Bir İçselliğe Sahip miyiz?

Başladukça berı söze başlar hücüma vârı’dât Şöyle kim tâkat getürmez anı takrîre zebân

Nef’î

İçsellik (inte’riorı’te’) dediğimiz hergünkü sıradan hayatın rutin olaylarının mütemadiyen üstünü örttüğü ve neredeyse hissedilmez kıldığı şu ortamdır, iç âlemdir, gönül dünyasıdır. Hergünkü hayatın alelade akışı esnasında biz ekseriya yüzeydeyizdir. Yüzeyde sıradan olaylar içinde yüzmekteyizdir. Derine dalma, düşüncelere gark olma gibi bir vaziyet söz konusu değildir. Keza içsellikle alışverişimiz tamamen namevcut değilse de kısıtlı ve kesintilidir bu durumda.

Gündelik hayat, içselliğin ve içsellikle birlikte düşünselhğin neredeyse baskılandığı bir hengâmede cereyan eder ekseriya. Düşünceyse kendini göstermek, gelişip serpilmek için uygun bir atmosfer arar daima. Gerçekte düşünce hem bir içsellikte(n itibaren) gelişir, hem de dönüp böyle bir içselliği besler ve destekler. Düşünceyle içsellik arasında karşılıklı bir bağlılaşım vardır sonuçta.

Bugün canhıraş bir şekilde yürürlükteki ortama uyma gayreti gösteren ve harcıâlem ortalamayı gözetmekten başka bir şey tapmayan, yapamayan biz modern insanlar hayatiyete, ama sahici bir hayatiyete kavuşmak üzere içselliğimizin, gönül dünyamızın ihyasına muhtacız bir şekilde. Böyle bir ihya, ruhî bünyemizin sıhhat ve selameti için olduğu kadar, düşünme melekemizin canlılık kazanması için de elzemdir hiç şüphesiz.

Gönül dünyamızın ihyasıyla biz hem hilkatle daha sahih bir bağ kurma fırsatını elde edebilir, hem de bu yolla hayatta daha sağlam durmanın imkânlarına kavuşabiliriz. Sonuçta, bir içselliğe, bir gönül ortamına sahip olmak, sathiliğin ve içi boşalmışlığın tehdidi altında kalakalan ve ne yapsa hayatta bir türlü tutunamayıp oradan oraya savrulup duran bizler için başka bir şeyle ikame edilemeyecek varoluşsal bir ihtiyaçtır. Bunun için her şeyden önce gönül diye bir iç mekânın farkına varmak gerek.

Gönül, insanın insanlığının mütemekkin olduğu manevi mekândır. Manevi ifadesi sonuçta mana ile ilgilidir ve ona gönderir. İnsanhk gönülde yani içte, içsellikte gerçekleşir veya kemale erer. Hayatımızın harici tezahürlerini geriye doğru takip ettiğimizde ulaşacağıınız mehaz gönülden başkası değildir. Keza tersinden düşünmek de mümkündür: Haricen ne yapar, ne işler, ne eylersek o gönülde makes bulur bir şekilde.

Öte yandan, vârit olanın vârit olduğu mekân gönüldür yine. Vârit, kişinin kastı ve dahii olmaksızın gönle vürut eden yani “varan, gelen, inen, vasıl olan” manadır tam olarak. Gök’ten düşer bu mana. Gökten yani Kelâm’ın semavi yurdundan. Düşünsel öz olarak mana Gök’ten düşer düşmesine ve fakat düştüğü yerden yani gönülden fışkırır ve çıkar yeryüzüne. Tıpkı yağmur olarak gökten düşenin filiz olarak topraktan fışkırması misali.

İnsan gönlüne neyin vârit olacağını bilemese de, bir kez gönle vârit olan vârit oldu mu ona şekil verebilir,onu gelişterebilir ve başkalarınca da tanınır hâle getirebilir. Vârit olanı başkalarınca da tanınır kılan bizim beşer olarak çabamızdır. Demek ki bize atâ olarak gelen düşünsel öze -manaya biz beşer olarak mührümüzü vurur ve onu artık kendimizin kılarız. Keza bu noktada insanın bütün çabası bu düşünsel öze bir kıyafet giydirmeye ve onu tanınır kılmayı müteveccihtir. Toprağa düşen tohumu filiz olarak gün ışığıyla buluşturmak bizim çabamızla olur. Düşen düştüğü gibi kalmamalıdır. Onu işlemeli ve görünür kılmalıyız o hâlde.

Anlaşılmış olmalıdır ki düşünce zihnimizin özerk bir üretimi ya da şahsi bir yaratımımız değildir esas itibariyle. Keza insan düşünmesine ancak mecazen malik olabilir, yoksa hakiki manada değil. Düşünme insanın keyfince tasarrufta bulunduğu bir mülkü değildir sonuçta. İnsan düşüncesine çobanlık eden, onu güdüp yeden kimsedir olsa olsa. Ama çobanlıktan ziyade tarım mecazı belki daha uygundur burada: İnsana düşen görev, gönül toprağını gökten düşecek olana hazır ve müsait kılmak yani gönlü vürut edeni ahzedebilecek durumda tutmaktır. Tıpkı toprağı ona düşecek tohuma hazırlamak gibi. Bir de yağmuru beklemesini bilmelidir insan. Bu da atmosfer olaylarına dair bilgi sahibi olmakla alakalıdır. Atmosfer olaylarına yani ahval bilgisine. Bu bilgi haddizatında gönül dünyamızda vukua gelen hâllere dair bilgidir.

İçinde bulunduğumuz hâller o anki düşünmemize tesir eder ve onu biçimlendirir hiç şüphesiz. Zira hâleti ruhiyeler içinde/n düşünürüz biz her neyi düşünüyorsak. Zihnimiz ve gönlümüz birbirinden bihaber iki yaka değildir hiçbir şekilde. Bunlar birbirini tamamlar, hatta denebilirse bunlar bir bakıma aynı şeydir. Beynimizle düşündüğümüz kesin değildir; ihtimal, kalbimizle/gönlümüzle düşünüyoruzdur. Düşünmek salt bilişsel (cognitif) değildir, ona her zaman hâleti ruhiyelerimiz (affections) eşlik eder. Bazı hâleti ruhiyeler şu tarz düşünceler için, bazıları da bu tarz düşünceler için everişlidir. İşin aslı, gerek umumi manada hâllere dair bilgimiz, gerekse hususi manada hâllerle düşünceler arasındaki ilişkiye dair bilgimiz kendilik bilgimiz cümlesindendir. Kendimizi tanımak hâllerimizi tanımaktır esasında, başka bir şey değil; insan(ın gönlü) hallerinden yapılmadır çünkü.

Düşüncenin peyda olabilmesinde yani gökten düşenin gönülden neşet edebilmesinde uygun bir ortamın hazırlanması ya da insanın kendini böyle bir ortama uyarlaması büyük bir önem arz ediyor gerçekte. Bu meyanda tecerrüdü ve yalnızlığı anmalıyız ilk elde. Bunların her ikisi de elbet gönüllü ve bilinçli bir şekilde yani bile isteye ve seve seve gerçekleştiriliyor olmalıdır, yoksa modern insan bunları -başka bir düzeyde-kerhen ve gayrişuurî bir şekilde de olsa tecrübe ediyor zaten. Sonuçta tecerrütten ihtişam ve sefaletiyle gündelik hayatın paranteze alınmasını, yalnızlıktan da (bu paranteze alış akabinde) insanın kendiyle baş başa kalıp yüzleşmesini anlıyoruz ki mezkür insan için, güç hem ne güçtür bu şartların teşekkülü!

Ama zaten bir içselliğe sahip olan veyahut da bir içselliğe sahip olma iradesini ve dirayetini gösteren kimse için bu şartları oluşturmak çok da zor olmayacaktır. Kişinin boğucu şehir hayatında nefes alabilmesi için zaman zaman da olsa başvurmasında fayda mülahaza ettiğimiz pratikler olarak tecerrüt ve yalnızlık, içselliğin teşekkülüne ve bu temelden hareketle düşüncenin neşvünemasma uygun düşen atmosferi oluştururlar birlikte. Geriye sabırla beklemek, beklemesini bilmek kalır.

Tarlayı çapaladınız, toprağı hazırladınız, tohumu saçtınız, şimdi yağmuru bekliyorsunuz. Bekliyorsunuz ki gök kapılarını açsın. Bekliyorsunuz, bekliyorsunuz. .. Ve bir bakıyorsunuz önce bulutlar peyda oluyor, sonra bunlar birbirlerine çarpıyor, derken gök gürlemesi kendini duyuruyor, ardından yıldırımlar ve nihayet siciın gibi bir yağmur! Bu yağmur içimize yağıyor esasında, gönül toprağımıza, oradan düşünce filizleri fışkırsın diye. Her şeyin olduğu gibi içselliğin de oluşuın ve gelişiminin şartları var demek ki.

Şartlar bir şekilde oluştu diyelim. Buna rağmen, ne yapsak düş/ün/ce semtimize (gönlümüze) uğramıyorsa, gökten tek damla yağmur düşmüyorsa ne yapmalı? Bu durumda da yine beklemeli, beklemesini bilmeliyiz. Ama beklerken de bizden evvel düşünmüş olanların düşüncelerinden yararlanmanın yollarına bakmalıyız.Imdi “zaten düşünülmüş olan”la diyaloğa geçmek, düşünmenin gelişini ya da gelişimini hazırlayabilen bir çaredir. Ama bunun için ne deııli yetkin de olsalar başkalarının düşüncelerini yalayıp yutmak, hatmetmek, tekrarlamak yeterli değildir hiçbir şekilde.

Aslolan bu düşünceler üzerine aıiyeten düşünmeyi, bu düşünceler münasebetiyle bizzat düşünmeye çevirmek, çevirebilmektir. G. Christoph Lichtenberg (ö. 1799) “Pek çok insan vardır ki düşünmekten muaf olmak üzere okur” derken isabet kaydetmektedir. Düşünmek öyle bir şeydir ki onu bizzat kendimiz ifa ettiğimiz takdirde ancak anlamlı ve değerlidir. Ödünç alınmış ya da iktibas edilmiş bir kafayla düşünülemez.

Düşünce salim bir kafayla olur elbet, ama bu kafanın kendi kafamız olup olmadığı daha önemlidir. Düşünce otantik bir faaliyettir ki ona bir kendilik bilinci eşlik eder. Başka bir ifadeyle, düşünmek yalnız kendi başına değil dahası kendi başıyla düşünmektir. Bizi başkalarının düşüncelerini düşünmeden yani elekten geçirmeden ve özümsemeden ikrara ve tekrara iten ve bizi kendi başımızla düşünmekten alıkoyan okumalardan uzak durmalıyız o hâlde.

Bununla birlikte, okuma dediğimiz faaliyet her hâlükârda gereklidir, zira düşünmenin mütemmim cüzüdür. Okuyan düşünür, düşünen okur. En azından ideal planda bu böyledir. Okumalarımız düşünmelerimizi derinleştirmeye ve zenginleştirrneye hizmet edebilir, etmelidir de. “Zaten düşünülmüş olan”dan verimli bir şekilde yararlanabilmenin yolu, bu “düşünülmüş olan”ı filtreden geçirmeyle, onu bir kez daha ama yeni baştan düşünmeyle, ölçüp tartınayla olur. Kitaplar donmuş düşünceler buzhanesi olmadığı gibi serdedilnıiş fikirler defilesi de değildir. Ne de onlar paketlenmiş ve kullanıma hazır zihinsel gıdalardır.

Bize düşen kitaplarda meknuz küllenmiş ateşi bulup çıkarmaktır. Isıtan ve ışıtan ateşi! Kitaplarla ısınma ve aydınlanma onlarla epistemolojik değil, daha ziyade vanoluşsal bir bağ kurmakla mümkündür ancak. Bu durumda, komşuda pişen bize de düşecek, başkalarının düşüncelerinden verimli bir şekilde yararlanmak mümkün olabilecektir. Bu yararlanma öyledir ki işbu düşünceler bir kez fıltremizden geçtikten sonra bizim olurlar artık.

Düşüncelerimizin gelişmişliğine, dolayısıyla da içselliğimizin inkişafına giden yol başkalarından alıp kendimizin kıldığımız yani kendi zihin/gönül iklimimize ayarladığımız düşüncelerden geçer aynı zamanda. Onlar kendimizin kılışımız yani özümseyişimiz ölçüsünde, onlar artık bizimdir, evet. Öte yandan, bu düşüncelerin bazen bizde mukabil düşünceleri tetiklediği de olur ki doğrusu bu düşünülmüş bir şeyi yeni bir tarzda düşünmenin bereketinden kaynaklanır. Bazen bu yeni bir tarzda düşünme, “düşünülmüş olan”ın salt bir tekrarının ötesine geçer ve “daha önce düşünülmemiş olan”ın keşfine hizmet eder. Bazen bir yazarın, bir filozofun, bir düşünürün düşüncesinde(n hareketle) onun hiç düşünmediği, aklına dahi getirmediği şeyleri keşfedebiliriz ki bu durum hiç de istisnai değildir.

Demek ki bir metni okuma, salt bir “okuma”nın ötesinde onu yorumlamadır aynı zamanda. Kısacası, başkalarının düşüncesi bizim okuyuşumuz/yorumlayışımız neticesinde yeni ve belki de hiç beldenmedik manalar kazanabilir. Amerika’yı yeniden, yeniden keşfetmek mümkündür her zaman. Verimli bir okuma yani metinle kumları taze bir ilişki yeni düşünceler ilham eder, edebilir demek ki. Düşünmeler üzerine düşünmeler faydadan hâli değildir hiçbir zaman.

Şu bir gerçek ki düşünme düşündüğü şeyi tüketemez. Şu hâlde düşünme dediğimiz her daim yeni baştan alınması gereken, bitmez tükenmez bir çabadır. Beklemenin, korku ve ümit arasında beklemenin kendisine eşlik ettiği bir çabadır düşünme. Düşünme yani tefekkür, tezekkür ve teemmül.Gönül daimi bir kıpırtı hâlinde ve Gök’ten düşecek olanı ahzetmeye hazır bir vaziyette beklemededir. Beklemekle olmaz belki, ama beklemeden hiç olmaz. Düşünebilmek, beklemeyebilmek yani beklemeyi bilmektir aynı zamanda.

Vel-hâsıl burada düşünme üzerine düşünmeye çalıştık ve bu esnada içselliğin işin içine nasıl giriverdiğini ve oradan bir daha da çıkmadığını gördük. Ve gördük ki modern insanın düşünmeye pek gönlü yok sanki. Daha doğrusu bunu şöyle ifade etmeli: Daha en başta gönül dediğimiz bir iç mekâna sahip olmadığı içindir ki işbu insan o hiç tanımadığı düşünmeye uzak duruyor gibi.

Esasen içselliğe, içsel derinliğe, dolayısıyla da bir kendilik şuuruna sahip görünmüyor câri akışa kendini kaptırmış bu insan. Gündelik hayhuy içinde denebilirse kendi-siz-leşmiş bir durumda hayat sürüyor o. Bu insan elbet “düşünüyor’ bir şekilde, ama bu ‘düşünüş’ Mevcut Durum’a uyarlanma mesabesinde, dolayısıyla hesabi karakterde, yoksa Durum’u sorgulama tarzında değil hiçbir şekilde. Böyle bir sorgulama zengin ve derin bir iç âleme sahip olmayı icap ettirir. Oysa modern insan “kendi olma”ya bakacak yerde, “herkes”e (das Man) boyun eğiyor. “Herkes” gibi yaşamayı seviyor o, sevmese de buna alışmış, bunu kamksamış bir şekilde. Tecerrütten ve yalnızlıktan yani “herkes”ten uzaklaşıp kendi ile yüzyüze gelmekten ödü kopuyor bu insanın.

Bu anlaşılabilirdir, zira bizim burada müspet boyutuyla aldığımız tecerrüt ve yalnızlığı o menfi boyutuyla tecrübe ediyor. Derdi satha yayılmak modern insanın, yoksa derinliğe inmek ve/ veya irtifa kaydetınek değil. Derinlere inildikçe vurgun yeme, irtifa kaydettikçe de nefes darlığı tehlikesi baş gösterir zira. Bunlardan korkuyor o insiyaki bir şekilde. Kabul etmek lazım: “Herkes” gibi sormadan sorgulamadan yaşamak, keza “herhangi biri” olarak Ömür sürmek, muhataradan uzaklık ve bir nevi kolaylık sağlıyor bu insana. Ama bunlar maküs bir içkinlik düzlemine raptolma ve orada kendisizleşme pahasına söz konusu olabiliyor ancak.

Sonuç olarak, sahiciliği yakalamak yani herkes değil de kendi olmak, iç âlemini tahkim çabasından geçer. Bu da, düşünmeyle barışık olmayı gerektirir. İnsan bir kere muhkem bir iç âlemine sahip oldu mu dışarıda hangi fırtınalar eserse essin kendini bu fırtınalara karşı korunaklı ve donanımlı bulur. Fırtınalar onu sağa sola eğebilir belki ama onu kökünden söküp atamaz, nasıl söküp atsın ki o içselliği mesken tutmuştur, kökü içerdedir yani. İçsellik insanın hakiki “yaşam-alanı”dır denebilirse. Bu yaşam-alanı insanın harici olaylar karşısmda sığınabileceği bir melce, bir liman olabildiği gibi, göğe uzanırken ayağım basacağı bir istinat mahalli de olabilir. Göğe uzanırken…İçselliğin aşkınlıkla bir ilişkisi, hem de asli bir ilişkisi vardır. Dahası var: İçselliğe sahip olmak, aşkınlıkla ilişkinin tam da koşulunu oluşturur ki bu başlı başına ele alınması gereken bir konudur.

Özkan Gözel – Kendi Içine Düşmek,syf.158-165

Yazar: Muhammed Ali

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*