Batı’nın Üç Kaynağı, Yabancılaşma ve Biz

Batı’nın Üç Kaynağı, Yabancılaşma ve Biz

Osmanlı ve Cumhuriyet döneminin batıcı aydınları, Batı me­deniyetinin üç temele yani kadim Yunan, Roma ve Hristiyanlığa dayandığını biliyorlardı. Düşünce, bilim, felsefe, din, siyaset ve diğer alanlarda batılılaşmak ve “derin modernleşme “yi yaşamak demek, bu üç kaynaktan beslenen Batı’nın dünya görüşünü be­nimsemek demekti. Fakat batılı olmayan toplumlar ve hassaten Osmanlı milletleri batılı manada bu üç unsurdan hiçbirine sahip değildi. Batılılaşmak için pagan Yunan filozofları gibi düşünmek, Romalılar gibi hükmetmek ve Hristiyanlar gibi inanmak ve yaşa­mak gerekiyorsa, böyle bir batılılaşmanın mümkün olamayacağı âşikardı.

Osmanlı ve diğer İslam milletleri, felsefe-bilim, hukuk ve din- ahlak alanında farklı bir geleneğe zaten sahipti. Kadim Yunan dü­şüncesinin yarım bıraktığı ve Eflatun ve Aristo eliyle inşa etmeye çalıştığı felsefi sentez, İslam felsefe geleneğinde yeni ufukların açılmasıyla amacına ulaşmış ve bir manada aşılmıştı. Yunan felsefesinin kavramsal araçlarını kullanan Müslüman düşünürler, İbrahim! dinlerin yaradılış öğretisi bağlamında felsefeyi yeni ufuk­lara taşımış ve bir yaradılış metafiziği inşa etmişti. İslam hukuku, Roma hukukundan daha sofistike ve kapsayıcı idi ve hayatiyetini sömürge yönetimleri altında dahi devam ettirebilmişti. Üstelik ictihad kapısı kapandı mı tartışmalarının yapıldığı 19. yüzyılda bile İslam hukuku pratik sorunlara cevap vermeye devam ediyor ve ictihad kapısının fiilen açık olduğunu ilan ediyordu.

Siyasi ve felsefi eğilimi ne olursa olsun, Müslüman toplumların kendilerini Batı medeniyetine en uzak hissettikleri alan şüp­hesiz dinî hayat ve ahlak öğretişiydi. Zira en radikal batıcı aydın­lar bile Müslümanlık yerine Hristiyanlığı tercih etmediler. Tersi­ne, İslam’ı terk ederek Hristiyan olanlara şiddetli tepki verdiler. Cumhuriyet gazetesinde çıkan, 1928 yılında Bursa’daki Amerikan Kız Koleji’nde üç Türk kızının Hristiyan olduğuna dair haberin duyulması üzerine yaşanan hadiseler, -en radikal batıcı reform adımlarının atıldığı bir dönemde bile- dinî kimliğin ne kadar hassas bir nitelik arz ettiğini göstermektedir. Hadisenin öğrenci­ler ve müfettişler tarafından tespit edilmesinin ardından konu Atatürk’e kadar çıkar ve bizzat Atatürk’ün talimatıyla Bursa Ame­rikan Kız Koleji kapatılır; Amerikalı müdiresine ve iki öğretmene para ve hapis cezası verilir. Bu hadiseden sonra Türkiye deki mis­yoner okullarına karşı sıkı bir kontrol başlar.

Bursa Amerikan Kız Koleji’ndeki bu hadise üzerine dönemin Milli Eğitim ve Terbiye Dairesi Reisi Mehmed Emin Bey ile Fuat Köprülü arasında basın üzerinden bir tartışma başlar. 2 Şubat 1928’de Hayat Mecmuası’nda bir yazı kaleme alan Mehmed Emin Bey, Bursa’daki hadisenin münferit bir olay olduğunu, bir mek­tep meselesinden ibaret olduğunu, buna rağmen Türkiye deki yabancı okulların “milli dayanışmaya” zarar verdiğini söyler. Bu okullar, Türk gençlerini kendi milli ideallerinden uzaklaştırmak­ta, çocuklarını bu okullara gönderen ebeveynler ise modernliği “yabancı dil, piyano ve muaşeret adabı”ndan ibaret sanmakta­dırlar. Fuat Köprülü 9 Şubat 1928 tarihli “Hristiyanlaşma Hadise- si ve Kültür Buhranı” adlı yazısında, sorunun basit bir okul mese­lesi olmadıgını, bunun Türkiye’nin içinden geçtiği derin “kültür buhranının bir neticesi olduğunu savunur. Köprülü’ye göre bu okullarda din değiştiren ve Protestan olan kızlar, daha “medeni Türk olduklarını düşünmekte, kendilerine hücum edenleri d “medeniyetsizlikle, tassaupla, cehaletle” suçlamaktadırlar. Te mel sorun, Osmanlı-sonrası Türk toplumuna “yeni bir mefkure”“yeni bir istikamet” verecek donanımdan yoksun olmamızdır Köprülü, sözü, günün en tartışmalı konularından biri olan harf inkılabına ve şekilciliğe getirir: “Çağdaş Avrupa cemiyetlerinin müesseselerini, kıymetlerini -aradaki sosyal şartların çatışması nedeniyle- yalnız şeklî ibr surette almaya çalıştık. “İnkılabımızı tamamlamak için artık Arap harflerini de atarak Latin harflerini almak” isteyenler, işte bu şekilperestliğin en açık numunesidir- ler.” Basit bir “mektep ve tedrisat meselesi” olmakla “derin bir kültür buhranı” olmak arasında gidip gelen üç Türk kızının Hris- tiyanlaşması meselesi, Türk modernleşmesinin kırılgan ve yü­zeysel yapısını ortaya koymaktadır.

Bursa hadisesine verilen tepkilerin arkasında “batılılaşalım ama yabancılaşmayalım” düşüncesi yatmaktaydı. Bazıları buna “gavurlaşmadan çağdaşlaşalım” da diyebilirdi. Lâkin bunun pra­tikte bir karşılığının olmadığı kısa zamanda görüldü ve bu ikircik­li ruh hali farklı şekillerde tazahür etti. İstanbul’da Avrupai yaşa­mak isteyen, bunun için kendilerini Taksim’e, Beyoğlu’na, Pera’ya atan ama Avrupa başkentlerine gidince Türk ve Müslü­man olduğunu hatırlayan aydınlarımız, kendilerini iki cami ara­sında bî-namaz bir durumda buldular. Bunun çarpıcı örneklerin­den birini Osmanlı’nın son dönem batıcı aydınlarından Halil Hâlid’de görüyoruz.

Halil Hâlid 1903 yılında yayımladığı Bir Türkün Ruznâmesi adlı eserinde Avrupalılarm Osmanlı ve Müslüman milletleri hakkmdaki ırkçı önyargılarını sert bir dille eleştirir ve şöyle der: “Spectator adlı bir gazetede rastgeldiğim makalede, esmer ırkla­rın medeni adetleri benimseme kabiliyetinden mahrum olduk­larından bahisle Midhat Paşa [1822-1884] buna misal veriliyor, onun modern kıyafetlerden, bilhassa da pijama giymekten nefret ettiği anlatılıyordu.’’ Hâlid’e göre bu can sıkıcı örnek, batılıların Doğu hakkında sahip olduğu önyargılı tutumu ortaya koymakta­dır. Ona göre işin aslı, Avrupa emperyalizmine kılıf uydurmaktır: “…Bazı radikal gazeteler, Türk boyunduruğundan kurtulan Şark Hristiyanlarının süratle medenileştiklerinden bahisle Türklerin medenileşmeye kabiliyetleri olmadığını yazıyorlar…”En ileri medeniyet seviyesine ulaşmış olan AvrupalIlar, aynı zamanda Doğu toplumlarına karşı adaletsiz ve zalimane politikalar izle­mekte ve “medeniyet” söylemini İslam ülkelerine müdahale et­mek için bir araç olarak kullanmaktadırlar: “‘İnsaniyet’ ve ‘me­deniyet’ jargonlarının tahtında Hristiyan halkımızı himaye etme iddiası ile siyasetçiler üzerimize çullandılar. Papalık da bilvesile Hristiyanlığa ait insaniyet ve medeniyet davasını tutarak uzun­ca bir süredir güttükleri Müslüman kudret ve nüfuzunu çöz­me projesinin icrasına suhulet buluyor.” Hâlid, “medeniyet jargonu”nun ve “medenileştirme vazifesi”nin temel işlevinin, Avrupa sömürgeciliğini meşrulaştırmak olduğunun farkındadır. Bu yüzden Avrupalılara şöyle seslenir:

‘’Avrupalılar şunu da unutmasınlar ki Şarklılar dahi aynen kendi­leri gibi hürriyetlerine ve istiklallerine düşkündürler ve iyi ira­de” veyahut “medenileştirme vazifesi” iddiası ile ecnebi bir devletin kendilerine âmirlik taslamasından en kalbi hissiyatları ile nefret ederler.’’

Bu satırların yazarı aynı Halil Hâlid, Avrupa emperyalizmine yönelik eleştirilerine rağmen ilk bulduğu fırsatta klasik medrese kıyafetlerini üstünden çıkartır ve Beyoğlu’ndan satın aldığı Av­rupai kıyafetleri, kendi ifadesiyle, “kalitesine hiç bakmadan” derhal giyinir. Hâlid’in bu çelişkili ruh hali, hayatın pratikleri içerisinde Türk, Avrupalı, kültür, medeniyet, moda, modernlik, kimlik, gösteriş, şekil, ben ve öteki kavramlarının ne kadar iç içe geçtiğini ve karmaşık ve kırılgan bir yapı arz ettiğini göstermek- tedır.

Batı medeniyetiyle Avrupa sömürgeciliği arasında sıkışıp k lan Türk elitleri bu derin çelişkiyi aşmak için hep bir vicdan muhasebesi içinde oldular. Bir çıkış yolu bulmak için kendilerini Avrupa’nın olduğuna inandırdılar. Bir tarafta aydınlanma, bilim, hür düşünce, anayasal demokrasi ve ekonomik refahı temsil eden Avrupa; öbür tarafta Osmanlı topraklarını ve İslam ülkeleri­ni işgal eden, sömürgeleştiren, cephede cansiperane mücadele ettikleri Avrupa. “Hangi Avrupa daha gerçek?” sorusu can yakıcı bir soruydu ve üzerinde fazla durulmadı; zira yeni dünya düze­ninde ayakta kalabilmek için Anadolu insanı bir şekilde Batı me­deniyet havzasına girmek zorundaydı.

Abdullah Cevdet, Avrupa medeniyetini ve medenileşmeyi bir türlü idrak edip içselleştiremeyen kitleler için hazırladığı ve ilk olarak 1914 yılında yayımladığı Mükemmel ve Resimli Âdâb-ı Muâşeret Rehberi adlı kitabında, Avrupa’ya yaklaşmamakta inat eden İstanbul’a Avrupa’nın yaklaştığını söyler:

‘’Üç sene evvel şu satırları yazmışüm: “… Avrupa İstanbul’a yak­laşıyor, İstanbul Avrupaya yaklaşsın! Tekâmül kanunu şefaat ve merhamet nedir tanımaz; fakat onun merhametsizliğinde derin ve geniş bir nev-i merhamet mündemiçtir. Bu merhametsiz ya­hut pek merhametli kanun-u tabiat daha iyiyi yaşatmak için iyiyi ortadan kaldırır, kuvvetliyi yaşatmak için zayıfı ezer, pâkı yaşatmak için nâ-pâkı öldürür, zekiyi yaşatmak için gabiyi kah­reder, çalışkanı yaşatmak için tenbeli ortadan süpürür. Bu, dai­ma böyle olmuştur, böyle olmaktadır, ale’d-devam böyle ola­cak ve böyle olmanın neticesi hayr, hüsn, kuvvet olacaktır”. Avrupa bize yaklaşıyor, Avrupaya yaklaşalım demiştim; biz Av­rupaya yaklaşmamakta ısrar ettik. Uzaktan ve kable’l-vukû gör­düğüm “yaklaşma”mn bugün vukû ve şuhûduyla dağdârız. Av­rupa Çatalca’ya dayandı, Avrupa bize yaklaştı.’’

Abdullah Cevdet “Çatalca’ya dayanan Avrupa”nm yürekler yaktığının farkındadır. Zira vatan toprakları işgal edilmektedir. Hem de medeniyetin beşiği kabul edilen Avrupa tarafından. Fa­kat Abdullah Cevdet geri adım atmaz ve bunun “tekâmül” ve evrim kanununun kaçınılmaz bir sonucu olduğunu söyler. Biz bu­gün acı çeksek de akıbet hayr olacaktır!

 İbrahim Kalın-Akıl ve Erdem                                                                                                                                       _

Yazar Hakkında: Muhammed Ali

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*