Din-Bilim Çatışması Fikri

Bu çatışma bazı Batılıların kendi ifadeleriyle belirttikleri gibi uydurma ve kasıtlı çatışmadır. Böyle din-bilim çatışmasının olmadığı ve olamayacağı aşağıda, yine Batılı, ehil bilim insanlarının fikirleriyle ortaya konacaktır. Okullarda müfredatta bu konuya da mutlaka yer verilmelidir.

Gençlere bilim zihniyeti verilirken Rönesans’ın aydınlanma hareketinin çocuğu olan filozoflar pozitivist felsefe din ile bilimin sahalarının ayrı olduğunu ileri sürdükten sonra dinlerin ortadan kalkacağını iddia ettiler. Sonra da bu akımın baş rahibi olan Auguste Comte “İnsanlık Dini” diye bir din kurdu ve onun da “ilmihâl”ini yazdı. Bu kitap 1953’te dilimize çevrilip M. E. Bakanlığınca yayımlandı. Bu anlayışa göre insan zihninde din ile bilim aynı anda bir arada bulunamaz. Din geldi mi, bilim kaçar, bilim geldi mi din yok olur.

Daha sonra pozitivizmin veledi olan siyantizm de daha ileri giderek müsbet bilimin din olduğunu, her türlü inancın yerine geçip dinlerin bütün sorunlarını halledeceğini iddia etti. Böylece Batı dünyasında ve bilhassa bizde bilime dayalı bir din düşmanlığı başladı ve aldı başını gitti. Bu hususta bizim söz söylememiz muteber değildir. Durumu müsbet bilimde mutluk itibarı ve söz sahibi olan birkaç Batılı bilgine soracağız:

Isaac Newton ne diyor?

Newton (1642-1727) 10 Aralık 1692’de R. Bentley’e yazdığı mektupta “Sistemimiz hakkındaki kitabımı yazdığımda, bir gözümü dâimâ ulühiyyete inanan insanların inançları ile uyuşacak ilkelerde tuttum. Yazdıklarımın bu gâye için faydalı olduğunu görmenin bana verdiği sevinci başka hiçbir şey veremez. ”(121)diyerek araştırmalarının tabiat üstü alem ile uyumlu ve Allah’a inananların inançlarına uygun olmasına dikkat ettiğini belirtiyor.

Max Planck ne diyor?

19. asrın son çeyreğinde fizik, kimya gibi müsbet bilimcilerin “Artık yapacak bir şey kalmadı, başka sahalara geçelim” diye arayış içine girdikleri sırada Max Planck (1860-1947) adında Alman bir fizik bilgini çıkıp 1901’de “kuantum” kuramını ortaya attı. Bu kuram ile sadece fiziğin değil diğer bilim dallarının da seyrini, düşüncesini değiştirdiği gibi Descartes’den beri çok itibar edilen mekanik dünya görüşü de itibarını kaybetti. İşte bu M. Planck bazı makale ve konferanslarını(122) Modern Fizikte Alem Tasavvuru adlı eserinde toplamıştır. M. Planck bu kitaptaki bir makalesinde pozitivist felsefeyi tenkit etmiş, “Din ve Bilim”(123) başlıklı bir diğer makalesinde ise ateizmin dine verdiği büyük ve tehlikeli zarardan bahsederek din ile bilimin insan zihninde hiçbir zaman çatışmadığını, bunların birbirlerini tamamladığını, iç içe olduğunu, bilimin insanın maddî ihtiyaçlarını, dinin ise insanın manevi ihtiyaçlarını karşıladığını, muhtelif bilim araştırmalarının tabiatı idare eden üstün bir Kâdir-i Mutlak (Tout-Puissance) Akıl düzeninin derinliğine nüfuz etmeye imkân verdiğini söylemiştir. Ona göre “Din için Allah her düşüncenin başlangıcıdır, bilim için o son noktadır. Din açısından Allah insanın evren görüşünün temelini teşkil eder, bilim açısından ise bir taç gibidir. Din ve bilim insan hayatında farklı etkiler yapar. Bilim âlemi tanımak ve bilmek için, din ise eylem ve hareket için zaruridir. Her ikisinin yolu birbirinden ayrılmaz ama muvazi (paralel) olarak yürürler, ama sonunda aynı hedefte karşılaşırlar: ”(124) Görülüyor ki ilim-din çatışması ancak münkir ve müşrik akıllıların kafasından fışkırmakta ve zihinlerimizi işgal etmektedir. Gerçekten Allah’a inanan bilim insanları daima “Deneme-üstü/metafizi ” âlemle birlikte çalışmaktadırlar.

H. Brown ne diyor?

“Bilim ve din çatışması, Batı medeniyet ve kültürünün bir problemidir. Bu zamana kadar bilim, dine karşı bir alternatif olarak doğup gelişti. Hristiyanlığı saçma bulan, bilim-kültürü almış insanlar; kendilerine yeni dinler icad ettiler. Bunlara örnek olarak, bilimsel materyalizmden örnek alınarak ortaya konan Marksizm ve hümanizm verilebilir. Bu yeni yalancı dinler, kâinatı yaratan bir Yaratıcı olmadığını söyleyerek sadece bu dünyadaki refah ile ilgilenirler. Hâlbuki, nasıl 12. asırda ilim ve din arasında bir birlik ve âhenk sağlanmışsa, bugün de aynı birliğin sağlanması gerekir. ”(125)

 

Zeno Bucher ne diyor?

Zeno Bucher Atomların İç Alemi adıyla Türkçeye çevrilen eserinde “Atomlarda teolojik bir karakter var mıdır?” sorusuna şu cevabı veriyor: “Atomların iç âleminde teolojinin hüküm sürdüğü hakkındaki delillerin en kanaat getiricisi olan bir kanuniyete işaret etmek lazımdır: Bu, atomların ektropik hâlleridir. ”(126)

Aynı fizik bilgini, şunları da ilave ediyor: “Hakikaten en son nesneye kadar nüfuz etmeye cesaret eden bir insan, tabiatın kozmik şekillenme mevcudiyetini tanımaktan kendini men edemez. Atomlar âleminde binbir defa kırılan ve akseden ilahî ışınlar bir körü bile görür hâle getirebilir. ”(127)

Görülüyor ki fizik, kimya gibi tabiat bilimlerinde derinliğine araştırma yapabilen fizik bilginleri, tabiat bilimlerinde derinlikli araştırrnalarm deneme-üstü (metafizik) âlem ile atbaşı gittiği neticesine ulaşmaktadırlar. Demek ki “din-bilim çatışması” fikri tabii aklını imanıyla nurlandıramamış yankafalı Batı uygarlığı mensuplarının bir uydurmasından ibaret olmaktadır.

Tanınmış İngiliz bilim adamı ve filozofu Antony Flew, seksen yaşına kadar ateist kalmış ve Tanrı’nın olmadığına dair kitaplar yazmış bir kimsedir. Sonunda Tanrı’yı keşfetmiş ve yanıldığını bütün dünyaya ilan etmişti. Haber bizim gazetelerde ve tv kanallarında da yer almıştı. Daha sonra bu konuda bir kitap yazan Anthony Flew’in bu kitabı Yanılmışım Tanrı Varmış” başlığıyla Türkçeye çevrildi. Bu kitap ilginç tartışmaları, görüşlerı ve delilleri ihtiva ediyor. Yazar Hıristiyan kültür dünyasının az çok etkisinde kalarak yetiştiği hâlde, mesela tabiat kanunlarının kaynağı nedir samsuna “Bunun için geçerli sayılabilecek tek açıklama İlahî Akıl’dır.”’(129) demektedir. Akılsız ve şuursuz evrenin kabiliyeti hakkında da şu soruyu sormaktadır: “Bu kadar akılsız bir evren nasıl olur da özgün amaçları, üreme kabiliyetleri ve “kodlanış kimyaları ” olan varlıklar yaratabiliyor?”’(130) Şu ifade de dikkat çekicidir: “Fakat maddenin güdümlü, kendisini çoğaltabilen varlıklar üretmesini emreden bir doğa kanunu yoktur. ”(131)

Fransız hücre bilimcisi ve 1965’te Nobel ödülü sahibi olan Jacques Monod (6.1976) Raslantı ve Zorunluluk adlı kitabında DNA ve RNA’ların yapısını ve çalışmasını ateist olduğu hâlde her defasında “mucizevî” olarak nitelemek zamnda kalıyor. Antony Flew de “DNA materyalinin yapmış olduğu şey, (hayatı) üretmek için gerekli düzenlemelerin neredeyse inanılmaz karmaşıklığıyla, bu kadar akıl almaz çeşitlilikteki ögelerin bir arada çalışmasını sağlamak için işin içinde mutlaka bir zekâ olması gerektiğini göstermiş olmasıdır”(132) derken, Paul Davies de “Fakat yaşam karmaşık kimyasal tepkimelerden ibaret değildir. Hücre bile kendi başına bir bilgi depolama, işleme ve kopyalama sistemidir. Öncelikle bu bilginin kaynağını ve bilgi işleme mekanizmasının nasıl var olduğunu açıklamamız gerekmektedir” demektedir. (133)

J acque Monod ile birlikte Nobel bilim ödülünü paylaşan hücre bilimcisi François Jacop ise Canlı Mantığı isimli hacimli kitabında, kendisi J. Monod’nun aksine inançlı bir Katolik olarak hücrenin içindeki RNA ve DNA’ların tesadüfen ve mucizevî bir şekilde orada olmadığını söylüyor ve bizim bilgisayarları programladığımız gibi onu da üstün, yaratıcı bir aklın programladığını bildiriyor.

 

Yine Fransız bilim insanı tabip ve akademi üyesi Maurice Bucaille Kitab-ı Mukaddes, Kur’an ve Ilim. İnsanın Kökeni Nedir? adlı eserlerinde Yaratıcı’yı, insanın yaratılışını ve onun üstünlüğünü temele almış, evrimi de bu zaviyeden değerlendirmiştir.

Görülüyor ki sebep olarak gösterilen maddeyi bile açıklamak için birtakım âmillere ihtiyaç vardır. Fizik ötesi âlem ve olaylar, maddeden değil, ancak fizik ötesi bir kaynaktan doğabilir. Hayat, şuur, akıl, benlik, kavramlar dünyası, insanın manevi alemi, eğitim, bilim, ahlak, din, sanat, hukuk, mantık, manevi değerler ve benzer alanların hiçbiri tabiatta yoktur. Madde kendi kendisine algılayıp kavramlar yaratamaz. Hayvanlar bir eğitim müessesesi, bir dil, bir medeniyet kuramamış ve kuramaz. Dolayısıyla Aristo’nun fikrine dönerek madde kendi başına bir şey yaratmaya ve aynı zamanda verilen formları doğru olarak almaya bile kabiliyetli değildir, demek daha isabetli olacaktır. Canlı, bilinçli düşünen, kendi kanunlarını kendisi yapabilen ve uygulayabilen varlıklar dünyasının menşei de canlı, şuurlu, akıllı, her şeyi bilen, her şeye gücü yeten bir kaynaktır.

Süleyman Hayri Bolay – Batı Aklına Karşı Türkiye,syf.301-306

Kaynaklar:

121 Nakleden Prof. Dr. Ferruh Müftüoğlu, Maârif Meseleleri, s. 97, Ötüken Yay., Ist., 2004.

122 L’image Du Monde Dans La Physique Moderne, Gen’eve, 1963, ed. Gonthier.

123 a.g.e.. s. 119-133.

124- a.g.e., s. 131, 132, 133.

125 Nakleden Ferruh Müftüoğlu, a.g.e., s. 97.

126 a.g.e., s. 181-182, İstanbul, 1953, tercüme: Avni Refik Bekman.

127 ac., 5. 167.

128 Yanılmışım Tanrı Varmış, çev. Hasan Kaya, Zeynep Ertan, Profil Y&Y-ı Eylül, 2008, İstanbul.

129 a.g.e., s. 115.

130 a.e.,s. 118.

131 a.e., s. 123.

132 a.g.e., s. 79.

133 a.e.. s. 123.

Yazar: Muhammed Ali

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*