Beden Öldükten Sonra Nefsin Ölmediğinin Açıklanması

Beden Öldükten Sonra Nefsin Ölmediğinin İkna Yöntemiyle Açıklanması

Onuncu Fasıl

Fahreddin Râzî (ö. 1210)

[1]Birinci delil: Akıllı kimselerden büyük bir grup, insanların en fazi­letlisinin peygamberler, veliler ve metafizikçi filozoflar olduğu hususun­da anlaşmışlardır. Fizik ve matematikle uğraşan filozofların varlığındaki fayda ise dünya hayatını yoluna koymak içindir. Mademki bu hayat baya­ğıdır, ona hizmet edenler de şerefli sayılamaz.

[2] Durum böyle olduğuna göre deriz ki, peygamberler, velîler ve metafizikçi Filozoflar beden öldükten sonra nefsin ölmediği hususunda görüş birliğine varmışlardır. Bu üç grubun da yol ve yöntemi dünyadan yüz çevirip âhirete yönelmektir. Nitekim yüce Allah “(…) Asıl kalıcı olan sâlih ameller ise Rabbinin nezdinde sevapça daha hayırlı ve ümit bağla­maya daha layıktır” (el-Kehf 18/46) buyurmaktadır. Onlar bu hayatta olup bitenlere değer vermedikleri gibi ıslahına da çalışmazlardı. Âdeta onların, bu yolun değersizliğini ortaya koymak ve eleştirmekten başka bir işleri yoktu. Kim bu görüşü doğrulamak isterse, peygamberlerin dünya­dan el etek çekmelerini ve yüce Allah’a yönelmelerini açıklayan kitaplara müracaat etsin.

[3]Filozoflara gelince, kim onların durumunu ve bu konudaki tutum­larını merak ederse, hayatlarını, özellikle de Sokrat ve Eflatun’unkini konu alan kitapları okusun. Aristoteles’e gelince o, Kral İskender’in veziri ve hocası olduğundan dünya işleriyle çok ilgilenmişti. Bu durumu onun için bir ayıp saymışlardı. Bu da gösteriyor ki, büyük filozoflar, dünyayı talep etmenin kötü bir şey, âhireti önemsemenin ise takdire değer bir yol olduğu hususunda birleşmişlerdir, ölüm sonrasında nefsin varlığı sür­memiş olsaydı,dünya sevgisini eleştirmenin ve âhireti talep etmenin güzelliğini telkin konusundaki peygamber ve filozofların tavrı yanlış ve tutarsız; dünyaya tâlip olan fâsık ve kâfirlerin tutumu ise doğru olmuş olurdu. O halde bunun yanlışlığı kesin bir şekilde bilindiğine göre, bedenin ölümünden sonra nefsin bâkî olduğu kesinlik kazanmaktadır.

[4] İkinci delil ihtiyat yöntemidir. Biz diyoruz ki, bu beden ezelden doğduğu güne kadar yoktu; öldüğü günden ebediyete kadar da yok olarak kalacaktır. Malumdur ki, ezel-ebed arasındaki bu zaman dilimi, gayet çok olana nisbetle az mı azdır. Eğer bedenin ölümünden sonra nefsin bâkî kaldığına, sonrasında onun için mutluluk ve bahtsızlık olduğuna inansak; bu nedenle cismânî lezzetlerden sakınıp ruhânî iyiliklerin peşinde koş- sak; inandığımız doğru çıkarsa ebedî azaptan kurtulmuş ve ebedî sevaba kavuşmuş oluruz. Şayet inandığımız yanlış çıkarsa, ezel ile ebed arasın­daki azıcık sürede sadece bedenî lezzetlerden mahrum kalmış oluruz. Fakat ölümden sonra nefsin de öldüğüne, onun için mutluluk ve bahtsız­lığın sözkonusu olmadığına inansak ve inandığımız da doğru çıksa, şu birkaç günlük dünyada azıcık ve kısıtlı lezzetlere kavuşmuş oluruz. Eğer inandığımız yanlış çıkarsa, o zaman ebedî bahtsızlığı ve azabı boylamış oluruz.

[5] Şayet bunu anladınsa, bedenin ölümünden sonra nefsin varlığını sürdüreceğine olan inanç daha ihtiyatlı bir durum arz eder. Öyleyse bu yolu izlemek gerekir. İşte bu hususu dile getirmek üzere yüce İmam Ali b. Ebî Tâlîb -Allah ondan razı olsun ve kendisini de razı etsin- demiştir ki:
Müneccimle tabip girip krize,
Cesetler dirilmez demez mi bize.
Hadi ordan dedim, siz işinize!
Doğru çıkarsanız benim kaybım ne?
Ben doğru çıkarsam vay halinize…(1)

[6] Bedenin ölümünden sonra nefsin bâkî olduğuna dair üçüncü iknaî delil şudur: En kadîm zamanlardan bu âna gelinceye kadar doğu ve batı­da yaşayanların,ölülerini -zulüm ve haksızlık ettiklerine inansalar bile- namazla, rahmetle ve hayır dua ile andıklarını görmekteyiz. Şayet bedenin ölümünden sonra nefis de ölmüş olsaydı bu ifadelerin boş ve geçersiz olması gerekirdi. Çünkü namaz, dua ve rahmet, ölüye hayır duayı ulaştırması için âlemin Rabbine bir yakarıştır. Lanet ve hakaret ise âlemin Rabbinden ölüye bir kötülük ve azabı ulaştırmasını dilemektir. Eğer bedenin ölümüyle birlikte nefis de ölmüş, bedenin yok olmasıyla o da yok olmuş olsaydı, iyilik ve kötülük dileklerini ölüye ulaştırmak imkânsız olurdu. Oysa böyle düşün­mek, en kadîm zamanlardan beri bütün dünya halklarının bâtıl üzere ittifak ettikleri anlamına gelir ki, bilindiği üzere bu, imkânsızdır (ba’îd).

[7] “Bu dua ve hakareti, yalnız çeşitli din ve mezhep mensupları, var­lığın hakikatini bilmedikleri için yapmaktadır; aklı başında kâmil bir filo­zof bunu asla yapmaz” denilirse; biz de deriz ki, faziletli ve kâmil filozof dediğimiz kimse kendi şüphe ve sapık anlayışından uzaklaşıp asıl fıtratı­na ve tabiî asliyetinin gereklerine dönecek olsa, kendisine çok iyiliği dokunan bir insan öldüğünde, onun yaptığı iyilikleri hatırlayınca o aslî fıtratı onu, ölen insanı rahmet ve dua ile anmaya sevk eder. Ölenden bir­çok kötülük gördüğünde ise onu lanet ve hakaretle anacaktır. Bu da nef­sin ölümsüz olduğunu kabul etmenin aslî fıtratın bir gereği olduğunu göstermektedir. Bu inançtan dönüşün sebebi sadece ârızî şüphelerdir.

[8] Dördüncü delil: İnsan rüyada anne ve babasını görür ve onlara bazı şeyler sorar. Onlar da bu sorulara doğru cevaplar verir. Hatta bir yerde hiç kimsenin bilmediği bir definenin bulunduğundan haberdar ederler. Derim ki, ben henüz ilk öğrenim gören bir çocukken, başlangıcı bulunma­yan olaylar meselesini okuyordum. Rüyada babamı gördüm, bana dedi ki: “Delillerin en güzeli şöyledir: Hareket, bir durumdan bir başka duruma intikaldir. Mahiyeti icabı bu, başkası tarafından öncelenmeyi gerektirir, ilk olmak, başkası tarafından öncelenmeye aykırıdır. O halde ‘ilk’ ile ‘öncelenme’ kavramlarını bir arada düşünmek imkânsızdır.”

Bana göre bu yorum, bu mesele hakkında ileri sürülen her görüşten daha güzeldir.
[9] Yine duyduğuma göre şair Firdevsî(2) Şehnâme’yı yazıp Sultan Mahmud Sebüg Tekin’e takdim edince sultan onu, kitabın değeriyle miitenâsib olmayan bir şeyle ödüllendirmiş. Bu duruma canı sıkılan Firdevsî rüyasında Rüstem’i görmüş. Rüstem şaire “Beni kitabında çok övdün, ama ben ölüler arasıııdayım, senin hakkını ödeyemem. Fakat falan yere git ve orayı kaz; orada bir define bulacaksın, onu al” der. Bunun üzerine şair demiş ki; “ölen Rüstem hayattaki Mahmud’dan daha çok kerem sahibidir.”

[10] Yine duyduğuma göre Aristoteles’in talebelerinin herhangi bir mesele hakkında başlan sıkışınca, onun kabrine giderek meseleyi orada tartışırlarmış, bu esnada mesele çözülür ve sıkıntı ortadan kalkarmış. Baskın görüş (zann-ı gâlib) ifade eden bu gibi haller, bedenin ölümünden sonra nefislerin ölmediğini bildirmektedir.

[11] Beşinci delil: Bizler hayır ve dinî amaçla yapılan her binanın, zayıf ve gevşek yapılsa da uzun zaman ayakta kaldığını; fakat krallar ve önde gelen büyükler için yapılan dünyevî amaçlı köşklerin ise gayet sağ­lam olmakla birlikte çok kısa zamanda yıkıldığını görmekteyiz. Dahası, zâhid, âbid ve âlimlerin anıları, eserleri ve eski eşyaları, çok yıpranmış bile olsa, ölümlerinin ardından uzun süre korunur. Ben, sahibinin ölü­münden yüz yirmi sene sonra ona ait yıpranmış, yırtılmış bir seccade gördüm. Nitekim RasûlullâhTn (s.a.s.) elbisesi altı yüz küsur yıldan beri korunmaktadır. Fakat kral ve hükümdarların gösterişli kıyafetleri çok kısa zamanda yok olup gitmektedir. Yine âlim ya da zâhid bir adam, fakir, zayıf ve insanların değer vermediği biri olsa da, ölümünden yüzlerce, bin­lerce sene sonra hatırasının yaşadığını görmekteyiz.

Fakat zalimlerin, hükümdarların dünyada ünü sanı çok kısa sürer, sonunda silinip gider. Dünyada onlardan ne eser ne de haber kalır.

[121 Bunu anladın ise şimdi deriz ki, tümevarıma dayalı bu gözlem, “yüce huzur”la ilişkili bulunan her şeyin, o ilişkinin gücü nisbetinde kalı­cı olduğu sonucunu vermektedir. Maddî âlemle ilişkili olanlar ise çabu­cak silinip gider. Durum böyle olduğuna göre deriz ki, nâtık nefis (akıl), zorunlu varlığın nuruyla aydınlanınca ondan aldığı güçle sayı, zaman ve şiddet bakımından gayet güçlenir. Bu nedenle kozmik düzen [es-seb’u’ş- şidâd) devam ettiği sürece o da varlığını bozulmaktan korunmuş olarak sürdürür. Konuya yaklaşımın tamamı şöyledir: Ben o yıpranmış ve yırtıl­mış olan yüz yirmi senelik seccadeyi görünce, kendi kendime dedim ki, uzun zaman korunan bu lime lime olmuş seccadeyi diğer gösterişli elbi­selerden ayrıcalıklı kılan, bedenini yöneten ve yüce Allah’ı bilmesinin nuruyla aydınlanan nefsin sahibi olan o adamın ayağını bunun üzerine basmasıdır. İşte bu kadarcık bir ilişkiden dolayı o eski püskü seccade uzun zamandan beri korunma imkânı bulmuştur. Bu kadarlık bir ilişki kahcılığa neden oluyorsa, nâtık nefis cevheri nasıl kalıcı olamaz?! Üstelik o, şâm yüce Allah’ın nurunun kabı ve zarfı, İlâhî âlemin ışığıdır.

[13] Altıncı delil: Biz, yüce Allah’ın emirlerine saygı duyan ve O’nun yarattıklarına şefkat gösteren her insanın uzun ömürlü olduğunu, yaşa­dığı sürece de belâ ve felaketlerden korunduğunu görmekteyiz. Buna mukâbil cinayet ve zarar verme konusunda fazlaca saldırgan olanların ömrü kısa olduğu gibi başlarına bir belâ gelmesinden de kurtulamazlar. Bu, büyük ölçüde tümevarıma dayalı bir kanaattir. Hatta diyebiliriz ki, saldırgan olmayan hayvanların ömrü uzun, zararlılarınla kısadır. Allah’ın emirlerine saygının anlamı, nefsin nazarî (teorik) gücünü geliştirmek; Allah’ın yarattıklarına şefkatin anlamı da nefsin yaratılmışlara yönelik amelî (pratik) gücünü geliştirmekten ibaret tir. Bu husustaki tümevarım yöntemi, bu iki gücü geliştirmeye yönelik çabanın, bedenin imkânı nisbetinde uzun süre yaşamasını sağladığını göstermektedir. Bu durumda nefis cevheri bu iki gücü kendinde bulun­durduğuna göre onun varlığını sürdürmesi daha evlâdır.

[14] Yedinci delil: Durumu itibariyle insanlık üç kısma ayrılır. Onun en yakın ve aşağıdaki konumunu sırf cismâniyeti oluşturur. Âdeta bu, mescid, medrese ve tekke gibi hayır için yapılan binalar gibidir. Cismâni- yet ve ruhâniyeti birleştiren konuşma [kelâm), orta konumu temsil eder. Çünkü söz, cismâniyetten doğan ses ile ruhânî yani gayri maddî olan kav­ramdan (ma’nâ) oluşur. En yükseği ise sırf nefsanî (psikolojik) durumdur ki, o da hakikî ve doğru bilgiden ibarettir.

[15] Bunu anladın ise şimdi deriz ki, cismânî varlıkların uzun yaşama­sının ruhânîlere göre daha az olduğu gayet açıktır. Ayrıca cismâniyetten olup da ruhâniyetle ilişkili olan her şeyin, varlığım devam ettirme konu­sunda mümkün olan en son noktaya kadar vardığını görmekteyiz. Eğer istiyorsan Mescid-i Haram ve Mescid-i Aksâ’nın durumuna bakarak bunu anlayabilirsin. Kalıcı olmaları bakımından dünyada bu iki yapıya denk bir bina bulamazsın. İkinci mertebeye gelince, ruhânî kavramlarla ilgili her söz, mümkün olan en son noktaya kadar varlığını sürdürür. Eğer anlamak istiyorsan Tevrat, Incil, Zebur ve Kur’ân gibi Allah’ın indirdiği kitapları; tarzları farklı olmakla birlikte hikmete dair kitapları düşün. Farklı türden olsalar da bunlar yeryüzünde ebediyen kalacaktır. Gördük ki, cismânîler ruhânîlerle ilişki kurunca ömürleri büyük ölçüde uzuyor. Hâlbuki cismânî olanlarda aslolan yıkılıp yok olup gitmektir. Fakat özü ve nitelikleri itibariyle nefis cevheri sırf ruhânîdir.

O halde ebedîliği gerektiren ve en büyük iksir sayılan yüce Allah’ı bilen nefis, değişim ve fânilikten uzak olarak, tertemiz bekâyı hak etmeye daha layıktır.

[16] Sekizinci delil: Tümevarım yöntemi gösteriyor ki, insanın kalbine yüce Allah’ı bilme nuru tecelli edip O’nun celal ve kibriyâ sıfatları kalpte inkişâf edince nefsi güçlenir, gücü gelişir; öyle hale gelir ki, dünyanın en büyük hükümdarlarını bile önemsemez ve hiç kimsenin makamında asla gözü olmaz. Fakat tecelli ve keşif hali kalpten gidince o kimse ilk durumu­na döner, öyle ki, en basit şeyden korkar ve sakıncası en az olanlardan bile ürker hale gelir. Anlatıldığına göre İbrahim el-Havâss,(3) müritleriyle çölde bulunurken bir gece kendini keşf makamında bulur. Orada oturur­ken yırtıcı hayvanlar çevresinde toplandığı halde o bunlara hiç aldırış etmez, fakat müritler korktukları için ağaçlara tırmanırlar. İkinci gece kendisinden o hal gittiği halde otururken bir sivrisinek elini sokar ve o, bundan duyduğu acıyı [etrafındakilere] belli eder. Bunun üzerine bir müridi der ki: “Dün gece sizi yırtıcı hayvanlar kuşatmışken hiç aldırış etmediniz, fakat bu gece sivrisinekten yakmıyorsunuz.” İbrahim el-Ha­vâss der ki: “Dün gece bana gayb âleminden çok değerli bir konuk ve büyük bir sultan gelmişti. Onun gücü sayesinde o yırtıcılara aldırış etme­dim. Ama bu gece kendimle başbaşayım. Bu yüzden sivrisineğin verdiği sıkıntıya katlanamıyorum.”

[17] Anlattıklarımızdan ortaya çıkan şudur: Gayb âleminden zuhur eden nur, ruh cevherini güçlendirir ve nefsin madde âlemine olan üstün­lüğünü ifade eder. Durum böyle olduğuna göre, ölüm yaklaşınca nefis cevherinin yüce Allah’a sığınması gereklidir. O esnada mükâşefe gerçek­leşir; böylece nefis cevheri öyle bir güç kazanır ki, artık bütünüyle âlemin harap olmasına aldırış etmez; o halde zayıf bedenin harap olmasına neden aldırış etsin!

[18] Dokuzuncu delil: Bedenin fânî olmasıyla nefis de fânî olsa, nefis kendi bekâsını temin için bedene muhtaç olmuş olurdu. Oysa aslında beden kendi bekâsı için değil, niteliklerinin bekâsı için nefse muhtaçtır. Onlar mizaca ait niteliklerdir. Bu durumda nefsin bedene olan ihtiyacı, bedenin nefse ihtiyacından daha fazla olmuş olur. Bir şey daha çok muh­taç ise muhtaç olduğu varlıktan daha değersiz düzeyde demektir. Buna göre bedenin ölümüyle nefis de ölmüş olsa, nefsin bedenden daha düşük düzeyde olması gerekir; bu ise geçersizdir. Çünkü beden nefisle birliktey­ken değerlidir, nefis bulunmayınca o gayet değersizdir. Böylece bedenin ölümüyle nefsin ölmediği iyice anlaşılmıştır.

[19] Onuncu delil: Bedenin ölümü, cisimlerdeki sıfatların değişimin­den ibarettir. Bedenin ölümü, sadece mizaca ilişkin niteliğin ve normal azaların ortadan kalkmasıdır. Buna göre deriz ki, o arazların cisimlerle olan ilişkisi, cisimlerde tasarrufta bulunan nefisle olan ilişkisinden daha mükemmel ve daha güçlüdür. O arazların ortadan kalkması, aralarında çok yakın ilişki bulunan cisimlerin ortadan kalkmasını gerektirmezken, nefisle uzaktan ilişkisi bulunanın ortadan kalkması, nefsin fânî olmasını evleviyetle gerektirmez.

[20] İşte bu konuda üç saatten az bir sürede hatır ve hayalime gelen yorumların toplamı bundan ibarettir. Bu iknaî delillerden dolayı kimse­nin bizi ayıplamaya hakkı yoktur. Zira biz, eğer bir gaye önemli ve ciddi ise aynı zamanda değerli, yüce ve zor olduğunu anlattık. O gayeyi bazen kesin delillerle, bazen güçlü ve zayıf iknaî delillerle gerçekleştirmek akl-ı selimin gereklerindendir. Allah daha iyi bilir.

Dipnotlar:

(1)- Aslında Ebu 1-Alâ el-Ma‘arrî’ye ait olan bu kıtanın manzum çevirisi tarafımızda yapılmıştır.

(2)- Firdevsî (ö. 411/1020 [?]) İran’ın millî destanı olarak kabul edilen ve 60.000 beyit­ten oluşan Şehnâme’nin müellifidir. Şehnâme’yi Gazneli hükümdarı Mahmııd b. Sebüg Tekin’e (ö. 421/1030) ithaf eden ve eseri bizzat sultana sunan Firdevsî, bir rivayete göre Gazneli Mahmud’dan eserinin değerine lâyık bir ödül alamamış, kendisine verilen 60.000 dirhemin 20.000’ini Sultan Mahmud’un gözdesi Ayaz’a, 20.000’ini hamamcıya, 20.000’ini de hamamın yanındaki bozacı veya mey­haneciye vermiş ve Sultan Mahmud için bir hicviye yazarak Herat’a kaçmıştır; bkz. Mehmet Kanar, “Firdevsî”, DİA, c. XIII (İstanbul 1996), s. 125-127.

(3)– Ebû îshâk İbrahim b. Ahmed el-Havâss (ö. 291/904): Riyâzet ve tevekküle önem vermesiyle tanınan ilk dönem sûfîlerindendir.

 

Kaynak:Felsefe ve Ölüm Ötesi,Klasik yay.,Derleyici:Mahmut Kaya,syf:112-119

Yazar Hakkında: Muhammed Ali

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*