Cumhuriyetin Dört Temel Unsuru

Cumhuriyetin Dört Temel UnsuruBurada Cumhuriyetin dört temel unsurunu hatırlayalım: Cumhuriyet millet iradesine, hukuk düzenine, bir vatan mefhu­muna ve tarihî hafızaya dayanan siyasi düzenin adıdır. Bu dört unsur, birbirini tamamladığı ve desteklediği ölçüde Cumhuriyet, millet-merkezli bir erdemli toplum hedefine yaklaşır. Bu un­surların doğru tanımlanması ve aralarındaki ilişkinin sağlam ve tutarlı bir zemine oturtulması, akıl ile gelenek, birey ile toplum, ahlak ile hukuk, değer ile özgürlük ve sistem ile aktör arasındaki dengenin kurulması açısından hayati öneme sahiptir. Bu dört unsura kısaca göz atalım.

Millet iradesi, siyasi meşruiyetin kaynağıdır ve demokratik temsil ve çoğulculuğun da esasını oluşturur. Devletin varoluş gayesi, milletin refahı, huzuru ve mutluluğudur. Millet, kelimenin en geniş manasıyla, Cumhuriyete vatandaşlık bağıyla bağlı olan bütün bireyleri ifade eder. Din, dil, ırk, köken, bölge, vs. ayrımı yapılmaksızın kendini Türkiye Cumhuriyeti’nin vatandaşı olarak gören her birey bu milletin bir parçasıdır. Devletin tüzel kişiliği ve kurumları bu millet için vardır. Milleti vareden de muayyen bir hafızası, ahlak anlayışı, dinî hayatı, kültür dünyası, maşerî vicda­nı olan bireylerdir. Bu manada millet insanlar yığını demek değildir. Tersine belli bir hukuk düzenini, ahlak anlayışını, medeniyet birikimini, irfanı ve kültürü paylaşan ve ortak değerler etrafında toplanıp kendine bir büyük çadır kurabilen insanlar topluluğunu yani “cemiyeti” ifade eder. Burada cemiyet hem birden fazla in­sanın oluşturduğu topluluk hem de bir araya gelme, “cem olma”, birlik olma halini ifade eder.

Cumhuriyetin ikinci unsuru hukuk düzenidir. Hukukun üs­tünlüğü ilkesini benimseyen Cumhuriyet, bütün vatandaşların kanunların önünde eşit olduğu esasına dayanır. Temel hak ve hürriyetlerin anayasal güvence altında olduğu bir siyasi-hukuki düzen, adalet, eşitlik, şeffaflık, hesap verebilirlik gibi evrensel hukuk kurallarıyla uyum içerisindedir. Hukuk düzeninin amacı özgürlükleri kısıtlamak değil, bireylerin belli bir düzen içerisinde temel hak ve hürriyetlerini icra edebilmeleridir. Hukukun amacı devleti değil, devlete ve diğer güç odaklarına karşı bireyin ve top­lumun haklarını korumaktır.

Vatan, cumhurun üzerinde yaşadığı toprak parçasını ifade eder. Lâkin bu toprak parçası herhangi bir coğrafi birim değildir. Her milletin vatanı özeldir zira o toprak parçasını vatan, vatanı da cumhurun “hayat bulduğu” (habitat) yer haline getiren, onun taşıdığı ve temsil ettiği müşterek tarih, hafıza ve değerlerdir. Bu manada vatan, bizim için Osmanlı’dan bu yana hep milli sınır­ların ötesinde bir anlama ve derinliğe sahip olmuştur. Bugün Türkiye Cumhuriyeti’nin siyasi sınırları bellidir. Fakat bu siyasi- coğrafi sınırların ötesine geçen geniş tarihî birikimi ve kültürel derinliği gözardı edemeyiz. Nitekim bugün Türk dış politikasının “ince güç” potansiyelini besleyen unsurların başında, geniş bir coğrafyaya yayılan ve farklı milletlerin paylaştığı bu tarihî birikim ve kültürel zenginlik gelmektedir.

Cumhuriyetin dördüncü unsuru olan tarih mefhumu, geç­mişte yaşanmış olaylar yığınını değil nesiller boyu yaşanan tec­rübelerin bir ortak hafızaya dönüşmüş halini ifade eder. Bu tarih tasavvurunda süreklilik esastır. Zira tıpkı varlık gibi zaman da atomize edilip keyfi bir şekilde parçalara bölünemez. Her farazi bölünmenin önünde ve arkasında bile bir süreklilik, bir “öncelik-sonralık” ilişkisi vardır. Osmanlı’dan Cumhuriyete geçerken yaşanan kopuş, Türkiye’de ancak belli bir süre hüküm sürebilmiş ve zamanla tarihin akışı tabii mecrasını bulmuştur, öte yandan tarihin, tıpkı mevcut hal ve gelecek gibi dinamik bir yapıya sa­hip olduğunu not etmek gerekir. Tarih kendini bize, biz ona nasıl yaklaşırsak öyle açar. Bugün ve gelecek tasavvurumuzun kav­ramsal şeması, siyasi öncelikleri ve ahlaki tercihleri, tarihin bizim için şekil almasını tayin eden unsurlardır. Bu yüzden büyük tarihi olayların farklı, çok boyutlu ve zorunlu olarak çelişkili okumaları vardır. Osmanlı, Cumhuriyet yahut Avrupa tarihine ilişkin farklı okumalarımız, bugüne ve yarına ilişkin kaygılarımızdan ve he­deflerimizden izler taşır.

Bu dört unsur yani millet, hukuk düzeni, vatan ve tarih mef­humu, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş felsefesinin temel yapı- taşlarını oluşturur. Bu dört unsurun birbirine yaklaştığı ve uyum içinde olduğu dönemlerde, Türkiye siyasi özgürlükler ve toplum­sal dinamikler açısından büyük açılımlar yapabilmiş; bu değer­lerin askıya alındığı ve yıprandığı dönemlerde ise Cumhuriyet olma vasfinı büyük oranda yitirmiştir. Cumhuriyet dönemi siyasi tarihi, bu kurucu değerlerin genişleyip derinleşmesiyle daralıp kaybolması arasındaki mücadelenin tarihi olarak da okunabilir. Aynı şekilde Türkiye’nin düşünce ufku, Batı’yla ve dünya siste­miyle olan ilişkisi ve kendini dünyada konumlandırma biçimi, bu temel değerlere yüklediği anlamlara göre kabz- u bast halleri içeri­sine girmiş ve med-cezirler yaşamasına neden olmuştur.

Bu değerler açısından baktığımızda ulusalcdığın temel sorunu, devletin bekası adına otoriter ve kapalı bir toplum düzenini siyasi bir proje olarak dayatmasıdır. Liberalizmin ana tarih, gelenek, kültür, din ve millet referanslarından bağımsız birey ve hukuk soyutlaması yapması ve bunu bir siyasi model olarak takdim etmesidir. Solun büyük sapması, îdris Küçükömer’ ifadesiyle, “düzenin yabancılaşmasını tarihî diyalektiğin bir olarak sunması ve ulus-devletçi, jakoben ve tepeden inmeci paradigmasını tarihî bir zorunluluk olarak meşrulaştırmaya çalışmasıdır. Türk milliyetçiliğinin temel çelişkisi vatan, millet ve tarih kav­ramlarının anlamını daraltması ve “küçük Türkiye milliyetçiliği» yapmasıdır. İslamcılığın başlıca sorunu, milli olanla îslami olan arasındaki ilişkiyi bir türlü net bir şekilde tanımlayamaması ve belki de bunun bir sonucu olarak Türkiye’nin tamamını kucak­lamak yerine kendine has bir “îslami alan” talebiyle yetinmesi ve son tahlilde hem İslam hem de Türkiye adına ölçek küçültmesidir.

Bu siyasi akımların Türkiye ve dünya görüşlerini daha detaylı bir şekilde ele almak şüphesiz mümkündür. Fakat asıl sormamız gereken soru, yeni bir inşa sürecine giren Türkiye’nin, geçmişte­ki olumlu-olumsuz bütün tecrübelerden istifade ederek nasıl bir toplumsal muhayyile geliştireceği ve erdemli toplum hedefine nasıl ulaşacağıdır.

Yukarıda buna ilişkin bazı ipuçlarına kısaca temas etmeye çalıştık. Her yeni gelecek ufku, geçmişle sağlam ve samimi bir şekilde yüzleşmeyi gerektirdiği için bir tarafta kendi geleneğimizle ilişkimizi yeniden kurmak, diğer tarafta Batı aydın­lanması ve Türk modernleşmesinin felsefi ve siyasi temelleriyle hesaplaşmak zorundayız. Tıpkı Cumhuriyetin bir açık sistem ve bitmemiş proje olması gibi, bu yüzleşme ve muhasebe de çok boyutludur ve süreklidir.

Bu, aynı zamanda bir toplumsal tezkiye sürecidir. Ancak ay­nada kendine dürüstçe bakabilen ve tarihiyle yüzleşebilen bir Türkiye kendisiyle barışabilir ve özgürleşme yolunda kararlı bir adım atabilir. Toplumsal tezkiye, birlikte arınmaktır. Darbelere, çetelere, faili meçhullere, vesayetçiliğe, ayrımcılığa, inkar politi­kalarına ve fiili, sistematik ve sembolik zulmün ve şiddetin her türüne karşı durabilen bir Türkiye, bir millet olarak arınabilir ve güçlü bir gelecek vizyonu inşa edebilir. Tarihle hesaplaşmak, kendimizle hesaplaşmaktır. Türkiye’nin birkaç asırdır devam eden ve dönem dönem kronik hale gelen “kendi olamama” hastalığı, kimliğiyle, kültürüyle, milletiyle, dinî, etnik ve mezhebi zenginliğiyle yeniden barışmasıyla aşılacaktır. Türkiye siyaset­ten düşünceye, tarih araştırmalarından sanata, dış politikadan iş dünyasına, sinemadan müziğe bu istikamette önemli adımlar atmaya başlamıştır. Ama daha yolun başında olduğumuzu unut­mayalım. Kendi hayallerimizi kurmak, kendi muhayyilemizi inşa etmek, ahlaklı ve özgür bireyler olmak ve erdemli bir toplum ola­rak yaşamak için daha yeni ayağa kalkmaya başladık. Yürüyece­ğimiz yolun bizi nasıl bir “seyrüsefere ve maceraya” götüreceğini hep birlikte göreceğiz.

 

İbrahim Kalın-Akıl ve Erdem

Yazar Hakkında: Muhammed Ali

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*