buyurmuş, sonra onların durumları hakkında söz etmiştir. Arkasından: “Kendilerine verdiğimiz Kitabı gereğince okuyanlar var ya, işte ona ancak onlar inanırlar. Onu inkâr eden­ler ise kaybedenlerdir’ [11] buyurmuştur. Sonra İbrahim ve oğullarının kıssasını zikretmiş ve bu esnada hem korkutucu hem de müjdeleyici unsurlara yer vermiş ve böylece de bitirmiştir. Bu sözü­nü ettiğimiz birlikte zikrederek dengeleme esası çok sürmeden her yerde karşına çıkar. Bazen maksadı ortaya koyma esnasında araya . başka şeyler girebilir ve sonra tekrar dönülür ve bu böyle devam eder gider.

Allah Teâlâ, En’âm sûresinde —ki bu sûre, Bakara sûresi Me-. denî sûrelere göre ne ise Mekkî sûrelere nisbetle odur— şöyle buyu­rur: “Hamd gökleri ve yeri yaratan, karanlıkları ve aydınlığı vare-den Allah’a aittir. Öyle iken inkâr edenler Rablerine başkalarını eşit tutuyorlar [12]Allah Teâlâ, bundan sonra kesin deliller ikâme eder ve ondan sonra onların küfürlerinden bahseder ve bu yüzden onları korkutur. Sonra şöyle buyurur: “O, rahmet etmeyi kendi üze­rine yazmıştır; and olsun ki sizi vukuu şüphe götürmeyen kıyamet gününde toplayacaktır [13] Bu âyetle Allah Teâlâ, rahmeti üzerine yazmasına yeminle, emrine muhalefet edene yönelttiği azap vaîdini mutlaka gerçekleştireceğini beyan buyurdu. Bu açık bir korkutma üslûbu olurken zımnen de umut verme içermektedir. Sonra: “Ben Rabbime karşı gelirsem, büyük günün azabından korkarım” [14] âyeti gelmiştir ki bu da korkutmadır. Peşinden gelen: “O gün kimden azap savulursa, şüphesiz o kimse rahmete erişmiştir” âyeti umut verici mahiyettedir. Keza: “Allah, sana bir sıkıntı verirse…” [15] âyeti de bu dengelemeyi açıkça göstermektedir. Sonra korkutucu üslûp, “Ahiret yurdu sakınanlar için daha iyidir” [16] âyetine kadar devam etmektedir. Sonra: “Ancak kulak verenler daveti kabul ederler…” [17]buyruğu gelir. Bunun nazîri: “Ayetlerimizi yalanlayanlar karanlık­larda kalmış sağır ve dilsizlerdir” [18]âyetidir. Sonra duruma uygun düşecek şekilde devam eder ve sonunda: “Peygamberleri ancak müjdeci ve uyarıcı olarak gönderiyoruz. Kim inanır nefsini ıslâh ederse onlara korku yoktur” [19] buyurur. İşte böyle… Değerlendirme sırasında bu tertibe dikkat etmelisin. Bunun sonunda dikkat çekilen esasın doğruluğunu göreceksin. Eğer söz uzamayacak olsaydı, bu konuda pek çok örnek getirebilirdik. [20]

Fasıl:

Yer ve durum gerektirdiğinde, korkutma ve müjdelemeden biri üzerinde daha ağırlıklı olarak durulabilir.

Korkutucu âyetler gelir ve bu tema üzerinde fazlaca durulabi­lir; ancak böyle bir durumda umut kapısı hiçbir zaman kapatılmaz. En’âm sûresinde olduğu gibi. Çünkü bu sûre hakkı ortaya koymak ve Allah’ı inkâr edenlere, delilsiz, mesnetsiz kendiliğinden birşeyler uydurup onlara tapanlara, Allah yolundan sapanlara, inkâr edilme­yecek şeyleri inkâr edip husûmet gösterenlere karşı tavır koymak [21] için gelmiştir. Tabiî olarak bu makam korkutucu üslûbun dozunun artırılmasını, uzun uzadıya onların takbih edilmesini, azarlanması­nı gerektirecektir. Bu yüzden baştan sona korkutucu üslûp, sûrede hâkim gözükmektedir. Buna rağmen hiçbir zaman müjdeleme yönü de ihmal edilmemiş ve umut kapısı hep açık tutulmuştur. Çünkü onlar bu yolla Hakka çağrılmaktadırlar. Öbür taraftan daha önce davet yapılmış bulunuyordu. Burada yapılan sadece hem korkuta­rak hem de müjdeleyerek yapılan çağrının teyid ve tekidi oluyordu. Kaldı ki aldanma ve yanılma ihtimallerinin çok olduğu yerlerde tabiî olarak uyarı yönü müjdeleme yönünden daha ağır basar. Çün­kü mefsedetin uzaklaştırılması daha önemlidir ve önce gelir.

Bazen de umut verici ve müjdeleyici âyetler gelir ve ağırlıklı olarak bunun üzerinde durulur. Bu umut kesilen ya da umutsuzlu­ğa düşülebilen konularla ilgili olur. Meselâ: “De ki! Ey kendilerine kötülük edip aşırı giden kullarım! Allah’ın rahmetinden umudunu­zu kesmeyin. Doğrusu Allah günahların hepsini bağışlar [22]âyeti böyledir. Müşriklerden bazı kimseler, adam öldürmüşler, zina et­mişler, üstelik bunları tekrar tekrar yapmışlardı. Bunlar, Hz. Pey-gamber’e geldiler ve “Anlattıkların ve çağrıda bulunduk­ların gerçekten güzel. Söyler misin, acaba bizim yaptıklarımıza bir keffâret var mıdır?” dediler. Bunun üzerine bu âyet indi. Sözkonusu olan, korku mahalliydi ve umutların tamamen kaybolduğu bir du­rumdu. İşte bu husus göz önüne alınarak âyet, umut verme tarafı ağır basarak gelmiştir. [23] Aynı şey şu âyet için de varittir: “Gündü­zün iki ucunda ve gecenin gündüze yakın zamanlarında namaz kıl. Doğrusu iyilikler kötülükleri giderir [24]Ayetin nüzul sebebi hakkın­da Tirmizî veya Nesâî’ye vb. bakınız. [25]

Kulların emir ve yasakları ihlâl tarafi ağır bastığı zaman, kor­kutma yönü de ağır basmaktadır. Ancak bu her zaman ve her yerde söz konusu olmayıp, bu ihtimalin ağır bastığı yerlerde geçerlidir. Eğer bu ikisinden biri diğerine açık bir şekilde galebe çalma duru­mu yoksa, o zaman müjdeleyici ve korkutucu nasslar hep dengeyi sağlayacak şekilde gelmiştir. Bu konu île ilgili olmak üzere geniş açıklamamız Makâsıd bölümünde geçmişti. Bu vesileyle Allah’a hamdederiz.

İtiraz: Bu söyledikleriniz bidüziye (muttarid) değildir. Bazen olur ki bu ikisinden biri gelir, diğeri ile ilgili hiçbir söz edilmez. Meselâ korkutucu ifadeler gelir, umut verici ifadelere ise yer veril­mez ya da bunun aksi olur.

Meselâ: Hümeze sûresi sonuna kadar korkutucu âyetleri içerir. Alak sûresi “Ama insanoğlu kendisini müstağni sayarak azgınlık eder [26] âyetinden sonuna kadar öyledir. Fîl sûresi böyledir. Âyet­lerden “inanan erkek ve kadınları, yapmadıkları bişeyden dolayı incitenler, şüphesiz iftira etmiş ve apaçık bir günah yüklenmiş olur­lar [27] gibi.

Diğer taraftan Duhâ ve İnşirah sûreleri sonuna kadar müjdele­yici türdendir; korkutucu unsur içermezler. Ayetlerden de şunları örnek verebiliriz: “içinizden lütuf ve servet sahibi olanlar, yakınla­rına, düşkünlere ve Allah yolunda hicret edenlere vermemek için yemin etmesinler, affetsinler, görmezlikten gelsinler. Allah’ın sizi ba­ğışlamasından hoşlanmaz mısınız? [28]

Ebû Ubeyd nakleder: İbn Abbâs ile Abdullah b. Amr bir araya gelirler. İbn Abbâs ona: “Allah’ın Kitabında hangi âyet en fazla umut vericidir” diye sorar. O: “De ki! Ey kendilerine kötülük edip aşırı giden kullarım! Allah’ın rahmetinden umudunuzu kesmeyin. Doğrusu Allah günahların hepsini bağışlar [29] âyetidir der. İbn Abbâs: “Hayır! “İbrahim: ‘Rabbim! Ölüleri nasıl dirilttiğini bana göster’ dediğinde, ‘inanmıyor musun?’ deyince: ‘(Belâ) Evet inanıyo­rum, fakat kalbim itmi’nân bulsun.’ demişti’m âyetidir. Allah, on­dan ‘belâ’ cevabiyla razı olmuştur” der. Abdullah: “Bu âyet, kalbe şeytanın ilkâ ettiği vesveseler hakkındadır” diye karşılık verir.

İbn Mesûd da şöyle demiştir: [30]Kur’ân’da öyle iki âyet vardır ki; bir günah sebebiyle raüslüman kul onları okuyacak olursa mutlaka Allah Teâlâ onu affeder” Übeyy b. Ka’b, onun bu sözünü: “Onlar fe­na birşey yaptıklarında veya kendilerine zulmettiklerinde Allah’ı anarlar, günahlarının bağışlanmasını dilerler… [31] “Kim kötülük işler veya kendine yazık eder de sonra Allah’tan bağışlanma diler­se, Allah’ı mağfiret ve merhamet sahibi olarak bulur’ [32]âyetleriyle açıklamıştır.

Yine İbn Mesûd şöyle der: “Nisa sûresinde beş âyet vardır ki, dünya ve üzerinde olan herşey benim olsa, onlar için sevindiğim ka­dar sevinmezdim. Gördüğüm kadarıyla âlimler onu anlamamakta­dırlar. Bunlar şunlardır: “Size yasak edilen büyük günahlardan ka­çınırsanız, kusurlarınızı örter ve sizi şerefli bir yere yerleştirir’ [33] “Allah şüphesiz zerre kadar haksızlık yapmaz. [34]”Allah, kendi­sine ortak koşulmasını elbette bağışlamaz. Bundan başkasını dile­diğine bağışlar’ [35]”Onlar kendilerine yazık ettiklerinde, sana gelip Allah’tan mağfiret dileseler ve peygamber de onlara mağfiret dile-seydi, Allah’ın teubeleri dâima kabul ve merhamet eden olduğunu görürlerdi [36] “Kim kötülük işler veya kendine yazık eder de sonra Allah’tan bağışlanma dilerse, Allah’ı mağfiret ve merhamet sahibi olarak bulur’ [37]Bu kabilden olan örnekler çoktur. Eğer araştıracak olursanız, onları kolayca bulabilirsiniz. Bu durumda kaide bidüziyelik göster­memektedir. Bu konuda denilebilecek söz şu olmalıdır: Her konuya uygun düşecek üslûp, her makama münasip söz vardır. Beyan il­minde bidüziyelik gösteren şey de budur. Ancak öne sürdüğünüz anlamda bir tahsis sözkonusu edilecekse, cevap hayır olacaktır.

 

Cevap: İtiraz olarak ileri sürülenler, daha önce ortaya konulan esası zedeleyecek mahiyette değildir, onlara genel ve ayrıntılı ol­mak üzere İM şekilde cevap verilecektir:

Genel olarak cevabımız şöyle olacaktır: Genel durum ve yaygın olarak geçerli olan kanun, bizim arz ettiğimiz dir. Cüz’î ve az sayıda istisnaların bulunması, bu kuralı bozacak mahiyette değildir. Çün­kü (aklî olmayan) vaz’î meselelerde çoğunluk halde bulunan birşe-yin küllî olması ve hüküm esnasında ona dayanılması ve üzerine hüküm binasında bulunulması sahih olmaktadır. Aynen varlık âleminde carî olan âdetlerde olduğu gibi. Hiç şüphe yoktur ki, itiraz sadedinde ileri sürülen şeyler azınlıktadır ve bunu yapılan istikra göstermektedir. Dolayısıyla böyle bir azlık, ekseriyete dayanılarak konulan esası zedeleyici olmaz.

Ayrıntılı cevap: Hümeze sûresi kâfirlerden belli bir kimse [38] hakkında inmiş, şahsa özel mahiyetli bir sûredir. O, Hz, Peygam-ber’i çekiştirip, alaya alması sebebiyle inmiştir. Dolayısıy­la bu sure, onun yaptığı bu çirkin amelin cezasını bildirmektedir; yoksa sûre korkutma sadedinde indirilmemiştir. Bu yüzden de ko­numuzla ilgisi yoktur. Aynı izah, “Ama insanoğlu kendisini müstağnî sayarak azgınlık eder” [39] âyeti hakkında da geçerlidir. [40]”İnanan erkek ve kadınları, yapmadıkları birşeyden dolayı incitenler, şüphesiz iftira etmiş ve apaçık bir günah yüklenmiş olurlar’ [41]âyeti hakkında da söylenecek söz aynıdır. [42]

Duhâ ve İnşirâh sûrelerinin muhtevaları da aynı şekilde bizim konumuzla ilgili değildir. Onlarla, Allah Teâlâ’mn kendisine olan lütfundan dolayı Hz. Peygamber’e şükredilmesi emredü-mektedir.

“İçinizden lütuf ve servet sahibi olanlar, yakınlarına, düşkün­lere ve Allah yolunda hicret edenlere vermemek için yemin etmesin­ler, affetsinler, görmezlikten gelsinler. Allah’ın sizi bağışlamasın­dan hoşlanmaz mısınız? [43] âyeti de özel olarak Hz. Ebû Bekir ile il­gilidir. Kızı Âişe’ye atılan iftiradan dolayı başına gelen sıkıntılar­dan kurtarılmış ve bu âyet (daha önce yoksul ve muhacir olan akra­basının yapmakta olduğu ve iftiraya karıştığı için artık yapmayaca­ğına dair yemin ettiği yardımı yapmasına) üstün ahlâk anlayışının gereklerini tamamlamaya ve eskiden yaptığı gibi onu sürdürmeye teşvik mahiyetinde gelmiştir. Aslında bu yardım ona vacip değildi ve iftiraya karışması sebebiyle yapmak niyeti de yoktu. Ancak Al­lah Teâlâ, üstün ahlâkın bir gereği olarak ona bu yardımı sevdirdi.

“De ki! Ey kendilerine kötülük edip aşırı giden kullarım! Al­lah’ın rahmetinden umudunuzu kesmeyin” [44] âyeti ve beraberinde zikredilenlere gelince, aslında onların ileri sürdükleri zıtlığın bizim konumuzla ilgisi yoktur. Aksine yapılan işte, âyetleri müstakil ola­rak ele alıp değerlendirme durumu vardır. Dikkat edilecek olursa “Allah’ın rahmetinden umudunuzu kesmeyin” âyetinin [45] hemen arkasından “Rabbinize yönelin (inâbe). Azap size gelmeden önce O’na teslim olun…” [46] âyeti gelmekte ve “inâbe” istenmektedir. Bu ise gerçekten korkutucu bir âyettir ve azaba düşmekten kaçınmak için harekete geçirici özelliktedir. Daha önce anlatılan nüzul sebebi de âyetten maksadı anlatmaktadır. “Allah’ın rahmetinden umudu­nuzu kesmeyin” sözü, daha önce işlemiş oldukları günahların affe­dilmeyeceği korkularım kaldırmaktadır.

“Hayır! “ibrahim: Rabbim! Ölüleri nasıl dirilttiğini bana gös­ter’ dediğinde, ‘inanmıyor musun?’ deyince: ‘(Belâ) Evet inanıyo­rum, fakat kalbim itmi’nân bulsun,’ demişti” [47] âyeti hakkında ile­ri sürülen, onun mânâsı ve ondan çıkarılacak sonuç üzerinde kıs­men durulmuş olmasındandır. Aksi takdirde ‘İnanmıyor musun?’ sözü mü’min olmaması sebebiyle korkutma mânâsına işaret içeren bir takrir olur. “Belâ” deyince, maksûd hâsıl olmuştur.

“Onlar fena birşey yaptıklarında veya kendilerine zulmettikle­rinde Allah’ı anarlar, günahlarının bağışlanmasını dilerler. [48] âyeti hakkında söylenecek söz de aynen “Allah’ın rahmetinden umudunuzu kesmeyin [49]âyeti gibidir.

“Kim kötülük işler veya kendine yazık eder de sonra Allah’tan bağışlanma dilerse, Allah’ı mağfiret ve merhamet sahibi olarak bu­lur” [50] âyeti ise bizim esasımız altına dahildir. Çünkü bu: “Hâinlerden taraf olma [51]”Kendilerine hainlik edenlerden yana uğraşmaya kalkma… Kıyamet günü onları Allah’a karşı kim savu­nacak. Veya onların vekaletini kim üzerine alacaktır” [52] âyetlerin­den sonra gelmiştir.

“Size yasak edilen büyük günahlardan kaçınırsanız, kusurları­nızı örter ve sizi şerefli bir yere yerleştirir” [53]âyeti sûrenin tâ başın­dan beri yetim malı yemek, vasiyette zulüm yapmak… vb. gibi bü­yük günahlara karşı yapılan korkutucu ifadelerden sonra gelmiştir. Dolayısıyla bu âyet, daha öncesinde korkutucu âyetler bulunan umut verici bir âyet olmaktadır.

“Allah şüphesiz zerre kadar haksızlık yapmaz.. [54] âyetine ge­lince, bunun hemen arkasından “O gün, inkâr edip peygambere baş kaldırmış olanlar, yerle bir olmayı ne kadar isterler.. [55] âyeti gel­miştir. Daha öncesinde ise: “Onlar cimrilik ederler… Kâfirlere aşa­ğılık bir azap hazırlamışızdır” [56]âyeti geçmiştir. Dahası, “Allah şüphesiz zerre kadar haksızlık yapmaz.. [57] âyeti haddizatında hem umut hem de korku vericidir.

“Onlar kendilerine yazık ettiklerinde, sana gelip Allah’tan mağfiret dileseler ve peygamber de onlara mağfiret dileseydi, Al­lah’ın tevbeleri dâima kabul ve merhamet eden olduğunu görürler­di” [58] âyetinde de durum aynı şekildedir ve hem öncesinde hem de sonrasında dehşet verici korkutucu ifadeler gelmiştir. Dolayısıyla o da bizim esasımız çerçevesi içerisindedir.

“Allah, kendisine ortak koşulmasını elbette bağışlamaz. Bun­dan başkasını dilediğine bağışlar” [59]âyeti ise hem korku hem de umut vericidir. Çünkü şirkin dışındaki affı “dilediğine” diye kayıt­lamıştır. Sonra İbn Mesûd’un “Nisa sûresinde beş ayet vardır ki, dünya ve üzerinde olan herşey benim olsa, onlar için sevindiğim ka­dar sevinmezdim” şeklindeki sözünden maksadı, bu âyetlerin sade­ce umut verici oluşları değildir. Aksine onun muradı —Allah daha iyi bilir ya— onların şeriatta muhkem külli esaslar oluşturduğu,onların pek çok ilim içerdiği, dinde pek çok kaideleri kuşatmış ol­malarıdır. İşte bunun içindir ki “Gördüğüm kadarıyla âlimler onu anlamamaktadırlar” demiştir.

Bu sabit olunca şu sonuca ulaşılmış olur: Bütün bu geçenler, konulan esas üzere yürümektedir. Kur’ân, her hal ve duruma uy­gun olarak, korkutucu ya da müjdeleyici şekil üzere inzal olunmuş­tur. Asıl amacımız bu olmaktadır. Yoksa Kur’ân’ın bu iki yönden bi­rini ihmal ederek sırf diğeri için inmiş olduğunu söylemek değildir. Varmak istediğimiz sonuç işte budur. Başarı ancak Allah’tandır.

İşte bu esastan hareketle kulların korku ile umut arasında ol­maları gerekir. Çünkü imanın hakikati zaten bundan ibarettir. Bu­na Kur’ân’dan özel olarak delâlet eden deliller de vardır: “Rablerinden korkarak titreyenler, Rablerinin âyetlerine inananlar, Rab-lerine eş koşmayanlar, Rablerine dönecekleri için kalpleri ürpererek vermeleri gerekeni verenler, işte onlar iyi işte yarış ederler..[60] “İnananlar, hicret edenler ve Allah yolunda cihad edenler Allah’ın rahmetini umarlar[61]”Taptıkları putlar, Rablerine daha yakın olmak için vesile ararlar, O’nun rahmetini umar, azabından kor­karlar”[62]

Kısaca diyebiliriz ki, eğer çözülme ve muhalefet tarafı galebe çalıyorsa, onun korku tarafı daha yakın olacaktır. Eğer teşdîd ve ihtiyat tarafı ağır basıyorsa, umut tarafı ona daha yakındır. Hz. Peygamber ashabını işte bu yolla irşâd ediyor ve eğitiyor­du. Bazı durumlar hakkında korku ve ümitsizlik tarafı ağır basmış­sa onlar hakkında: “De ki! Ey kendilerine kötülük edip aşırı giden kullarım! Allah’ın rahmetinden umudunuzu kesmeyin[63] âyeti gel­miş, eğer bazı durumlarda ihmaller görülmüşse, o zaman da korku­tulmuş ve azarlanmışlardır: “İnanan erkek ve kadınları, yapmadık­ları birşeyden dolayı incitenler, şüphesiz iftira etmiş ve apaçık bir günah yüklenmiş olurlar[64] âyetinde olduğu gibi.[65]

Kur’ân’ın tertibinden ve âyetlerinin mânâlarından bu esas çık­tığına göre, mükellefin onun gereği doğrultusunda hareket etmesi ve hep korku ile ümit arasında olması gerekir.

——————————-

[1] Meselâ, hem müjde hem de uyarı içeren âyetlerin birden gelmesi gibi. Bunun en güzel örneğini İnşân (Dehr) sûresinde görmek mümkündür.

[2] Bakara 2/6.

[3] Bakara 2/24.

[4] Bakara 2/26-27.

[5] Bakara 2/62.

[6] Bakara 2/81.

[7] Bakara 2/102.

[8] Bakara 2/103.

[9] Buifadeyle”mâ nensah… “kasdetmiştir

[10] Bakara 2/112.

[11] Bakara 2/121.

[12] En’âm 6/1.

[13] En’âm 6/12.

[14] En’âm 6/15.

[15] En’âm 6/17.

[16] En’âm 6/32.

[17] En’âm 6/36.

[18] En’âm 6/39.

[19] En’âm 6/48.

[20] Meselâ Rahman sûresini ele alalım. Bu sûrenin ilk üçtebiri Allah Teâlâ’-nın varlığına delâlet edici âyetler olup, arkasından gelen umut ve korku verici âyetler için bir ön hazırlık mahiyetindedir. Böylece O, ilmi, kudreti, yaratıcılığı ile müjdelediği şeyleri gerçekleştirmeye, korkuttuğu şeylerle de cezalandırmaya kadir olduğunu   beyan etmiş oluyor. İkinci üçtebir kısmı son derece belirgin korkutucu ve azap tehdidi içeren âyetlerden oluşur. Son üçtebiri ise müjde ve umut verici âyetlerden meydana gelir.

[21] Zümer 39/53.

[22] Çünkü Allah Teâlâ, günahları mutlak olarak zikretmiş, büyük ya da kü­çük uy irimi yapmamış, affı için herhangi bir şart da koşmamış, “dilediği­ne” gibi bir kayıt da getirmemiş; üstelik arkasından da “Çünkü O, çok bağışlayandır, merhametlidir” buyurarak mânâyı pekiştirmiştir.

[23] Hûd 11/114.

[24] Bir adam Hz. Peygambere (s.a.) gelerek : Tâ Rasûlallah! Bostanda bir kadın buldum ve ona herşey yaptım; öptüm, kucakladım, ancak onunla ilişkide bulunmadım. Ne uygun görürsen onunla hükmet!” dedi.   Hz. Peygamber (s.a.) birşey söylemedi ve adam kalkıp gitti. Hz. Ömer: “Eğer kendisi örtseydi, Allah onun durumunu örtmüştü” dedi. Hz. Peygamber (s.a.) arkasından gözüyle adamı takip etti ve: “Onu bana geri çevirin” buyurdu. Geri çevirdiler. Dönünce ona “Gündüzün iki ucunda ve gecenin gündüze yakın zamanlarında namaz kıl. Doğrusu iyilikler kötülükleri giderir'” âyetini okudu.   Hz. Ömer   “Yâ Rasûlallah! Bu sadece ona mı has, yoksa herkes için geçerli midir?” diye sordu. Hz. Peygamber {s.a.) de herkes için geçerli olduğunu söyledi, (bkz. İbn Kesir, 2/462]

[25] Alak 96/6.

[26] Ahzâb 33/58.

[27] NÛr 24/22.

[28] Zümer 39/53.

[29] Bakara 2/260.

[30] Âl-i İmrân 3/135.

[31] Nisa 4/110.

[32] Nisa 4/31.

[33] Nisa 4/40.

[34] Nisa 4/48.

[35] Nisa 4/64.

[36] Nisa 4/110.

[37] Übeyy b. Halef veya Ümeyye b. Halef veya el-Velîd b. el-Muğîre veya el-Âsî b. Vâil ya da dördü birden. Çünkü bunlar zengin idiler ve Hz. Pey-gamber’i (s.a.) çokça alaya alıyorlardı. Sûrede geien özellikler onları tam tutmaktadır.

[38] Alak96/6.

[39] Murad her ne kadar cins ise de âyet Ebû Cehil hakkında inmiştir. Bu âyetler sûrenin başındaki âyetlerden uzun bir süre sonra inmiştir.

[40] Ahzâb 33/58.

[41] Çünkü bu da, ifk hadisesi ya da Hz. Peygamber’in (s.a.) Safiyye bt. Hu-yey’le evliliği ile ilgili olarak fesat kazanını kaynatan münafıkların başı Abdullah b. Übey b. Selûl ve yandaşları hakkında inmiştir.

 

[42] Nûr 24/22.

[43] Zümer 39/53

[44] Zümer 39/53.

[45] Zümer 39/54.

[46] Bakara 2/260.

[47] Âl-i İmrân 3/135.

[48] Zümer 39/53.

[49] Nisa 4/110.

[50] Nisa 4/105.

[51] Nisa 4/107-109.

[52] Nisa 4/31.

[53] Nisa 4/40.

[54] Nisa 4/42.

[55] Nisa 4/37.

[56] Nisâ4/4Û.

[57] Nisa 4/64.

[58] Nisa 4/48.

[59] Mü’minûn 23/57-61.

[60] Bakara 2/218.

[61] İsrâ 17/57.

[62] Zümer 39/53.

[63] Ahzâb 33/58.

[64] Daha önce bu âyetin, ifk hadisesi ya da Hz. Peygamber’in (s.a.) Safiyye bt. Huyeyle evliliği ile ilgili olarak dedikodular çıkaran münafıkların ba­şı Abdullah b. Übey b. Selûl ve yandaşları hakkında inmiş olduğu belir­tilmişti. Öyle ya da böyle âyet kâfirlerden bir grup yani münafıklar için inmiştir. Şu anda konumuz ise, korku ya da umut tarafından sadece bi­rinin kendilerine galebe çaldığı mü’minier ve onların İrşad ve eğitilmele­ri idi. Bazı durumlarda ihmal yönü galebe çalan kimselerin irşad ve eği­timi konusunda meselâ “inananların gönüllerinin Allah’ı anması ve O’ndan inen gerçeğe içten bağlanma zamanı daha gelmedi mi?” (57/16) gibi bir âyeti verseydi o zaman daha açık olur ve kullandığı “azar” ifadesi de yerini bulurdu. Dünya ve âhirette lanete maruz kalan­ların ebedî helaklerinin “azar” diye nitelenmesi doğru olmaz.

[65]-Şâtıbi, el-Muvâfakât, İz Yayıncılık: 3/343-353

Yazar Hakkında: Muhammed Ali

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*