Bir milletin inşası -Bir ideoloji Olarak:Milliyetçilik -1

 

Milliyetçilik bir ideolojidir ve özellikle de modern bir ideolojidir.(1) Zaten ideolojinin kendisi modern bir oluşumdur. Bu itibarla onun özelliklerini ideolojilerin genel özelliklerinin dışında değerlendirmek uygun olmaz. O, herhangi bir ideolojinin sahip olduğu özellikleri kendisinde bulundurur ve bir ideoloji olarak diğer ideolojilerin yöneldiği genel hedeflere yönelir, onların sahip olduğu genel özelliklere sahip olur. Herhangi bir ideolojinin temel özellikleri ise şöyle sıralanabilir:

a)Toplum yaşamının; ekonomik, politik ve hukuki bütün yönlerini kapsar,

b)İnançlar ve amaçlar gibi normatif unsurların ihtiva ettiği gibi toplumsal ve kurumsal gerçekleri de ihtiva eder,

c)Toplumları benimsenen amaçlara ulaşmak için harekete geçmeye, belli davranışlarda bulunmaya yöneltir,bu davranışlara yol gösterir,

d)inançları amaçları, politikaları ve bunlarla ilgili kavramları basitleştirmeye ve nispeten daha önemlileri seçmeye yöneltir.(2)

Apter’e göre her ideolojinin iki temel fonksiyonu vardır. Bunlardan biri toplumsaldır, toplumu birleştirmeye ve bütünleştirmeye yöneliktir. Öteki ise bireyseldir; olgunlaşan ve çağdaşlaşan bireyin kişiliğinin düzenlenmesini sağlar. Bu iki işlev birlikte “otoriteye” meşruiyet kazandırır. İdeolojiye siyasal önem kazandıran onun “otorite”yle olan ilişkisidir.(3)

İdeolojinin fonksiyonları arasında bir ayrıma gidilecek olursa; bir ideolojinin en önemli görevinin mevcut durumu (statüsguo) meşrulaştırmak olduğu söylenebilir. Daha açık bir ifadeyle, mevcut siyasî, İktisadî ve hukukî sistem ile bu sistemin varlığını ve devamını sağlayan, bu sistem ve kurumların toplum tarafından benimsenmesini mümkün kılan güç, ideolojidir. Böyle bir fonksiyonu görebilmek için ideolojinin “tutarlı kurallara” sahip olması ve bunları mümkün olduğu ölçüde basit ve açık bir biçimde ifade etmesi gerekir. Bu bağlamda Webster’s Third International Dictionary nin ideoloji tanımı, ideolojinin fonksiyon üstlendiği alanı ve gayesini ifade etmesi açısından önemlidir: “İdeoloji, bir sosyo-politik program oluşturan öneriler, teoriler ve amaçlar bütünüdür”. Bir başka tanım da aynı noktaya dikkat çekerek, Webster’s Third International Dictionary’nin tanımını teyit eder: “İdeoloji, karmaşık sosyal yapıyı açıklama iddiasında olan ve hem gerçek hem de normatif olan inançlar ve kavramlar bütünüdür. İdeolojinin amacı, fertlerin ve toplumların karşılaştığı sosyo-politik tercihleri yönlendirmek ve basitleştirmektir”(4)

Şu bir gerçektir ki, ideolojinin toplumsal fonksiyonunu; sosyal yapı hakkında bireylere doğru bilgi vermek değil, bu yapıyı destekleyecek eylemlere yöneltmek oluşturur. İdeoloji, taraftarlarına neyin değerli neyin değersiz olduğunu; neyin korunup devam ettirilmesi veya neyin değiştirilmesi gerektiğini gösterir ve bu yoldan taraftarların davranışlarını şekillendirir. Bilmek ve anlamak ile ilgilenen felsefenin ve teorinin aksine, ideolojiler sosyal ve politik tavır ve davranışlarla ilgilidir. İdeolojiler, fertleri politik davranışa ve bu davranışın genel çerçevesini belirlemeye sevk eder. Şu halde ideoloji, kaçınılmaz biçimde sahte bilgidir.(5) Bu demek değildir ki, ideoloji de doğru bilgi öğeleri yoktur; elbette ki vardır. Ama önemli olan şudur, ideolojik bilgi, gerçek karşısında yetersiz bilgidir. Çelişkileri saklayarak, bireylerin deneyimleriyle sınırlı bir ilişkiler ağını genelleştirip temsil ettiği için sahtedir, hayal ürünüdür.

Toplumsal kuruluşu oluşturan ilişkilerin tümel birliği yerine, “doğru” olarak, bu kısmi ve sübjektif ilişkileri ve onlara ilişkin bilgiyi sunar ideoloji. Bu işleviyle, bir birleşme, dayanışma aracı, ortamıdır; ama, “imal edilmiş” bir dünyada (6)İdeoloji, ne denli bilimsel görünme çabasının ürünü olursa olsun, pek çoğu açık ve ispatlanabilir olmaktan uzak düşünceleri birbirine bağlayan önermeler demetidir. İdeolojide, doğru olduğu ileri sürülen şey, denetimden geçirilmez. İdeologlar, olgular dizisinden kendi iddialarını destekleyenleri sübjektif bir yaklaşımla seçer ve öne sürerler. Bu bağlamda ideologların amacı; var olduklarına inandıkları ve başkalarını inandırmak istedikleri şeylerin gerçek ve doğru olduğunu saygın (bilimsel) yöntemlerle kanıtlamak değil, bunu başkalarına benimsetmektir. İdeologlar, haklılıklarını ispatlamak isterler. Delillerin kendi ileri sürdükleri gerçeklikte olduğunu savunurlar. Onları yalanlayabilecek her şeyi, her yolu inkâr ederler.

 Özetle; Belp’in belirttiği gibi, ideoloji, bir siyasal topluluğun soyut değerlerini kapsayan, somutlaştıran, yorumlayan bir söylem/belirtim sistemidir. Aşkın bir ahlâk anlayışına (örneğin tarihe) dayanarak, içerdiği değerlere ve inançlara haklılık kazandırmak ister. Ayrıca, haklılık kazandırmaya çalıştığı inançları gerçekleştirmek için, insanları eyleme katılmaya çağırır.(7) İdeolojinin bu özelliklerini ise Türkiye’nin batılılaşma ideolojisi olarak Kemalizm dahilinde ve yoğun olarak da Kemalizm’in Türk tarihi ve dili ile ilgili görüşlerinde görmek mümkün olmaktadır.

 

CHF Tüzük ve Programlarında Milliyetçilik

“Milliyetçilik”, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nde batılılaşma sürecinin gereği olarak kültür politikalarının hiç değişmeyen önemli bir unsuru olmuştur. Milliyetçiliğin kültür politikalarındaki belirleyiciliği Cumhuriyetken önce başlamış ve Cumhuriyet’le birlikte devam edip, bugüne kadar gelmiştir. Ancak bu süreç tekdüze değildir. Değişik aşamalardan geçmiş, farklı boyutlarda anlamlar kazanmıştır. Bunun açık delili Cumhuriyet Halk Partisi’nin 1923,1927,1931 ve 1935 tarihli tüzük ve programlarıdır.

Bu tüzük ve programlarda “millet” ve “milliyetçilik” terimlerinin tedrici bir değişime uğradığı görülür. Örneğin; 9 Eylül 1923’de kabul edilen ve aynı zamanda partinin programını da oluşturan “Halk Fır-kası Nizâmnâmesi”nin “Umumî Esasları”nda konuyla ilgili 3. madde şöyledir

‘’Halk Fırkasına her Türk ve dışarıdan gelip Türk tâbiyet ve harsını kabul eden her fert dahil olabilir.”

CHFnın 1923 tarihli bu “Nizanamensine göre ”Türk kültürünü” benimsemek, parti üyeliği için kaçınılmaz bir gerekliliktir. Bu, o dönemde Türkçülüğün kültürel öneminin, vatandaşlık teriminden önde geldiğinin önemli bir işaretidir. Zira, milliyetçiliğin tanımına esas olacak tarzda sadece kültür ele alınmış ve daha başka boyutlara geçilmemiştir. Cumhuriyet Halk Partisi’nin 15 Ekim 1927 günlü ikinci kurultayında ise daha ayırt edici anahtar terimlerin “Milliyetçilik’ ve “Milli Dayanışma” çerçevesinde tüzüğe girdiği görülür. Tüzüğün bazı maddeleri şöyledir:

Madde 1- Cumhuriyet Halk Fırkası… Cumhuriyetçi, Halkçı, Milliyetçi siyasî bir cemiyettir…

Madde 3- Fırka, itikadat ve vicdaniyatı siyasetten ve siyasetin mütenevvi ihlâtatından kurtararak milletin, siyasî, İçtimaî, İktisadî bilcümle kavanin teşkilat ve ihtiyacatını müsbet ve tecrübevî ilim ve fenlerin muasır medeniyyete bahş ve temin esas ve eşkâle tevfikan tahakkuk ettirmeği, yani devlet ve millet işlerinde din ve dünyayı tamamen birbirinden ayırmayı en mühim esaslardan addeyler…

Madde 4:Millî hâkimiyet ve idarenin taalluk ettiği bütün şuabât-ı faaliyette halk tarafından ve halk için faidesini hâkim kılmağı gaye edinmiştir. Kanun nazarında mutlak bir müsavatı kabul eden ve hiçbir ailenin ve hiçbir sınıfın, hiçbir cemaatin, hiçbir ferdin imtiyazlarını tanımayan fertleri halktan ve halkçı olarak kabul eyler”

Madde 5- Fırka; vatandaşlar arasında en kavi rabıtanın dil birliği, his birliği, fikir birliği olduğuna kani olarak Türk dilini ve Türk kültürünü bihakkın tamim ve inkişaf ettirmeği ve bütün şuabat-ı faaliyette bu esası mekii itibar ve meriyette bulundurmayı ve vazedilecek kanunların velâyet-i ammesini ve her ferde seyyanen tatbikini umde-i esasiye olarak takrir eder”.(8)

Görüldüğü gibi, 1927 Kurultayı’nda CHF’sının en önemli görevlerinde birisi; Türk dili ve kültürünü ilerletmek olarak ele alınmaktadır. “İlmi olmak” ise yine aynı belgede gerçek bir parti üyesinin özelliği ve hedefi olarak göze çarpmaktadır. Burada bu fikir birliği ve “ilmi olmak zorunlulukları bir dünya görüşünü sergilemekte, laiklik konusunda bir milli bütünleşme öngörülmektedir. Tarih çalışmalarında da görüleceği üzere Türk düşünce hayatında, “ilmi olmak,” demokratik ve eleştirel bir fikir ortamının inşası amacını değil, sadece dinin politika üzerindeki egemenliğinden kurtulmaya çalışan bir tutum olarak anlaşılmıştır. Parti “pozitif deneysel bilimler”e olan inancını din ile siyasal yaşamı birbirinden ayırt edecek bir etken olarak pekiştirmek istemiştir. 1931 programı ise bunu daha net bir şekilde gözler önüne serer.(9)

1931 programında “millet”, “dil, kültür ve mefküre birliği ile birbirine bağlı vatandaşların teşkil ettiği bir siyasî ve içtimai heyet olarak ele alınmaktadır.(10) Bu yeni boyutuyla milliyetçilik, o yıllarda yeni oluşmaya başlayan Kemalist ideoloji içinde laiklik ilkesinin bir sonucu olarak, dinsel özelliklerinden arındırılmış bir boyuta sahiptir: “Fırka, devlet idaresinde bütün kanunların nizamların ve usûllerin, ilimlerin ve fenlerin muasır medeniyete temin ettiği esas ve şekillere ve dünya ihtiyaçlarına göre yapılmasını ve tatbik edilmesini prensip kabul etmiştir. Din telakkisi vicdanı olduğundan fırka din fikirlerini devlet ve dünya işlerinden ve siyasetten ayn tutmağı milletimizin muassır terakkide başlıca muvaffakiyet amili görür.”

Ayrıca “Türk İçtimaî heyetinin hususî seciyelerini ve başlı başına müstakil hüviyetini mahfuz tutmayı esas sayar” denilmiştir? Ancak bu “hususî seciyeler”den neyin kastedildiği açıkça belirtilmez. Programda ayrıca dikkati çeken nokta; dil, kültür ve ülkü birliği terimleriyle tanımlanan “millerin, özellikle kültür terimi içinde düşünülebilecek olan din unsurunun -parti programlarında değil, fakat başka vesilelerle yapılan açıklamalarda» açıkça dışlanmış olmasıdır. Örneğin “Medeni Bilgilerde, Mustafa Kemal’in verdiği “millet” tanımının içeriği şöyledir: “Türk milletinin teessüsünde müessir olduğu görülen tabiî ve tarihî vâkıalar şunlardır:

a)Siyasî varlıkta birlik,

b)Dil birliği,

c)Irk ve menşe birliği,

d)Tarihi karabet,

e)Ahlâkî karabet(11)

Bu tanımda da dikkati çektiği üzere, Mustafa Kemal, laiklik ilkesi gereği ahlâk ile dini birbirinden ayırır ve ahlâkı dini kaynak ve etkilerinden ayrı olarak ele alır. Bundan da, Kemalist ideolojinin, milliyetçiliği, İslâm dininden ayrı ve yeni bir değerler sistemi olarak ortaya koyma amacında olduğu anlaşılmaktadır. Bir başka deyişle; Kemalizm, Türk toplumunda yaşayan insanların kendi kimliklerini tanımlayış biçimlerini değiştirmek amacıyla, onlara yeni bir alternatif kimlik sunmayı istemektedir? Dinsel içeriğinden arındırılmış , bir millet terimiyle topluma yeni bir kimlik sunmak; ahlâkı da dinden farklılaştırarak yeni davranış kalıpları belirlemek ve nihayet bu ikisini de içeren yeni bir “hakikat düzeni”ni, siyasal, İktisadî ve sosyal alanlarda “müsbet ve tecrübevî ilim” esasını hakim kılmak olarak beliren Kemalist laiklik, tüm bu yeniliklerin pekiştirilmesi açısından harf devrimine de yönelir. Latin harflerinin kabul edilmesindeki gerekçeler arasında ifade edilmemiş olmakla birlikte, harf devriminin, Sayar’ın da belirttiği gibi, Kemalizm’in Türk toplumuna kazandırmak istediği yeni kimliğin yerleşmesi açısından ”unutkan bir toplum”“(12) yaratmak anlamında kolaylaştırıcı bir öge olarak düşünüldüğünü söylemek gerekmektedir.

Kemalist ideolojinin, milliyetçiliği yeni ve en önemli toplumsal kimlik olarak takdiminde, milli devletin bağımsızlığını ve bütünlüğünü koruma düşüncesinin de dayanak olarak kullanıldığı görülür Her yandan- doğal olarak- içeriden ve dışarıdan gelebilecek şiddet ve zora dayalı eylemlere yönelik olunurken, diğer yandan da fikir hareketlerine yönelinir. Bir açıdan ‘Türk İçtimaî heyetinin hususî seciyelerinin korunmau’ düşüncesinin bir uzantısı olarak görülebilecek olan bu yöneliş bakımından Recep Peker’in sözleri dikkat çekicidir: “Coğrafya bakımından Türkiye dünya içinde öyle bir vaziyettedir ki şimdiden, cenuptan, doğudan, Batıdan her taraftan, her çeşit rüzgârlar bizim üzerimizden geçer. Yurdumuz için coğrafî bakımdan bu her cereyana maruz kalış hali, fikir, politika propagandaları bakımından da aynıdır. Anarşist, marksist, faşist, hilafetçilik ve beynelmilelcilik propagandaları ve buna benzer propagandalar hep üstümüzden geçer. Bütün bunlar karşısında Türkiye ancak sıkı bir ulusçuluk imanına sarılmış olmaktadır ki biri ötekini besleyen cereyanlara karşı kendini koruyabilsin. Bu cereyanlar karşısında Türkiye halkını korumak için şimdiye kadar Partinin ana vasıflarından biri olarak sayılan ulusçuluk kilidi ile Türkiye’nin kapısını sımsıkı kapamak için bu vasıf da devlete mal olacaktır”.(13)

 

Kemalizm ve Milli Tarih

30’lu yıllar Türkiye’de devrim ideolojine ilişkin tartışmalarının en yoğun olduğu dönemi teşkil eder.(14) Demokrasinin güdümlü biçiminin dahi terk edildiği bu dönemde. Batı da revaçta olan totaliter rejimlerin geçerli olduğu ülkelere yönelinir, oralarda bulunan kuruluşların yasaları ve yönetmelikleri incelenir, bunların Türkiye’de nasıl uygulanabileceği düşünülüp tartışılır ve bunları takiben de ulaşılan sonuçlar uygulamaya geçirilir. (15)Milliyetçi niteliğiyle oluşma aşamasına giren Kemalist ideolojinin temellerini inşa sürecinde “milli tarih” ve ”dil” ise ilk sırada yer alır. Cumhuriyet Türkiye’sinin resmi ideolojisi olan Kemalizm’in önemli bir unsuru olarak “tarih” ve “dil” 1930‘lu yılların Türkiye’sinde üzerinde en yoğun olarak durulan konular olur. Mustafa Kemal’in bizzat kendisi, gündemi oluşturan ve sürdüren kilit şahsiyettir. Giritlinin tespitiyle ‘’Mustafa Kemal Atatürk, hem ihtilâl-inkılabın lideridir, hem de bu ihtilâl-inkılâp ideolojisinin kademe kademe gerçekleştiricisidir. Yani hem ”Yaratan !” hem de “Yürüten” durumundadır. Bu nedenle “Türk Alfabesi ve Türk Dili” ile “Türk Tarihi” konuları Mustafa Kemal’i, 1928den başlayarak, ölüm yatağına kadar gece gündüz meşgul eder“.(16)

Tarih ve dil konusu, niçin 1930’da gündeme gelir de, başka bir tarih te değil? Şevket Süreyya’nın Afet lnan’dan naklettiği bilgi esas alınacak olursa, 1930 yılıyla birlikte girilen ideolojik sürecin başlangıcı büyük oranda bir tesadüfe, daha doğru ifadeyle ani bir karara dayanır. 1930 yılı içerisinde, bir gün, Afet İnan, Mustafa Kemal’e Türkleri ikinci tür (Secondaire) insan kabul eden Fransızca bir coğrafya kitabı gösterir. Okudukları karşısında şaşıran Mustafa Kemal “Hayır, olmaz, bunun üzerinde meşgul olalım, sen çalış”(17) diyerek tepki verdiği gibi, yeni bir süreci de başlatmış olur. Sonuçta “işe el koyuşu kendisini, bizzat kendisinin de önceden tahmin edemeyeceği kadar şumüllü görüş sentezlerine götür (ür)… O günlerden sonra Tarih ve Dil konuları, onu, gece ve gündüz yorulmadan meşgul eden faaliyet alanları olarak geniş(ler)”.(18)

Çalışmaların ilk açıklaması ise 23 Nisan 1930 günü Türk Ocağı altıncı genel kurul toplantısında ifade olunur. Ankara Musikî Muallim Mektebi tarih öğretmeni olan 24 yaşındaki Afet İnan, Mustafa Kemal’in düşündüklerini uzun bir konuşmayla dile getirir. Konuşmanın eksenini Türk tarihinin çok eskilere dayandığı ve bu eski dönemlere ait belgelerin bulunduğu tezi oluşturur. Ve, 28 Nisan günü Türk Tarihi araştırmaları için bir heyet teşkiline karar verilir. Böylelikle “Türk Tarih Kurumu”nun temelini oluşturacak olan “Türk Tarih Tetkik Heyeti” kurulur. Heyet 16 kişiden oluşur; Kabataş Lisesi tarih öğretmeni Mükrimin Halil (Yınanç) dışında diğer bütün üyeler milletvekili veya siyasî kimliği ile tanınan kişilerdir. Heyet, aynı yılın sonlarına doğru “Türk Tarihinin Ana Hatları” isimli bir kitapla çalışmalarım somutlaştırır. 1930 yılı “tarih”in “devletleştirildiği”bir yıl(19) olarak tarihteki yerini alır.

Kemalist tarih tezi, Kemalist ideolojinin en önemli bütünleyici parçalarından birisidir ve kültür devrimi niteliği taşır. Milliyetçiliğin yanı sıra, pozitivizm ve laiklik bu ideolojik formülün felsefî temellerini oluşturur. İlk oluşum işaretleri Milli Mücadele yıllarına kadar gerilere gider. Cumhuriyet ilan edilmeden hemen önce Ankara’da yayınlanan ve Matbuat Müdiriye-yi Umumiyesi tarafından hazırlanan “Pontus Meselesi” isimli kitap bu konuda öncülüğe sahip olur. Kitabın “Mukaddime”sinde bazı yabancı bilginlere dayanılarak “Irak’ta Sümerler” ile “Filistin ve Anadolu’da Hititler’in” Türk kökenden geldikleri iddia edilir. (20)Mete Tunçay’a göre esasında bu görüşün XIX. yüzyıla uzanan kökleri vardır. Fakat “çiçeklenmesi” Ziya Gökalp’le gerçekleşir.(21) Ancak, ulusal tarih tezinin sistemli olarak ifade olunması için biraz daha beklemek gerekecektir. Kemalist Tarih Tezi’nin öncüsü olan Türkiye toplumunun ulusal tarihiyle ilgili görüşlerin sistemli formülasyonu İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi profesörlerinden Yusuf Ziya (özer) tarafından hazırlanır Yusuf Ziya, Türk tarih formülasyonunu, Türk ırkının Türklerin yaşamış olduğu belirlenen her yerdeki halkların özünü teşkil ettiğine inanmanın bilimsel olmadığını savunan Fuat Köprülü’ye rağmen ısrarla öne sürer ve hararetle savunur. Akademik çevrelerden gelen bütün itirazlara rağmen de bu görüş kolayca tutulur ve yaygınlık kazanır. Çünkü o yıllar milliyetçi ideolojinin, Alman ve Italyan örneklerinden de hareketle gündemi doldurduğu ve etkili olduğu yıllardır.

Resmi Türk Tarihi tezinin eksenini, bilhassa Yakın Doğu ve Anadolu’daki eski medeniyetleri inşa edenlerin Türk olduğu görüşü oluşturur. Bu görüşün Mustafa Kemal’in ifadelerine dönüşen biçimi, konuyu özetlemesi açısından yeterlidir. Mustafa Kemal, 2 Temmuz 1932 günü Tarih Derneği’nde yaptığı konuşmada, Resmi Tarih tezinin eksenini teşkil eden “Türk Tarihi” ile ilgili görüşünü şöyle açıklar: Türk Milleti, eski ve şerefli bir millettir. Zâten, Orta Asya’nın Altay Yaylası’nda yetiştiği için, daha başlangıçta, kartalların üstün niteliklerini kazanmıştır. Çok uzakları görür, hızlı uçuşu vardır ve bu nitelikleri kendinde barındıracak kadar güçlü bir ruhun sahibidir. Maddî ve manevî hiçbir sınırın sıkıcılığına dayanamayan bir yaratılışta olduğundan Yüksek Anayurdumun, dünyadan uzak kalmış durumuna karşı ayaklandılar. Ve işte o zaman, ilk Türkler başlarını alarak doğuya ve batıya yayıldılar… Bizi en çok ilgilendiren husus ve grup; tam batı doğrultusunda Yakın Doğuya gelerek Sümer ve Hitit uygarlıkları ile Anadolu’nun tarihten öncesine ait öteki uygarlıkları kurmalarıdır ve bunları kuranlardır”.(22)

Böylesi bir görüş, sadece entelektüel veya ideolojik arzu ve gayretlerin ürünü olarak mı oluşmuştu, yoksa başka nedenler özellikle de pratikte anlam ifade eden nedenlerin varlığı mı söz konusuydu? Bu konuda Goloğlu’nun kanaati şudur: “Genç bir Türk Devleti ortaya çıkmıştı. Bu yeni ve genç devletin, yıkıntı halindeki Osmanlı İmparatorluğuma dayanması mümkün değildi. Fakat köksüz ve dayanaksız gelişip güçlenmek de kolay olmazdı. Yeni Türkçülük, Türk Milliyetçiliği akımını güçlü temellere dayatmak ve o temellerden yukarı doğru yükselmek zorunluluğu vardı. İşte, Mustafa Kemal Paşa’nın tarih çalışmaları bu ihtiyaçtan doğuyordu”.(23)

Şevket Süreyya’ya ise, Mustafa Kemal ve neslinin, geleneksel tarihin iki yanlış özelliğini kabul ederek yetiştiklerini belirterek, Resmi Tarih Tezinin bu “yanlışlıkları” düzeltmek için oluşturulduğunu ifade eder. Şevket Süreyya’ya göre geleneksel tarihin iki temel yanlışı şunlardı:

1- Türk Tarihi yoktu ve Türk tarihi ancak Osmanlı Tarihinden ibaretti.

2- Tarihte bir Türk medeniyeti yoktu.(24)

Resmi Tarih Tezini oluşturma gayesiyle ilgili olarak günümüz araştırmacılarının kanaati biraz daha farklı merkezde yer almaktadır. Bunlardan lzgi’ye göre, yeni kurulan devlete sağlam temeller lazımdı ve Mustafa Kemal bir tarih “yaratmıştır”(25): ‘’Atatürk milletine yeni bir benlik yeni bir ruh vermek, Avrupa’nın Türkler üzerindeki kötü imajlarını silmek için “tarih ilminne başvurmasının yanı sıra, yaptığı inkılapların da en iyi şekilde benimsenmesi, inkılapların yerine oturtulması için de tarihe önem vermiştir”(26). Şerif Mardin’in tespiti yaklaşık olarak aynı merkezde olmasına rağmen, daha bir başka açıdan bakışın etkilerini de taşır: “Laiklik ilkesini ortaya çıkaran Kemalistler, dinin insanları bir amaç etrafında toplayıcı işlevini bildiklerinden, İslamcılık ideolojisinin yerine bir milliyetçilik ideolojisinin de getirilmesi gerektiğini biliyorlardı ve bu konuda büyük çabalar sarf etmişlerdi”.(27)

Şevket Süreyya’nın görüşü tartışmaya açık olmakla birlikte, önemli olan tarafı şudur; bazı öncülerden esinlenerek Mustafa Kemal’in kafasında oluşup gelişecek olan Resmi Tarih Tezi, Osmanlı döneminden devralman her iki görüşü de reddetme esası üzerinde şekillenip gelişir. Bu nedenledir ki, özellikle Osmanlı tarihine karşı temelde aynı zihniyetin gereği olan iki ayrı tavır takınılır;

1-Osmanlı tarihini Türk Tarihi’-nin parçası saymamak, bu nedenle de kolaylıkla ve ısrarla aşağılamak.

2- Osmanlı dönemini yaşanmamış kabul edip tarihin bu uzun devresini ve hatta tüm İslam! devri atlamak. Bu tavırlardan birincisiyle ilgili olarak Mustafa Kemal’in 2 Temmuz 1932 günü Tarih Derneği’nde yaptığı konuşmanın bir kesiti önemli bir örnektir: “Biz Türkler her çağda Doğu Kılıcı’nın keskin ağzı idik. Fakat sonraları bir çok levanten [Yakın Doğu’da uzun zaman kalıp yerleşmiş ya da evlenerek soyu karışmış Avrupalılar, üstün durumdaki biz Türklerin arasına karıştı ve Osmanlı İmparatorluğu denilen uluslar karışımı ortaya çıktı”.(28)

Söz konusu tutumlardan İkincisiyle ilgili olarak, dönemin Tarih kitapları ve Tarih kongrelerindeki yaklaşımlar örnek olarak zikredilebilir.

Sonuçta batılılaşmanın gereği olarak oluşturulan “ulus”a bir tarih gerekir ve bu tarih Orta Asya’nın yaylalarında bulunur. Ancak, İslami dönem görülmez, görülmek istenmez ve daha da önemlisi büyük oranda reddedilir veya aşağılanır.(29) Böyle olması ise mensubu olunan ideolojik atmosfer açısından zorunludur; çünkü, İslam’ı gündeme getirmek inşa, olunmaya çalışılan ulusun temel dinamiklerine aykırıdır. Islami donem esas alınırsa arzulanan ulusun inşası mümkün olamazdı. Hu nedenle de Orta Asya’nın göçebeleri insanlığın atası ve insanlığın tanıdığı büyük medeniyetlerin (İslam hariç; İslam’ın ismi zikredilmekten hep kaçınılacaktır) kurucusu ve sahibi olarak takdim edilecek, Orta Asya’dan doğan insanlığın dünyaya dağılışını gösteren haritalar daha yakın zamanlara kadar okullarda boy göstermeye devam edecektir. Köhler, Resmi Tarih Tezi’nin oluşum aşamasında sahip olunun zihniyeti ve bu zihniyetin gereği olarak açığa çıkan bu yaklaşımı şöyle özetler: “Gazi kendi önderliği altında Türklere yeni bir dünyayı görüş tarzı aşılamak için bir tarih kitabı yazdırdı. Bu cihetler bir Türkomanie’ye yol açacak kadar hududu aştı. Tarihin her hadisesi Türklerin gururunu okşayacak bir şekilde tefsir edilmeğe başlandı”.(30)

 

Resmi Tarihin” Tarihçileri: Siyasetçiler

Mustafa Kemal, Tarih’e belirttiğimiz nedenlerden dolayı çok önem verir ve “Tarih”in nasıl olması gerektiğini açıklar. Ona göre tarihçilik ciddi iştir. “Tarih yazmak, tarih yapmak kadar mühimdir”(31) diyerek Tarih’in önemiyle ilgili düşüncesini bütün tartışmalardan uzak şekilde ifade eder. O halde tarih nasıl olmalıdır?: “Herhangi bir tarihi elinize aldığınız zaman onun gerçeğe uygun olup olmadığına güven duymak için dayandığı kaynak ve belgeler araştırılır. Bizim şimdiye kadar doğru bir milli tarihe malik olamayışımızın sebebi tarihimizin, hakiki okuyucuların belgelere dayanmaktan ziyade ya bir takım meddahların veya bir takım kendini beğenmişlerin hakikat ve mantıktan uzak sözlerinden başka kaynak bulamamak bedbahtlığıdır”. (32)Gerçi “milli tarih” tanımı Tarih’in “doğru” oluşuyla ne oranda bağdaşır, bu ayrı bir tartışma konusudur. Ancak bu ifadelerin, genel anlamda düşünülen Tarih’in niteliğiyle ilgili olumlu mesajlar verdiği de kuşkusuzdur. 1931 yılında Türk Tarih Kurumu Başkanı Tevfik Bıyıklıoğlu’na verilen talimat da düşünülenin bilimselliği konusundaki kararlılığın tezahürü niteliğindedir: “Tarih yazmak için tutulan yolun mantıki ve bilhassa ilmî olması şarttır”(33)

Fakat, teorik düzlemde önemli olan bu ilkeler, daha başından itibaren uygulamada gerçeklik kazanmaz. Zira her şeyden önce, oluşturulan tarih tezi, aksi düşünülmeyen bir dogma niteliğinde olur. Bu, Birinci Tarih Kongresindeki tartışmalardan da açıkça anlaşılır. Esasında bu durumun ilk günden itibaren (arkında olunduğu da anlaşılmaktadır. Çünkü arzulanan “mantıki ve timi tarih” için ilim adamları olan gerçek tarihçiler değil, siyasetçiler görevlendirilir veya onlar bu işi üstlenirler. 28 Nisan 1930’da teşkil eden heyet bunun ilk somut gereği olarak anlam kazanır.(34)

Bir veya birkaç kişinin düşüncesinde tohumlanıp gelişen bir düşünceyi tarih gerçeğine dönüştürmek, tarih biliminin esaslarına sıkı sıkıya bağlı tarihçinin yapabileceği bir iş değildi. Dolayısıyla “Resmi Türk Tarihi” için “Tarih”i bilimsel bir disiplin olarak kabul etmiş kişilerden yararlanarak açıklayıp savunmak, kabul etmek gerekir ki zor ve hatta imkânsızdı. Bu durumda resmi ideolojinin öngördüğü zihniyete sahip yeni tarihçilere ihtiyaç doğar ve bunlar da zorlanılmadan bulunur; siyasetçi tarihçiler“Bu dönemin ideolojisinin bir yönü de siyasal tarihçiler yetiştirmiş olması, görevlendirme yoluyla bazı siyaset adamlarını tarihçi yapmasıydı… Tarihin yazılması bir siyasal görev olarak görüldüğünden ulusçu liderler ve aktif siyaset adamları bir çeşit tarihçiler grubu olarak ele alınabilmiştir. Başka bir yönden baktığımızda ulusçu hareketi başlatan aydınlar tarih yazımı misyonunu da üstlenmek durumunda kalmışlardır. Böylelikle bu kişiler güçlü bir sorumluluk altına girmişlerdir: öncü ulusçular, önder parti üyeleri ve yeniden tarih yazımının önde gelen kadrosu.(35)

Girilen süreçte Türkiye’de Cumhuriyet dönemine özgü olacak şekilde iki tür tarihçi boy gösterir: Meslekten tarihçiler ve bir ideoloji olarak Resmi Tarih Tezi’ni ispatlamaya ve savunmaya çalışan “tarihçi unvanlı siyasetçiler. Bunlar zaman zaman birbirleriyle çatışırlar, ancak bu çatışmalardan galip çıkanlar, arkalarına aldıklar “gücün” etkisiyle, hep resmi ideolojinin siyasetçi tarihçileri olur. Konuyla ilgili olması ve oluşan durumun mahiyetini ifade etmesi açısında Birinci Tarih Kongresinde yaşanan bir tartışmayı ve diğer bazı olayları hatırlamakta yarar var.

Bunun için öncelikle Kongre’de hakim olan havayı yansıtması ve dile getirilen görüşleri örneklemesi açısından şu iki konuşmada dile getirilen görüşleri zikretmekte yarar var: Kongre’nin açılış konuşmasını yapan Maarif Vekili Esat Bey, bu açılış konuşmasında Kongre’nin nevi ispatlamak için toplandığının mesajını şu sözleriyle ifade eder: ” Türkler Anayurtları olan Orta Asya’da Yontma taş devrini milattan 12.000 sene evvel geçirdikleri halde Avrupalılar ancak 5000 sene daha sonra bu devirden kurtulabilmişlerdir.Diğer taraflarda insanlar henüz kaya kovukların da yaşarlarken Türkler Ortaasyada kereste ve maden medeniyetini meydana getirmişler, hayvanları ehlileştirmişler, çiftçiliğe başlamışlardı…

Türkler Orta-asyadan yayıldıktan sonra gittikleri yerlerde ilk medeniyeti neşretmiş ve böylece Asiyada Çin, Hint ve Mukaddes Yurt edindikleri Anadolu’da Eti, Mezapotamyada Sümer, Elâm ve Nihayet Mısır, Akdeniz ve Roma medeniyetlerinin esaslarını kurmuşlar ve bugün yüksek medeniyetlerini takdir ve takip ettiğimiz Avrupa’yı o zamanlar mağara hayatından kurtarmışlardır”.(36) Kongre üyelerinden İhsan Şerif Bey ise ispatlanacak şeylerin kaynağını ifade eder: ”Efendiler! Hemen şunu söyleyeyim ki -Gordiyosun düğümü- gibi akl-ı beşerin ihata edemeyeceği hiçbir muamma yoktur ki Büyük Gazi’nin şimşekler yaratan gök gözlerinin bir-an nazarı altında bütün kolaylıklar ile halledilmiş olmasın… Sözlerine imanımız kadar itimadımız olan o büyük kurtarıcı bugün de yalnız bizim değil; bütün ilim ve mefkûre dünyasının parlak bir nuru oldu. Bugün yine o ses bütün kainata bağırıyor, Dünyaya ilk medeniyet tohumu atan bizim babalarımızdır”“.(37)

Kongreye katılanlar arasında, sayıları çok az da olsa, bazı tarihçiler de vardır. Zeki Velidi Togan bunlardan birisi ve tarih konusunda otorite olmuş bir şahsiyettir. Zeki Velidi Togan, Kongre’de dile getirilen görüşleri dinledikten sonra, konuşma sırası kendisine geldiğinde, tarihin ancak somut delillere dayanılarak yürütülebilecek bir çalışmanın ürünü olduğunu ifade eder ve dolaylı yönden, dile getirilen görüşlerin somut delillerinin neler olduğunu sorar. İnsanlığın hemen bütün medeniyetlerini Türklüğün ürünü kabul eden anlayışın temel iddialarından birisi olan ve Orta Asya’dan dünyanın her yanma yönelik göçlerin nedeni olarak ifade olunan kuraklık iddiasının, düşünüldüğü gibi büyük bir kuraklık olmadığını, böylesi bir iddianın dayanaktan yoksul olduğunu bazı tarihi delillere dayanarak açıkladıktan sonra sözlerini şöyle bağlar: “Türklerin muhaceretleri Çinlilerin verdiği malûmatlara göre bir kaç sene devam eden açlık neticesi olmuştur. Bu açlık daimi bir kuraklıktan meydana gelmemiştir. Ekseriya Anadolu’da olduğu gibi muvakkat bir kuraklık ahalinin bir müddet göçmesini icap ettirmiştir”.(38)

Bu ifadeler Kongrede bulunanlar açısından kabul edilecek şeyler değildir. Çünkü ön kabulleriyle çatışmaktadır. Bu nedenle bilimsel bir ortamın gerektirdiği tartışma ve hoşgörünün hiçbir kırıntısına yer vermeksizin, tamamıyla ideolojik bir şekilde karşıt tavıra sahip olunur. Zeki Velidi, Kongre boyunca sürekli iğnelenir, aşağılanır ve hatta tehdit edilir. Müderris Şemsettin Bey’in sözleri konunun örnekleri arasında yer alır: “Burada Zeki Velidi Beyle Sadri Maksudi Beyin münakaşalarını dinlerken Zeki Velidi Beyin meş’um bir rol oynadığı diğer bir kongreyi hatırladım. O kongrede Zeki Velidi Beyle Sadri Maksudi Bey yine Türklük davası etrafında şiddetle çarpışmışlardı… Zeki Velidî Bey Ufa Kongresinde Türk namı altında Türk birliğinin teşekkülüne birinci derecede muarız olmuş, Başkırtları Türk camiasından ayırmıştı.  (Yazıklar olsun sesleri)„

Acaba Zeki Velidi Bey aynı rolü bu kongrede de mi oynamak istiyorlar Fakat emin olsunlar ki bu kongrenin etrafında toplananların dimağlarında milliyet ateşi fışkırıyor. Bu ateşin karşısında her gayret. her teşebbüs erimeğe mahkûmdur (Sürekli ve şiddetli alkışlar)”. (39)Zeki Velidi, sadece Kongre de tepki görmekle kalmaz; araştırmalarına engeller çıkarılır, araştırma izinleri verilmez ve bunun üzerine yurt dışına çıkarak 8 yıl sûren bir örtülü sürgüne razı olmak zorunda kalır.(40)

Konu dahilinde Fuat Köprûlû’nûn eleştirisi ve gördüğü tepki de dikkat çekicidir. Tarih ve Edebiyat alanında ünlü bir uzman ve otorite olan Fuat Köprülü, Afet Inan’ın ”Tarihten Evvel ve Tarih Fecrinde” başlıklı bildirisinde dile getirilen iddiaların kaynaklarının birincil kaynaklar değil, ikinci derecede anlam ifade eden kaynaklar olduğunu belirterek, bu durumun iddiaların bilimselliğini sarsacağını açıklar. (41)Onun, tamamıyla yöntemle ilgili bu eleştirisi tepkilerle karşılanır. Yine aynı şekilde tarihi gerekçelerle bazı eleştirilerde bulunan Edebiyat Fakültesi üyelerinden Avram Galanti ve Fazıl Nazmi’de tepkiden kurtulamazlar. Bu arada, Kongre’ye katılmış olmasına rağmen hiçbir şekilde sesi çıkmayan Ahmet Refik’in durumu son derece ilginçtir.

Tarihçiliği konusunda şüphe bulunmayan bu önemli şahsiyetin niçin suskun kaldığı elbette ki merak konusudur. Bu konuda oluşan merakı giderici nedeni ancak başka yerlerde bulabiliyoruz: Ahmet Refik’e Atatürk’ün sofrasında bulunduğu bir akşam şu soru yöneltilir: “Türk tarihi ne zaman başlar? “Bu sorunun tek tip ve tek cümleli cevabını ancak yuttaşlık bilgisi dersini iyi öğrenmiş ve derinlemesine sorgulamayı düşünemeyen bir öğrenci verebilirdi. Nitekim Ahmet Refik, Mustafa Kemalin bu sorusunu cevaplamak istememiş ve cevap bir öğrenciden alınmıştır. Osmanlı Tarih Tezi’ni açıkça çürütmek isteyen Mustafa Kemal, Ahmet Refik’i göstererek ,Bu beylere göre 500 yıl önce bir çadır halkı ile başlarmış” demiş ve Ahmet Refik’e kendini savunmasını söylemiştir. Sesini çıkarmayan tarihçiye aynca uben tarih bilmiyorum” dedirtildigi ileri sürülmektedir”.(42)

Kongre’nin konumunu göstermesi açısından, konuyla ilgili bir araştırmanın sahibi olan Büşra Ersanlı Behar’ın tespiti önemlidir: “[Kongrede] tüm bu konular üzerine yapılan eleştirilerin hiçbiri açıklıkla ve cesurca dile getirilmedi. Daha geniş bir bilgiye sahip bulunan ve târihi kaynakları daha doğru bir biçimde kullanma yeteneğine sahip bazı tarihçiler de eleştirilerini dolaylı bir biçimde ortaya koydular.,, Birinci Tarih Kongresi’nin, ilk Tarih Kongresi olmanın yanı sıra en belirgin özel ligi, muhalefet üslubunun tümüyle itirazi (apologetic) oluşudur. Resmi ideolojiden ayrılmadan yapılabilen eleştiri (!) bir haslet olarak görülüyordu. Çünkü Kongre’de hiç kimse ulusçuluk ya da bilim karşıtı görünmek istemiyordu.

Zaten bilime yada ulusçuluğa karşı çıkma özdeş görülüyor, esas görev resmi tezi araştırmak, yazmak ve okutmak olarak ele almıyordu. Her hangi bir küçük eleştiri ciddi bir “engelleme” olarak telakki ediliyordu. Siyasal muhalefetle baş edebilmek için uygulanan yöntem doğrultusunda, Kongre’nin atanmış misyoner tarihçileri de, aşılanması öngörülen ideolojiyi sorgulayan ya da eleştiren bir tavra geçit vermiyorlardı. Türk milliyetçiliğine, Türk ırkına, Türk kültür dil ve tarihine başka boyutlar getirmek isteyenler şüpheli kişiler olarak görülüyorlardı. Sınırları siyasi olarak çizilmiş reform ve misyonlara sorgusuz sualsiz sadakat gösterenler ise tek güvenilir kişilerdi”.(43)

2.Yazı için bkn:

Bir milletin inşası -Bir ideoloji Olarak:Milliyetçilik -2

 

Gelen arama terimleri:

  • Şu bir gerçektir ki ideolojinin toplumsal fonksiyonunu

Yazar Hakkında: Muhammed Ali

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*