Çanakkale’yi niçin seçiyoruz?

 Çanakkale'yi niçin seçiyoruz?Otuzyedi sene evvelki hâtırayı bugün neden canlandırıyoruz? Aklide bir mâzinin yâdıdır diye mi? Türkün mazisinde anılmağa değer ne yüzlerce hâtıralar vardır! Bunların arasından Çanakkale’yi niçin seçiyoruz?

Çanakkale Türk’ün, en Allah’a yaklaştırıcı şehâdetle Ölmesini bildiği yerlerden biridir; Türk iradesinin ölümü yendiği zirvelerden biri olmuştur. Lâkin bundan ibaret değil. Çanakkale, Türk tarihinin, birçok tezleri içerisine alan muazzam bir dâvasının kazanıldığı mahkeme olmuştu, hâkimi, hâdiselerin sahibi olan İlâhî mahkeme. Biz bu tezleri tahlile çalışacağız.

Türk-lslâm kalesini yıkmak emeliyle, yedi asır üzerimize saldıran Haçlılar, hep Rumeli topraklarından geldiler. Orhan Bey ­den sonra ecdadımız, bu Haçlıları Rumeli’de durdurmak için, Bel­grat, Viyana kapılarında altı asır Türk kanı döktü. Nihayet Türklü­ğün demir kapısının Belgrat veya İşkodra da olmadığı anlaşıldı. I. Cihan Harbi, Türklüğün demir kilidinin Çanakkale olduğunu öğret­ti. Bundan sonra, millî vatanımızın bir ucunda Kars kalesi, şimal barbarlarının mezarı, öbür ucunda Çanakkale, garb barbarlığının boğulduğu yer olacaktı.

Malazgirt’ten Çanakkale’ye kadar Türk kızılelmaları, Bi­zans’tan sonra hep Rumeli’nin üzerinden uçuyor; Belgrat, Budin, Viyana, Roma, Ren şehirleri ve Paris burçlarına düşüyordu. Çanak­kale, imparatorluk dâvasına son verdiğimiz devirde, millî vatanımızın bir sınır burcu oldu. XX. asrın milliyet dâvasında alacağı yeri Anadolu çocuğunu gösteren işaret, Çanakkale’deki mehmetçiğin mezarıdır. Bu mezar, haritamızı çizen kalemin kefendeki al mürek­kebe batırıldığı başlangıç noktasıdır. Bu şehitlerle karşı karşıya uzanıp yatan Namık Kemâl, vatan yolunda ölmek için yetiştirdiği bu fedakar nesillerin ruhuna, gerçek vatanın neresi olduğunu, hudut taşlarını kemikleriyle sıralamak idealiyle beraber aşılamıştı. Malaz­girt Anadolu’nun bir ucu, Çanakkale öbür ucudur.

Çanakkalenin bir azameti daha var; acıklı, elemli bir azamet: Çanakkale, Mehmetçiğin yalnız başına savaştığı yerdir. Türk ordu­su, o zamana kadar hep hükümdarlarını ve padişahlarını başında bu­luyordu. Sefere meyus gitmiyordu. Yalnız olmadığından emindi. Al­parslan’ın veya Kanuni’nin arkasından, düğüne gider gibi muhare­beye koşuyordu. Harp, Türk için bir ziyafetti. Ölmek saadetti; yaşa­mak da şerefti: Her ikisi de gazilik; biri dünya, öbürü âhiret gazili­ği. Bir harpte şehitlik ideali, mest edici bir rüya, gazilik ise, gelecek bir harpte şehitliğin müjdecisi idi. Türk erleri, muharebeye girme­den önce, şehitlik müjdesi olan rüyalar görürlerdi. Bu millet, padi­şahlarını muharebe meydanında şehit vermiş olan bir millettir.

Çanakkale harbinde bu hal, büsbütün başkalaştı. Hepsi de Anadolu çocuklarından teşekkül eden Türk ordusunun başında, ar­tık hükümdarları yoktu. Başkumandan vekili, pâyitahttaentrikalariyle meşguldü. Ordunun yanına her gelişinde, gözü kapalı ölmeye memleket çocuklarının daha büyük kütlelerle sürülmelerini emre­diyordu. Lâkin Çanakkale’nin, herbiri bir kumandan mertebesinde savaşan kahramanları, bundan elem duymadılar, gerilemediler. Millet idealini mutlaka yaşatmaya azmetmiş insanlar gibi Ölmesini bildiler. Sanki herbirinin başında bir hükümdar, herbirinin yanında bir kumandan, herbirinin içinde bir millet vardı. Allah’la başbaşa kalan velîler, nasıl ki bütün varlıkla dolmuş olarak yaşarlarsa, meh-metçik de Çanakkale’de bütün milletin göğsiyle düşmanı karşıladı. Ordunun önünde sanki velîler sancak çektiler ve şehitleri Peygam­ber kucakladı.

 

Mehmetçik! Anadolu çocuğunun harpte aldığı ve Peygamber’inin adına redif olan bu büyük isim, bu harbin askerinin, ku­mandanının, hükümdarının ismidir, Malazgirt’te Alparslan, Haçlı­ları kıran Kılıçlarslan ve İngiliz Haçlıları önünde geçilmez sed olan Salâhaddin-i Eyyübl; Kosova’da Sultan Murat, Niğbolu’da Yıldırım Gazi; İstanbul kapılarında F’atih Sultan Mehmed, Çaldı­ran ’da Yavuz Selim, Pilevne’de Gazi Onman ne idiyse Çanakka­le’de mehmetçik odur. Tarihin büyük hükmü ve kalb sesinin müj­desi, Çanakkaledemehmetçiğin hükümdarlığını ilan etmiştir. O devrin sahipleri, artık millet mukaddenutının, tarihinin, vicdanının sahibi değildiler. Bu milletin manevî cephesini yıkma hareketine başlamışlardı. Hudutta mehmetçik ölürken, memleket içinde de onun vicdanına tecavüz başlıyordu. Mehmetçik, Batı barbarlariyle sınırlarda vuruşurken, pâyitahtla düşmanın mukaddesatına secde edenler vardı ve bu dâva istikbâli işaret ediyordu. Çanakkale’de ölen babaların ruhu, İstiklâl harbinde ölecek oğullarına mukaddes bir vasiyet bırakıyordu: “Büyük cihâdı milletin vicdanında yapma­yı unutma!”

Çanakkale’nin en büyük mânası, işte bu sonuncuda toplanı­yor. Zira Çanakkale, Alparslan’dan Mehmet Akif’e kadar, kimi kılıciyle, kimi feryâdiyle savaşan kahramanların ruhlarının birleştiği yerdir. Biz bu ruhun vârisleriyiz. Bu mirası muhafaza edebildik mi? Dâva bugün şiddet kazandı: Bu miras vardır veya yoktur dâvası. Benliğimizden ibaret olan bu mukaddes emaneti elimizden almak istiyenler millet huzurunda, millî vicdanın muhakemesiyle mah­kûm edilmişlerdir. Nasıl ki Alparslan’ı Allah’a kavuşturan bir Ma­lazgirt, Kılıçarslan’ınbinbirgazâsına ninniler söyleyen Orta Ana­dolu ovalan, Kızdırmaklar ve Ceyhan kıyılan, nasıl ki batı barbar­lığının karşısında İlâhî irade gibi yükselen Çanakkale ufukları im­ha edilemezse, yok edilemezse, bu gazâları yaratmış olan ve onlar­la hayat bulan milli mukaddesat da yok edilemez. Millî vicdan da imha edilemez. Bu vicdanın sahibi, hakkın sahibidir. Hak, yumruk­landıkça kuvvetlenir.

Çanakkale’de mertlikle muvaffak olamıyan düşman, sonra bedhahı taliinyardımiyle bu mukaddes vatana girdiği zaman, İstan­bul sokaklarında silâhsız halkı kırbaçladı; Şehzade karakolunda uyuyan masum askerlerimizi süngüledi; Yunan sürülerini hain Venizalos’un emrinde Anadolu’ya kışkırtıp sabanın arkasındaki alnı ter dolu köylüyü hançerletti, doğmayan çocukları anaların karnın­dan çıkarttı.

İçteki düşman başka türlü mü yaptı? Onun da, güneş altında gömmeye muvaffak olamadığı vicdanlarımıza karanlıklarda saldır­dığım bilmiyor muyuz? O da vicdanlarımızı her mecalsiz, her sa­hipsiz bulduğu anlarda ona çullanmasını bilmiştir. Senin ataların, Alparslan’lar, Yıldırım’lar, Gazi Osman’lar değildir, diyenler kim­dir? Tarihinin daha dün başladığını, şeklinin sana yakışmadığını, Haçlı çocuklarına benzemen lâzım geldiğini söyleyenler senin dostların mıdır? Orhan’ın kabrinden yükselen tekbir üzerinde hora tepenler senden değilseler, mabedini sana zindan yapanlar senden midirler? İnsanın, ruha zindan olan uzviyetini plâstik sanatın biri­cik modeli, sözde millî neşriyatın biricik sürücüsü yapanlar, Kosova’nın kahraman şehidi Murad’ın ölümüne vesile olan secde ile, Bağdat’ta Hallaç’ın kabri üstünde titreyen secdenin sahibi Nizâmülmülk’ün elbette çocukları değildi. Bunlar bu tarihin çocukları olsalardı, kalpleri bu ilhâm kaynakları sahnelere koşardı. Milleti­min musikîsine “pespâyemusikî” diyenler, İstanbul’un fethindeki tekbir seslerini Kostantin kadar bile duyamamış, kör ve yabancı gö­nüllerdir. Dost olan, sevgisi olan, toprağa düştü diye babasının kab­rini çiğnemez. Diz çöker, eğilir, gözyaşı döker ve el açar: Onunla birlikte ve onun yardımiyle Allah’a yükselmek için. Selâmet, ancak böyle bir yükselişte aranır. Ecdadı çökerten biz, ona hakaret eden de biz!

Biz demiyorum, hâşâ!, bizden görünenler. Düşmana bakın: Kendisini bizim yerimize koyuyor, bizi bertaraf ederek bizim kabu­ğumuza bürünüyor ve bizimle, bizim kabuğumuzun içinde mukad­desatımızı gömmeye yelteniyor. Ne müthiş tabiye!

Görüyorsunuz ki onun muvaffakiyeti; ancak bizim de kendi­mizi inkâr etmemizle kabildir. Kendimizi inkâr etmiyecegiz arka­daşlar, cihad varsa biz de varız. Bize içimizden saldıran bu son Haçlı lan da ezmesini bileceğiz.

Çanakkale’den kan ve ilhâm alan İstiklâl mücadelesi Erzu­rum’da hazırlanırken, merhum Süleyman Necati’nin ilkokulunda bir kız çocuğu, “Türk kızları da saçlarından kemend örmesini unut­mamışlardır” diye haykırmıştı. Kongrenin çocuklan, ancak bu imanla Ankara’ya koştular. Onlar pâyitahtta da Ali Şükrü’leri şehit verdiler. Lâkin imanlarını feda etmediler. Bu iman, bugün dimdik­tir; sizden cihad istiyor! Bu büyük milleti kurmuş olan tarih, bütün müesseselerinin, bütün yıkılan aşk ve iman mihraplarının yükseltil­mesi için, bizden kol, kalb ve kafa istemektedir. Bunlarda yapılacak bu cihad, irademiz ses verdiği anda başlamış demektir. Onun kendi dışında kumanda edicisi yoktur. Bize sinmede olduğunu hayranlık­la, vecd ile hissettiğimiz bu ilâhı iradenin emirleri, Malazgirt’ten Çanakkale’ye kadar dağlara, taşlara, dokuzyüz yıllık kaderimizin kitabına, vücudumuzdaki kan damarlarına, simâmıza ve sevgimize, ecdadın kemiklerine yazılmıştır. Türk çocuğu, senin mukaddes anıtların bu kemikleridir; elin kolun bu dağlar taşlar, vicdanın bu kitaptır. Onlarsız yürüyemezsin, onlarsız dileyemezsin.

Çanakkale, Türk çocuğuna cihâdın mektebi oldu. Ona kuman- dansız savaşmayı öğretti. Onda her asker bir kumandan gibi döğüştü: Hepsi iddiasız, hepsi fedaî, hepsi de isimsiz kumandanlar! Bu­gün medenî hayatta, ahlâk ve irfan sahasında açacağınız cihatta fü­tursuzca döğüşürken, hepiniz isimsiz, külfetsiz birer fedaî olmaya mecbursunuz. İçinizde, “ben yaptım, ben kazandım, ben kurtardım” diyecek olan varsa, biliniz ki varlığınızın asıl düşmanı odur.

Zira en büyük ve yenilmez düşman, bize en yakında olandır. Haçlılar, asır­lık hamlelerle muvaffak olamayınca, kendi saflariyle şekil değişti­rerek içimize girmişlerdi. Varoşlardaki muharebede de ümitsiz ka­lınca damarlarımıza girdiler; bizim zekâmızı, bizim düşüncemizi, bizim irademizi fethederek, bizi yeni kendi elimizle çürütmeye karar verdiler. Bu muharebe müthiştir. Bunda muvaffakiyetin biricik sim, kendimize gelmektir. Bu da birlik içinde kabildir. Birlik, hepi­mizden fedakârlıklar ister. İlk feda edeceğimiz şey, kendi nefsimiz, kendi zaaflarımızdır. Bu felâketten, benlik sefaletinden kurtulduğu­muz gün, bayrağa sarılan mukaddes kılıç, çekilmiş olacaktır. Bu kı­lıç, Alparslan’ın Malazgirt’teki hutbesinde, minberden harp sahne­sine doğrulttuğu, Kılıçarslan Gazi’nin hiçbir düşmana teslim olamıyan muazzez bedeniyle beraber Habur nehrinin derinliklerine dalan, Gazi Osman’ın düşman eliyle tutulamaz bir mukaddes varlık olan kılıcıdır.

Bu kılıçtaki yazıyı biz de okumasını biliyoruz. Çanakka­le’nin düşman toplarını çocuklarına ninni yapan nesil, bu cihadın sahibi olacaktır. Çanakkale’de parlayan ilhâm, Kars kapılarına ka­dar akisler yarattı. Biz bu ecdadın kılıcına and içtik: İnkılâp yapaca­ğız! Bu kılıcın hakkını korumak dâvası, bizden muazzam bir inkı­lâp istiyor. İnkılâp yapacağız! Bu kılıcın, arzın topraklarında oldu­ğu kadar insanların ruhunda çizdiği ideali neslimize ve gelecek ne­sillere öğreteceğiz. Bu kılıcın toprak ve kanla bulaştığı hâdiselerin, kendi tarihi, kendi geçmiş hayatı olduğunu anlatacağız. Bu milletin anladığı, sevdiği, yarattığı dilin kendi dili olduğunu söyleyeceğiz? Kendi öz benliğine hasret yaşamaktan onu kurtaracağız.

Kuvvet olmaktan korkmıyacağız. Ehveni değil, âlâyı seçmesi­ni, beşikteki çocuklara telkin edeceğiz. Ancak sizden, aşk ve feda­kârlık duygulariyle hareket bekliyoruz. Birlik içinde hareket istiyo­ruz. Sulh mağlûbiyettir! Hareketin mühleti ancak ölümdür.

Şu anda Malazgirt’teki gazilerin Allah adına and içtikleri min­berin önünde ve Allah’a yükselen ellerin üstünde, minberdeki yeşil perdenin, harp meydanlarından gelen rüzgârla kabardığını görür gi­biyim. İlmin, ahlâkın, milletin, dâvanın gazileri; gazânız mübarek olsun!

Komünizme karşı mücadele, sayı: 33, 11 Nisan 1952. Aynı dergi tarafından aynı yılda 3 sayfalık bir broşür olarak da yayımlandı.

Nurettin Topçu,Büyük Fetih

Yazar Hakkında: Muhammed Ali

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*