Bir “Düşünce”de Hadis Metodolojisi

M.Hayri Kırbaşoğlu’nun İslam Düşüncesi’nde Hadis Metodolojisi isimli kitabı Ankara Okulu Yayınları arasında çıkmış bulunmaktadır (Ankara, 1999, 375 s.).

Eser, “Sunuş” yazısından sonra iki bölüm ile “Sonuç” kısmından oluşuyor.

Birinci Bölüm (s.11-261) “klasik hadis usulünün problemleri”ne ayrılmıştır .Burada klasik hadis usulünün mahiyeti, teorik açıdan eleştirisi ve cerh ve ta’dilin problemleri birçok alt başlıkla ele alınmaya çalışılmıştır.

Klasik hadis usulünün uygulamadaki sonuçlarına ayrılan ikinci Bölüm’de (s.263-351) ise meşhur hadis, tefsir ve kelam-akaid kitaplarındaki hadisler ile bazı meşhur müelliflerin eserlerinde kullandıkları hadislerin genel sahihlik durumları üzerinde durulmuştur.

Bilindiği gibi, Hz.Peygamber’in -sallellahu aleyhi ve sellem- söz ve işleriyle ilgili haberler olan hadislerin islam Dini ve İslam Tarihi için tartışılmaz bir önemi vardır. Bu önem, hadislere karşı tamamen veya kısmen olumsuz bir tavır içinde olanlar için de, ‘fi’li durum’dan dolayı, söz konusudur. Bu sebeble hadislerle ilgili ciddi çalışmalara büyük ihtiyaç vardır. Bu kanaatten dolayı adı geçen eserin yayımlanmış olmasını sevinçle karşıladık.

Yazar, yeni “kimliği” (bkz.s.29) ile kaleme aldığı bu eserinde, esas itibariyle, mevcut hadis usulünün ehl-i hadise has bir usul olduğunu ve hadislerin gerçek olanlarıyla sahtelerini birbirinden ayırmada yetersiz kaldığını iddia etmektedir. Malum olduğu üzere sosyal bilimlerde tamamen doğru veya tamamen yanlış bir şey bulmak adeta imkansızdır. Dolayısıyla bu iddiada da haklılık payı yok değildir.Bununla beraber onda,gözden kaçan bazı hususlar ve büyük abartılar bulunmaktadır.Şöyleki,

Mevcut hadis edebiyatının, usulününki de dahil, büyük ölçüde ehl-i hadis (yani şafii ve hanbeli alimler) tarafindan kaleme alındığı bir vakıadır. Ancak bu eserlerin asırlar boyu ehl-i rey tarafindan şu veya bu ölçüde kabulle karşılanmış olması onların benimsendiğini göstermez mi?Ayrıca ehl-i reyin, hadis usulünü ilgilendiren konuları neden fikıh usulünde ele aldığı da üzerinde durulması gereken önemli bir husustur. Burada belki, asıl, bütün islami ilimlerde ve bütün islam aleminde “ehl-i hadis çizgisi”nin hakim oluşunu ve bunda dönemin dayatmacı mutezili yönetiminin baskılarının olumsuz etkisini sorgulamak gerekir.

Hadis usulünün yetersizliğine gelince, burada da yetersizlikden ziyade, belirlenen esasların gerektiği gibi uygulanmış olup olmadığından bahsetmek daha uygun olacaktır. Bunun içindir ki, hadislerin değerlendirilmesi, meseleyi bir noktada bitirmek isteyenler zaman zaman görülmüşse de, hep devam edegelmiştir. Ama şunu da kabul etmek gerekir ki, en nesnel değerlendirmeye imkan veren esaslar, hadis usulünde belirlenmiş olan esaslardır. Bu esaslar ‘cesur’ kimseler için engelleyici görülebilir. Mesela bu esaslara bağlı kalındığında hiç kimse, yazarın gösterdiği ‘cesaret’i gösterip şu hadislere ‘uydurma’ damgası vuramaz: Ateşte pişmiş yemek yiyenin abdest alması ile ilgili hadisler (s.302), İstanbul’un fethiyle ilgili hadis (s.317)

Söz konusu esaslar, Kur’an-ı Kerim’de olduğu gibi hadislerde de metafizik konuların, mecazi/sembolik ifadelerin varlığı ve bunların tahkiki düşünüldüğünde daha gerçekçi bir şekilde değerlendirilebilir.

Eserde bu iki temel iddia ele alınmış olmakla beraber ön plana çıkan hususlar, bunlardan ziyade,özellikle sahabeye ve Sahih-i Buhari ile Sahih-i Müslim’e güvenmenin yanlışlığına dair düşüncelerdir.

Önceki iddialar da sanki bu düşünceleri temellendirmek üzere ileri sürülmüştür. Gerçekte ise, ehl-i sünnet anlayışında sadece Hz.Peygamber masum olduğuna göre, onun dışındakilerin hatasızlığını, günahsızlığını söylemek dinen mümkün değildir. Nitekim sahabenin tenkid edilen hatalı işleri hem Kur’an-ı Kerim’de hem de en muteber hadis kitaplarında anlatılmıştır. Buna rağmen sahabenin günahsız, adeta melaike gibi düşünüldüğünü (Bkz.s.74, 106, dn.106, 87), Kur’an’da anlatılan bu gerçeklerin asırlarca ‘bile bile gizlendiğini’ (s.69) söyleyip sonra da, sözüm ona eleştirilerde bulunmanın manası yoktur. Ayrıca Kur’an ve sünnette yer alan sahabenin lehine haberleri ya hiç vermemek veya onlara işaretle yetinmek, aleyhine olan haberleri uzunca, bunlardan hadisleri ise hiçbir ölçüye vurmadan nakletmek ilmi bir davranış olmasa gerektir. Kur’an-ı Kerim’de Allah’ın övgüsüne mazhar olan insanların aleyhindeki bu hadislerin ‘metin tenkidi’ yapılmak değil miydi?

Bu durumda sahabinin en yaygın tanımlarını verdikden sonra diğerlerini vermeyen ve buna da işaret eden Babanzade’yi ‘ilmi zihniyete uymayan yani tek yanlı ve tahakküm kokan bir tutumla’ suçlayan (s.65)yazara ne demek icab eder?

Hele Al-i Imran,153. ayetteki bir kelimeye, aslında olmadığı halde ‘kaçmak’ manası vermeye ‘cesaret’ edişine, böyle yapmayan mütercimleri cesaretsizlikle suçlamasına?

Sahabeye karşı sergilenen bu tavırdan, Hz.Ebu Bekir, Hz.Ömer ve, Kur’an-ı Kerim’in ilk defa mushaf haline getirilmesi ve nüshalarının çoğaltılmasında heyet başkanlığı yapmış olan Zeyd b. Sabit de nasiblerini almış görünüyorlar.

Yazarın, haklarında bazı ayetlerin indiği kimselerin sahabiliklerine şaşkınlığını belirtmesinden (s.75) sonra bu ayetlerin birinin Hz.Ebu Bekir ile Hz.Ömer hakkında olduğuna dair bir rivayete işaret etmesi (s.76) ve Hz.Osman’ın bir göreve Zeyd b. Sabit’i tayin edişine şaşması (s.85) bunu çağrıştırmaktadır.

Hz.Peygamber’in ‘hataları’yla birlikte ‘zaaflarının’ olduğundan (s.92) bahsedilmesine ise diyecek bir şey bulamamaktayız.

Bütün bu hususlar, yazarın şahsi değerlendirmeleri olarak normal sayılabilir. Ancak yine de şahsi değerlendirmelerin ilmi ölçüler dahilinde ciddiyetle yapılması beklenir.

Bu eserde görülen durum bunun tam aksinedir. Çalakalem yazılmış olan ve yer yer sokak ağzının kullanıldığı eserde (Meselâ bkz.: ‘kafasına koymak’ (s.107),’ilim dışı bir zihniyetin zebunu olanlar’ (s.98. İbn Hacer, Suyuti gibi alimler hakkında), ‘ideolojik takıntı'(s. 113) ciddiyetsizlik; ifade bozuklukları, düzensizlikler, çok basit bilgi hataları, saptırmalar/yanlış anlamalar/iftiralar, çelişkiler, basitlikler, çifte standartlar ve saygısızlıklar şeklinde adeta eserin her tarafına sirayet etmiştir. Bunlardan şimdilik şu hususları örneklendirebiliriz:

Çok basit bilgi hataları:

‘Sadece muttasıl isnada sahip rivayederi ilk defa toplamaya teşebbüs eden el-Buhari’ (s.24) bilgisi doğru değildir. Yazarın, Buhari’nin Sahih’indeki hadisleri binden fazla raviden aldığı haberini (Kimden geldiği belli değil!) doğru kabul edip matematik bilgisini göstermesi ise (Bkz.s.154) bir harikadır! Halbuki okunmasını tavsiye ettiği Buhari’nin Kaynakları’nda asıl rakam verilmiştir. İki ihtimal var: Bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olmak veya bile bile saptırmak! (Doğrusu yazar bu eserinde bu ikisini de bolca yaptığı için bir tahminde bulunamıyoruz).

Mürsel hadisin yavaş yavaş nasıl merfu hadise dönüştüğünü anlatırken (s.238) bu iki basit hadis ıstılahının anlamadığı görülmektedir. Çünkü mürsel hadis de, burada kas-dedilen manasıyla merfüdur. Aynı durum bizzat merfunun tanımında da söz konusudur (Bkz.s.245). Yazar merfu ile sahih/makbul ıstılahlarını da karıştırmış görünmektedir.Yazarın karıştırdığı ıstılahlar arasında garib ve sahih de vardır (Bkz.s.320)

Saptırmalar/yanlış anlamalar/iftiralar:

Ehl-i hadisin sahabenin tanımında farklı görüşleri görmezlikten geldiği iddiası (s.64-65) doğru değildir. Zaten farklı görüşlere imkan veren rivayetler hadis kitaplarından alınmaktadır. Farklı tanımlar hadis usulü kitaplarında da bulunmaktadır. Sahabinin en meşhur tanımı hadisleri kurtarmak için(Bkz.s.64,67.Ebu Zur’a’nın buradaki sözü (s.64)tanımla ilgili değil. Bir saptırma var) değil, zaruretten kaynaklanmıştı. Aksi halde sahabiliğin sınırı nasıl tesbit edilecekti?

Şu sadeleştirmede (!) ciddiyetsizlik mi, yoksa başka bir şey mi aramalı? ‘Savaşanlar, durum gereği,diğerleri lehine söz söylememişler’ (s.68): Ash: ‘Muharib olanlar tabii mukteza-yı hal olarak yekdiğeri lehine söz söylememişler’ (Mukaddime. 19.Yanlış anlama veya çarpıtmanın ibretli başka bir örneği için bkz:s.68, 3.prg.sonu, krş.Mukaddime, 19).

Babanzade’nin, Ciizecani’nin ehl-i sünnet düşüncesinden farklı düşünmesine bir türlü aksamaması ve onun bu durumunu garib bulması (s.171) diye bir şey söz konusu değildir. O, Cuzecani’nin kendisinin de ehl-i bid’attan olduğu halde onların rivayetlerinin bazı kayıtlarla kabul edileceğini söylemesini garip bulmuştur (Mukaddime, 329. Başka bir örnek için bkz.s.186). Babanzade raviyi ibham etmeyi adeta meşrulaştırarak söylemiyor (s.220) bilakis mubhem ravisi bulunan hadisin reddedileceğini söylüyor(Mukaddime, 320-321).

Hadicilerin ve, bu arada Babanzade’nin mubhem ravi hakkında”u” dönüşü yaptığını (s.221) söylemek ise hem bu edib insana karşı saygısızlık, hem tamamen ve, metin Türkçe olduğuna göre, bile bile yapılan bir iftiradır. Çünkü verilen kaynakta alimlerin mubhem ravi hakkındaki farklı görüşleri sıralanmaktadır (Bkz. Mukaddime, s.321-322).

Muhaddislerin müzakere esnasında gösterdikleri gevşekliği hadis rivayetinde gevşeklik yaptıkları şeklinde sunmak(s.232) haksızlıktır. Zira o zamanlar hadis müzakeresi hadis rivayet etmek amacıyla değil, bilinen hadislerin hatırlanması, unutulmaması, gözden geçirirlmesi gibi maksadlarla yapılırdı. Bunun için
müzakere esnasında, hadis rivayetinde gösterilen titizliğe gerek görülmemiş, dolayısıyla da, o esnada alınan hadislerin rivayet edilmesi doğru bulunmamıştır.

Bir sözün hem bir tabiiye, hem bir sahabiye,hem de Hz.Peygamber’e -sallellahu aleyhi ve sellem- nis-bet edilmesine bakıp hemen, tabiî sözünün zamanla Hz.Peygamber’e nisbet edildiğini söylemek (Bkz.s.238) hem doğru değil hem de modası geçmiş ucuzcu bir yöntemdir. Çünkü sahabe ve tâbiûn, konuşmalarında Hz.Peygamber’in sözlerini çokça iktibas ederlerdi. Bu konuda rezalete dönüşen tavır, Zehebi’nin bir sahtekarın yüzsüzlüğüne ve sahtekarlığına delil olarak naklettiği bir haberi yazarın delil olarak sunmasıdır. Musned gibi meşhur hadis kitaplarının ravilerinin durumu, ali senedi elde etmek için kitabı, ‘ihzar’ yoluyla da olsa küçük yaşta tahammül edip ileri yaşlarda rivayet eden raviden alma zorunluluğundan kaynaklanmıştır.

Burada sözkonusu kitabın güvenilir bir nüshası elde bulunduğu için, ali isnad elde etmek için baş vurulan bu yöntem, tartışılabilir olsa da, kitabın güvenilirliğine bir halel getirmezdi. Dolayısıyla bu durumu gösterip kitabın güvenilirliğine atıfta bulunmak (Bkz.s.308-309) isabetli değildir.

Hadis rivayetinde işi sıkı tutan ehl-i rey (s.l 13) değil ehl-i hadis ve Şafii’dir. Mesela Ehl-i Re’y mürseli de delil olarak kullanmıştır.Yazar sahabenin adil kabul edilişini günah işlemeydi olarak anlamış görünüyor (s.86, 89).

Eğer böyle olsaydı ehl-i sünnet onların hata ve günahlarıyla ilgili haberleri kitaplarına alır mıydı? Ne büyük çelişki içindeymişler!

‘Uhud’da savaştan kaçıp dağlara çıktılar -saıdu fi Uhud firaren- (s.78, dn.106).

Doğrusu: Kaçıp Uhud Dağı’na çıktılar.

‘Haramlık ifâde eden hadisleri(diğerlerinden) üstündür’ (s.106).

Doğrusu: ‘O ikisinin (yani Buhari ve Müslim’in) araştırmadaki titizlikleri…

‘rahmetullahi taala’ (s.337).

Doğrusu: rahımehullahu teala.

Düzensizliklere/dikkatsizliklere gelince;konuların ele alınışındaki düzensizliklere işaretle yetinip dikkatsizlikler için şu iki örneği zikredelim: ‘Recm ayeti’ diye bir başlık atılmış, altında o konuyla ilgili tek bir kelime yazılmamış (Bkz.s.320), kütüb-i sitte hakkında bilgi verildiği söylenmiş (s.321) ama kütüb-i sitteden olan Sünen-i Nesai’den hiç bahsedilmemiştir.

Çelişkiler için, birçoğu arasından, hadisleri değerlendirmenin ictihadi bir iş olduğu söylendiği halde bir hadis hakkındaki farklı hükümlerin yadırganması (Msl.bkz.s.313, 320) zikredilebilir.

Çifte standardar:

Ankara’da yapılan ve bazısını da eleştirdiği birçok doktora tezinden hiçbiri hakkında söylemediğini Marmara İlahiyat’ta yapılan ve gerçekten ciddi bir çalışma olan bir tez hakkında söylemesi önyargılı, haksız ve ideolojik bir çifte standart örneğidir. Bu eserini okudukdan sonra anlıyoruz ki, kendisine yakışan da budur. ‘Dinime ta’n eden bari müselman olsa!’.

İthamlar:

Eserde hadiscilerin sanki bazı yanlışlıkları saklamak, bazı gerçeklerin öğrenilmesini engellemek için özel bir gayret içinde oldukları izlenimi verilmeye çalışılmıştır. Bunun için örnek olarak şu ifadeler zikredilebilir: ‘kabul ve itiraf etmiş/edilmiş’ (s.49, 55, 81, 152, 157, 198, 223, 228, 231), ‘kasden yapılan bilinçli bir ‘bilmezlikten gelme’ (s.120, 151), ‘itidalli yaklaşımın tamamen mevzii ve taktik icabı olması daha kuvvetli bir ihtimaldir’ (s. 171).

Basitlikler:

Bir heyetin hazırlamış olduğu meal hakkında; ‘Suudi Arabistanın basıp dağıttığı meal’ (s.78,dn.106) ifadesi, en azından basitliktir.

Aynı meali Türkiye Diyanet Vaka da yayımlamıştır.

Netice olarak sevincimiz kursağımızda kaldı. Herkesin sorumluluğunu bilmesi ve ona göre davranması gerekir, diye düşünüyoruz.

http://www.if1.sakarya.edu.tr/dergi/dergi_2/abdukllaha.pdf

Abdullah Aydınlı – Hadis Yazıları,ifav,syf.287-292

 

Yazar Hakkında: Muhammed Ali

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*