Batı aklının işleyiş tarzı

Bu işleyişi iyi anlayabilmek için müşrik aklın faaliyetine şöyle bir bakmak yeterlidir.

Miladi ll. asırda Pavlus, Saint Paule ve Petrus denilen azizler, Hristiyanlığa tevhid inancının yerine eski Yunan’ın ve Roma’nın putperest şirk inancını yani üçlü ilahanlayışını yerleştirdiler. Daha sonra M.S. 3213’te İznik Konsülü’nde yüz yir. miden fazla İncil nüshası arasından ancak dördü daha sıhhatli görülerek seçilebildi. Bunların da hiçbiri diğerini tutmaz. İşte bu imana ve ilâhî vahye kirli ellerin karışmasından doğan iman kargaşasından istifade ile Roma kilisesi ortaya çıktı. Bu “Kilise”, adı “Hristiyanlık” olsa da âdeta yepyeni bir din olarak kendini gösterdi.

Bu yeni dinin Eflâtun felsefesinin farklı yorumuyla felsefî temellendirilmesini yapan, Romalı düşünür ve meşhur Kilise babası Aziz Augustinus’tur. Bu zat M.S. 410’da Roma, paganlarca (dinsiz Vizigotlarca) yağmalanınca Paganlara Karşı Tanrı Sitesi/Devleti adında bir kitap yazdı. Onun iddiasına göre insanlık tarihi iki şehir arasındaki kavganın bir özetidir. Nihaî zafer, dünya zevklerini terk edip Hristiyan değerlere kendisini adayan insanların yaşadığı Tanrı Sitesi’nin olacaktır. Bu zaferin arkasındaki gereçek mimar ise Tanrı sitesindeki insanları kutsayan, onlara kazanma azmini ve iradesini veren“Hristiyan Kilisesi”dir.

Bu “Tanrı Devleti”ni gerçekleştirmek mefküresi, hızını kaybetmeksizin yeni şartlara uyum sağlayacak şekilde kılık değiştirerek mücadeleye devam etmiştir ve bugün de devam etmektedir. Bu mücadele Hristiyanlık ile Hristiyan olmayan “kâfirler” arasındaki, uygarlık ile barbarlığın mücadelesidir. O Aziz’e göre bu çatışma kâfir denilenlerin karmaşası ortadan kalkıncaya, herkes Hristiyan oluncaya kadar bu mukaddes savaş devam edecektir. Bu karmaşanın faillerinın anadan kalkması Hristiyanlığın dinî ve ahlaki ilkelerinin dünyada hâkim kılınması, Tanrı Devleti’nin dünya ölçeğinde yerleştirilmesi demektir.(18)

Daha sonra 13. asırda Aquinalı Aziz Thomas (ö.1274) adındaki bir başka kilise babası, bu sefer Aristo felsefesinin farklı yorumuyla Hristiyanlığı, daha doğrusu Katolik kilisesini farklı bir istikamete çekti. 14. asır ortalarında Meister Eckart ise Protestanlığın zeminini hazırladı.

Sonra bu müşrik akıl, Aydınlanma hareketiyle birlikte iyice ‘ münkir akla dönüştü ve kendisini Tanrı ilan etti. Çünkü Allah ile bağlarım koparan insanlar ve topluluklar kendilerine yeryüzünde yeni ilahlar bulmak zorunda kalırlar ve onları kendi elleriyle yontarlardı. Fakat insan, önce ben’ini/ego’sunu, yani nefsini yüceltir, üstün bir yaratıcıyı kabul etmiyorsa kendi nefsini yücelterek ona tapar hâle getirenler de olurdu.

Hilmi Ziya Hocamın “dönek ilâhiyatçı” dediği Ludwig Feuerbach (6.1873) insanın şizofrenik bir şekilde kendini “ben” ve “öteki” diye ikiye böldüğünü ve böylece kendisinin dışına çıkmış olduğunu söyler. Ona göre insan, kendisine dışarıdan baktığım sandığı öteki sanal varlığa Tanrı ismini vermiştir ve bu düşünceyle kendine yabancılaşmıştır. Benliği bölünmüş ‘ olan bu insan ancak Tanrı fikrinden vazgeçerek kendisine yabancılaşmaktan kurtulabilir.

Dolayısıyla Feuerbach, insanın benliğini büyüterek ona taptığını ve böylece Tanrı denilen varlığın insanın uydurması olduğunu ileri sürmüş oluyordu. Kendisi aslen ilahiyatçı olan bu düşünürün, kendi ifadesine uygun biçimde Hristiyanlıktan dönerek bu “kişilik bölünmesi”nden kurtulmaya çalıştığı anlaşılıyor.

Onun bu anlayışı Marksist teorinin temelini teşkil ettiği için insanın Tanrı’yı yaratan varlık olduğu anlayışı, bizde bir kısım solcular tarafından zaman zaman kullanılmıştır.

Mesela Çetin Altan, bu fikri alıp 25 Mayıs 1963 tarihinde MilIiyet gazetesinde çıkan bir yazısında Müslüman Türk köylü. süne kahvehanede kendi kahramanını konuşturarak Tanrı’yı insanın yarattığını söyletiyordu. Demek ki bu anlamda Tevfik Fikret’in sözü yanlış sayılmaz.

Beşerı’n böyle dalâletleri var, Putunu kendi yapar, kendi tapar.

J. S. Mill’in, Max Weber’in ve diğer bazı Batılı düşünürlerin dediği gibi insan emeğini putlaştırır. Eric Fromm’un dediği gibi, insan, “kendi ellerinin emeğine tapmakta, kendisini bir nesneye dönüştürmekte,(19) emeğini put hâline getirmekte ve kendi yaptığı makinenin esiri olup robot durumuna düşmektedir.” Kazancını, servetini, şehvetini, aşkını, sanatını, bilgisini, aklım, lüks hayatını, lüks arabasını, kendisini putlaştırır ve Ulu Yaratıcı’yı tam tanıyamadığı için bunlara tapar. Böylece münkir ve müşrik aklın sevk-i idaresine girmiş olur. Nitekim Kur’an-ı Kerim de “heva ve hevesini ilah/put edinenler”den bahsediyor ve bazı insanların iç yüzlerini açığa vuruyor: “Kötü duygularını (heva ve heveslerini) kendisine tanrı/ilah edineni gördün mü? Sen (Resülüm) ona vekil/koruyucu olabilir misin?”(20)Demek ki insan kendi nefsinde birtakım putlar ihdas ediyor ve onlara tapabiliyor.

Batı uygarcılarının akıllarının bir kısmı münkir akıl diğer bir kısmı da müşrik akıldır. Bunların ikisi de tabiatı, tabiattaki mevcut yer altı ve yer üstü servetleriyle onlara sahip olan ülkeleri, toplumları ve kavimleri asırlardır sömürmeye yöneldi ve hâlen aynı gayeyi devam ettiriyorlar. Çünkü o akıl, insan denilen varhğa hürmet etmeyi değil, onun emniyetini temin edip huzurlu yaşamasını sağlama cihetine gitmeyi değil; insanları daha fazla nasıl sömürebileceğinin, kendilerinin nasıl daha müreffeh yaşayacağının yollarını aramayı tercih etmiştir.

Böylece insanlar arasında sınıflamalarla aynın yaprak sadece kendisinin olana, kendi insanına hürmet ediyor; bir anlamda sadece onu insan olarak kabul edip diğerlerini araçlaştırıyor, sömürüyor.

Descartes ve “müşrik akıl”

Descartes’in ahlak Üzerine Mektuplar adlı eserinde İsveç Kraliçesi Elizabeth’e yazdığı mektuplardan birinde Romalı filozof Seneca’nın Mes’ud Hayat adlı kitabını tanıtacağım söylüyor. “Seneca gibi iman ışığından mahrum ve yalnız tabii aklı kendisine rehber edinen bir feylesofun eserini” tanıtacağını haber verdikten sonra sözüne şöyle devam ediyor: “Aklı iman nuru ile aydınlanmadığı için birtakım hakikatleri görememiş olan Seneca’nın bu kitabı, kendisini müşrik bir filozofun yazabileceği en iyi kitap olmaktan alıkoymuştur.” Bu sebeple Descartes’ın ifadesiyle Seneca’nın “tabii/müşrik akıl”ı bir takım deneme üstü/metafizik hakikatlara ulaşamamıştır.” Şu hâlde Seneca’nın ve tabiatıyla Roma’nın müşrik aklının mahsulü olan eski putlarının hortlatılmasıyla diriltilmiş, dolayısıyla bu çok tanrıka ve putçuluk yeni nesillerin kalblerinde huzur bırakmamıştır.

Descartes, “müşrik akıl” nitelemesi yapıyor, ama onun akılcı denilen mekanik sistem anlayışında yeknesaklık, riyazî/matematik akıl yürütme, teknik ve makineleşme dolayısıyla robotlaşma anlayışı hâkimdir. Zaten Descartes bunu Metod Üzerine Konuşma adlı eserinde açıkça ifade etmektedir. Çünkü ona göre makinleşme ve teknik daha mutlu hayat yaşamanın yolunu açacaktır.

Leibniz’in “nurlu” akıl anlayışı

Alman filozofu ve Türkiye’nin parçalanması için plan hazırlayanlardan birisi olan Leibniz (1646-1716) akıl için şunları söyler: “Aklın nuru da tıpkı vahyin nuru gibi, Tanrı’nın bir armağanıdır. ”, “Aklımız Tanrı ’daki küllî akla uygundur. İkisi arasındaki fark, bir damla su ile okyanus yahut daha doğrusu sonlu ile sonsuz arasındaki farka benzetilebilir. ” Onun bizlerdeki mümin akıl anlayışına yaklaşan akıl anlayışına Batılı dünyada kulak kabartan olmadığı anlaşılmaktadır.(21)

C. Batı aklının dünyada açtığı yaralar

Batı uygarcılarının münkir ve müşrik akılları tabiatı, tabiattaki mevcut yer altı ve yer üstü servetleriyle onlara sahip olan ülkeleri, toplumları ve kavimleri asırlardır sömürmeye yöneldi ve hâlen aynı gayeyi devam ettiriyor. Çünkü o iki akıl, insan denilen varlığa hürmet etmeyi değil, onun emniyetini temin edip huzurlu yaşamasını sağlama cihetine gitmeyi değil; insanları daha fazla nasıl sömürebileceğinin, kendilerinin nasıl daha müreffeh yaşayabileceğinin yollarını aramayı tercih etmiştir.

Böylelikle yeni bir “insan-tanrı” zuhur etmiş, kendi yaptıklarını kutsayıp kutsallaştırmıştır. Böylelikle kurulan bu yeni laik dünyada, esas ilahî Tanrı’nın hükümranlığına son verilmek istenmiştir. Tabiatıyla bu bilim papazları, insanın makineyi andıran bir tabiatı olduğunu ileri sürüyorlardı.

Harward Üniversitesi’nin psikoloji profesörü B. F. Skinner “İnsan makinedir, ama karmaşık bir makinedir” diyor. Bir kısım bilim adamlarına göre insan, akıllı makinelere boyun eğecek ve eski kimliğinin bir kısmını terk edecek ve yeni kimlikler edinecektir. 20. asır başlarında Oxford filozoflarından olan Gilbert Ryle, ruh kavramını “Makinedeki hayalet”, “lokomotifteki at” ifadeleriyle alaycı bir şekilde tanımlamıştı. Bütün bunlar Rönesans’tan sonra gelişen natüralist-maddeci ve ateist anlayışın bir uzantısıdır.

Bu maddeci anlayışın etkisiyle bizde de mesela şair Oktay Rifat Horozcu onlardan geri durur mu? O, bir şiirinde insan ruhu ile kimyasal bir tür olan tuz ruhu ve nane ruhunu aynı kalıpta görüyor:

Tanrı katında ruhlar dizi dizi, Insan ruhu, tuz ruhu ve nane ruhu.

Bugün bu anlayışta olan bir kısım yazar, çizer ve tekkafalar (emeller) mevcuttur.

Tuz ruhu ile aynı görülen insan ruhunun yapacağı bir şey var mıdır? Bedendeki ruh, tuz ruhu gibi bir nesne ise insan bedeni de maddî bir varlık olarak istenildiği gibi yönlendirebilecektir. Dolayısıyla aklın, zihnin ve kalbin hiç tesiri kalmayacaktır. Yani bir çeşit şuursuz robotlar ortalığı saracaktır.

Karl Popper (1901-1994)

Avusturya asıllı İngiliz filozofu K. Popper, farkında olmadığımız, Aydınlanmacı kafasıyla göklere çıkardığımız bütün bu müthiş gelişmeleri, Hegel’in tarihi ilahlaştıran anlayışını, bakınız şu çarpıcı ifadelerle nasıl açıklıyor: ‘

“Tarihselci devrimden daha önce gelen Tanrı’ya karşı naturalist devrim, Tanrı ’nın yerine doğayı geçirdi. Bunun dışında hemen her şey aynı kaldı. Teoloji, yani Tanrıbilim yerini doğabilime; Tanrı yasaları yerini doğa yasalarına; Tanrı iradesi ve gücü yerini doğa iradesine ve gücüne; nihayet Tanrı düzeni ve yargısı da yerini doğal ayıklamaya bıraktı. Teolojik determinizmin yerini natüralist determinizm aldı, yani Tanrı ’nın her şeye kadir oluşunun ve her şeyi bilirliğı’nin yerine doğanın her şeye kadir oluşu ve her şeyi bilirliği geçti. ”

“Daha sonra Hegel ve Marx. doğa tanrıçası yerine tarih tanrıçasını koydular. Böylece tarih yasaları, tarih güçleri, akımları, planları ve tarihî determinizmin her şeye kadir ve herşeyi bilirlı’ği ortaya çıktı. Tanrı ’ya karşı günah işleyenlerin yerini, “tarihin ilerleyişine boşu boşuna direnen caniler’aldı.Nihai yargıyı Tanrı’nın değil tarihin (milletlerin ya da sınıfların tarihinin) vereceğini öğrendik. ” “Ben, bu tarih tanrılaştırmasıyla mücadele ediyorum. ”

“Tanrı-doğa-tarih sıralaması ve buna karşılık olarak laikleşmiş dinler sıralaması burada bitmemektedir. Tarihselcilerin, bütün ölçütlerin (standartların) tarihsel olgular olduğunu keşfetmeleri; (Tanrı’nın ölçütleri ve olguları birdir), olguların, insan yaşamı ve davranışına ilişkin var olan ya da gerçek olguların tanrılaştırılmasına yol açmıştır; bu da laikleşmiş millet ve sınıf dinlerini, varoluşçuluğu, pozitivizmi ve davranışçılığı doğurmuştur. İnsan davranışı, sözsel davranışı da kapsadığından, dil olgularının tanrılaştırılmasına kadar varılmıştır. Bu olguların (ya da var olduğu iddia edilen olguların) mantıksal ve ahlaksal otoritesine başvurma eğilimi,günümüzde felsefenin en büyük erdemi sayılmaktadır. ”(22)

Süleyman Hayri Bolay – Batı Aklına Karşı Türkiye,syf.66-72

18 A. Bülend Baloğlu, Küreselleşmenin gölgesinde Yeni Dünya Düzeni. Danimarka Kuzey gazetesi, 31 Ekim 2016.

19 Yeni Bir İnsan Yeni Bir Toplum, İstanbul, 1984, s. 72.

20 Furkan, 25/43.

21 Leibniz, İman ile Aklın Uygunluğu Üzerine Konuşma, çev. Hüseyin Batuhan, M. E. B. Yay., İstanbul, 2. basım, 1986, s. 43, 81.

22 Karl Popper, Toplum Bilimlerinde Öndeyi ve Kehanet, Bryan Magee’nin Karl Popper ’in Bilim Felsefesi ve Siyaset Kuramı, İstanbul 1982, s. 148,

 

Yazar: Muhammed Ali

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*