Ahmed b.Hanbel(r.a)’ın Akidesi

Ahmed b. Hanbel’in akidesi, Allah’ın kitabında varid olan mü-teşabih (âyet) ile sahih hadîste sabit olan müteşabih şeyler hakkında diğer müctehid imamlar ve sâlih selefler gibi, te’vili gerekli olanın, te’vil cihetine gidilmesidir. Meselâ; Kur’ân-ı Kerim’de, zahiri mânâsı «Rabbin geldi»(Fecr,22) (Rabbinin emri geldi); «Her nerede bulunursanız O (Allah) sizinledir»( Hadid,4), âyetleri ile Peygamber efendimizin «Siyah taş (Kâbe-i Muazzama’nın bir köşesinde bulunan ve hacılar tarafından ziyaret edilen taş) Allah’ın yeryüzünde sağ elidir»(1) buyurduğu hadîs-i şerifin tevili gibi.

Âyet ve hadîslerdeki müteşabihlerin te’vili, muayyen olmayanların ilmini Allah’a havale etmekle, Allah’ın hâdis olan şeylere benzemekten tenzih edilmesidir.

İbnü’l-Cevzi, «Menakibül-İmam Ahmed» adlı eserinin yirmi- birinci babında der ki: Açıkça Ahmed b. Hanbel’in usûlü’d-din (akaidi’deki itikadı: îman, kavil ve ameldir. Ziyadeleşir ve noksanlaşır. Tüm iyilik, hayır, imanın parçasıdır. Günah, imanı azaltır. Kur’- ân hakkında da diyor ki: O, Allahü Teâlâ’nın kelâmı olup mahlûk değildir. Mahlûktur (sonradan yaratılmıştır), diyen kimse kâfirdir. Fakat Kur’ân’ı okuyup da, telâffuz ettiğim kelimeler mahlûktur, diyen kimse, Cehmiye tâifesindendir.

Ahmed b. Hanbel, müteşabih hadîsler hakkında da diyor ki: Ehl-i sünnet ve’l-cemaatten olan mü’minin bazı sıfatları, şudur: Bilmedikleri şeylerin mânâsını Allah’a havale etmektir. Nitekim Peygamber (s.a.v.) ’den rivayet olunan, «Şüphesiz cennet halkı Rabbini göreceklerdir», hadîsini tasdik eder. Ona hiç meseller getirmezler.

İşte dünya çapındaki müslüman âlimlerin, üzerine ittifak ettikleri şey budur.

Sahabelerin biribirlerine karşı faziletçe üstünlükleri hakkında, îmam Ahmed b. Hanbel’in akidesi: Evvelâ Hz. Ebû Bekir, sonra Hz. Ömer, sonra Hz. Osman’dır. Bu üç zâtdan sonra, şûrâ heyeti olan beş kişidir ki, Hz. Ali, Hz. Zübeyir, Hz. Talha, Hz. Abdurrahman ve Hz. Said’tir. Hepsi de, hilâfete lâyık kişilerdir. Hz. Ali’nin hilâfetini hak görmeyen kimse, kabilesinin eşeğinden daha sapıktır. Yine diyor Ki: Gerçekten, Peygamber (s.a.v.)’den rivâyet edilmiştir.

Yine Îbnü’l-Cevzî, mezkûr babın sonunda, Ahmed b. Hanbel’- den şöyle rivayet eder: Resûlullah’tan sonra insanların efdali, (üstünü) Ebû Bekir, Ömer, Osman ve Resûlullah (s.a.v.)’in amcası oğlu Ali’dir. Allah hepsinden razı olsun!

El-Hafız Ebu’l-Hasan ed-Dârekutni’nin çağdaşı olan el-Hafız Ebû Hafs b. Şahin demiş ki: îki sâlih adam olan Câfer b. Muhammed ve Ahmed b. Hanbel, birçok kötü arkadaşlarının belâsına çarpılmışlardır. El-Hafız Ebu’l-Kasım b. Asâkir (Tebyinu kazıbi’l-müf- teri fimâ nüsibe ilâ-İmam Ebi’l-Hasani’l-Eş’arî) adlı kitabında bunu El-Hafız Ebu’l- Hasan’a isnad ederek demiş ki: Rafıziler, Câferi Sâdık b. Muhammed el-Bakır’ın onlardan berî olduğu birçok çirkin meseleleri kendisine isnad ettiler. Keza Ahmed b. Hanbel’in de, bâzı talebe ve tabileri, Allah’ın cisim olduğu mânâsında birçok bâtıl sözü kendisine isnad etmişlerdir. Halbuki, Ahmed b. Hanbel bu sözlerden uzaktır. Şüphesiz İmam Ahmed ile ilk tâbilerinin, Kur’ân ve hadiste geçen birçok muhal tâbirleri, te’vil ettiklerini gösteren rivâyetler sabit olmuştur.

Takiyyüddin el-Husani, «Defu’ş-şübhe men teşebbehe ve temer- rede ve nesebe zâlike ile’l-İmam Ahmed» adlı kitabında, açıkça der ki:

İmam Ahmed, Kur’ân-ı Kerim’deki «Rabbin geldi»(Fecr,22) meâlinde olan âyetin hakikî mânâsının, «Rabbin emri geldi» demek olduğunu söylemektedir.

Kadi Ebû Ya’lâ ise şöyle der:

İmam Ahmed, bu âyetten maksadın, Rabbin kudreti ve emri olduğunu söyler. Nitekim Allahü Teâlâ bunu, «O kâfirler, Rabbinin emrinin gelmesini bekliyorlâr»(Nahl,33) âyeti ile beyan eylemiştir. İlk âyet mutlak olup ondan mukayyed bir mânâ irade edildiğine işaret ediyor ve bu tâbirin üslubu, Kur’ân, hadîs, icma-i ümmet âlimlerinin kelâmında çokça geçer. Çünkü ilk âyetin zahirinden nakil anlaşılmaktadır. Nakil ise, Allah sübhanehu hakkında câiz değildir.

Hz. Peygamber (s.a.v.)’in, «Rabbim gecenin bir kısmında, dünya göğüne iner», buyurduğu hadîsin durumu da buna benzer; te’vil edilir. Bunu açıkça îmam Evzaî ile îmam Mâlik de söylemişlerdir. Çünkü intikal ve nakil, hâdis sıfatlarıdır. Aziz ve yüce Allah, zâtını hâdis sıfatlardan tenzih etmiştir.

Bu müteşabih âyete ve hadise benzeyip te’vili lâzım olan âyet lerden biri de Allahü Teâlâ’nın, «Allah, Arş üzerine istivâ etti»-(2) âyet-i celîlesidir. Avam tabakasından biri, bunun mânâsını sorarsa, «Allah’ın, Arş üzerine istivâsı (istilâsı) malûmdur. Keyfiyeti ise (istilânın ne şekilde olduğu), bizce meçhuldür. Ona iman etmek vacip olup, ondan sual edilmesi, bid’attır diye kendisine cevap verilir. îmam Rebîa ancak bu şekilde cevap vermiş, talebesi Mâlik de, bu hususta, ona mütabaat etmiştir. Zira avam tabakası, Arapça olan istivâ kelimesinden, zahire göre hadis (sonradan olan) sıfatlardan olduğunu anlıyorlar.

Halbuki Allah sübhanehu ve Teâlâ, Kur’ân-ı Kerim’de «O’nun (Allah’ın benzeri olmak şöyle dursun) benzeri gibisi (dahi) yoktur. O, hakkıyle işiten, kemâliyle görendir» (Şura sûresi, âyet: 11), diye kendini o sıfatlardan tenzih eylemiştir. Demek ki, Allah’ı zerre kadar bir şeye benzetmek, Kur’ân’a inanmamak demektir. Bundan küfür lâzım gelir. İmamlar, mezkûr âyetteki, istivânm mânâsını sormanın bid’at olduğunun sebebini şöyle açıklamışlardır:

Fıkıh ve diğer bâzı ilimlere mensup olan birçok kimseler, müteşabih olmayan âyet ve hadîslerin mânâlarını idrak edemiyorlar-, müteşabihlerin mânâlarını nasıl idrak edecekler? Müteşabih âyet ve hadîslerin mânâlarını ancak Allah sübhanehu bilir. Kur’ân ve hadisler, aziz ve yüce olan Allah’ı, yakışmayan sıfatlardan tenzih etmekle dolup taşmaktadır. Allah’ın bir ismi de Kuddûs’tür (hissin duyduğu şeylerden münezzeh ve Zat-ı Bârisi noksan sıfatlardan beridir). Bu ismin mânâsında, Allah’ın noksan sıfatlardan çok tenzih edilmesi ve teşbihi (benzetmeyi) hayale getirilmemesi işareti vardır. Allahü Teâlâ’nın Kur’ân-ı Kerim’de, «(Ya Muhammed) de ki: Allah, birdir, Her şey O’na muhtaçtır. Doğurmuş değil, doğurulmuş da değildir? O’na hiçbir kimse eş olmuş da değildir.»(İhlas) meâlen buyurduğu âyetlerde de, bu işaret vardır. Çünkü bu âyetlerden Allah’ın cinsiyet, cüz’iyet ve daha başka noksan sıfatlardan münezzeh olduğu anlaşılır.

İmam Ahmed, «Hadîsleri nakil olundukları gibi nakledin», diye buyuruyordu. Talebeleri, İbrahim el-Harbî, Ebû Davud ve Esrem gibi yüce tâbiin ve muhakkik âlimlerden olan Ebu’l-Hüseyin el-Mü- nadi, Ebu’l-Hasan el-Temimî ile Ebu Muhammed Rızkullah b. Ab-dülvahhab ve bu mezhebin direklerini teşkil eden diğer âlimler, İmam Ahmed’in sözlerine göre hareket edip, kendisi Abbasî halifesinin işkencesine uğramadan önce ve daha sonra söylediği sözlere uydular. Zamanının halifesinin emri üzere kamçıyla dövülürken de, «(Allah ve Resûlü tarafından) denilmeyen sözü (Kur’ân mahluktur, sözünü) nasıl diyeyim?» derdi. Kur’ân-ı Kerim’de geçen mezkûr istivâ kelimesinin mânâsı için «İstivânın mânâsı, Allah’ın irade eylediği gibidir.» diyordu, öyle ise, istivânm mânâsı hakkında Allah’ın sıfât-ı zatiyesi veya sıfât-ı fiiliyesindendir veya istivâ kelimesinin zahirine göre (oturmak) mânâsınadır, diye Ahmed b. Hanbel’den rivayet eden kimsenin ona iftira edip, aziz ve yüce Allah’ı kâinata benzetmek mânâsını ifade eden ve sarahaten küfür olan şeyleri ona isnad edenin muhasebesi Allahü Teâlâ’ya aittir. Çünkü ona, isnad edilen, Allah hakkındaki bu tür sözler, bizzat Allah’ın kendini o şeylerden tenzih eylediğine muhaliftir. Allah sapıkların söylediklerinden uzaktır.

Kaynak:Ebu Hamid bin Merzuk – Bera’atü’l –Eş’ariyyin(Ehl-I Sünnet’in Müdafaası),syf:30-33,Bedir yay.

Dipnotlar:

(1)-Bu hadîs-i şerifte geçen «sağ el», teşrif ve kerem mânâsına hamledilmiştir. Yâni «sag el» mübarek olduğu gibi Allahü Teâlâ bu mübarek taşa da şeref vermiş; onu öpmek veya istilâm etmek için yeryüzüne vaz’etmiştir. Geniş bilgi için, İhyâıı Ulûmi’d-din’in akaid kısmına bakınız.

(2)- îstivâ; kelimesi Kur’ân-ı Kerim’in birçok sûresinde geçtiği gibi, A’raf sûresinin 54’üncü âyetinde de geçmektedir. Mezkûr sûredeki âyetin meâl-i şerifi şöyle-dir: «Rabbiniz cdur ki; gökleri ve yeri altı günde yarattı, sonra Ars’a hükm (istivâ) etmiştir».

İmam Gazâli de, «İhyâu Ulûmi’d-Dîn» kitabının Akaid bahsinde der ki:

Kur’ân’da geçen «istivâ» kelimesi, ‘istikrar’ ve «temekkün» mânâsına telâkki edilirse, mütemekkin olanın Arş ile temas eden bir cisim olması gerekir. O cisim, ya Arş kadar veya Arş’tan daha büyük veyahut da ondan daha küçük olması icabeder. Bütün bunlar Allahü Teâlâ için muhaldir. Muhale götürücü bir şey de elbette muhaldir. öyle ise, istivânın lügavî mânâsı, muhaldir.

Bu babda en doğru yol, selefin cumhurunun mezhebidir. Selef imamları bu gibi rriüteşabihlerin Allah’ın şanına lâyık olduğu veçhile hakikatına iman ve bizim hakkımızda müteârif olan zahirî şeklin Şâriin matlubu olmadığını beyan etmişlerdir. Binaenaleyh selef hudûs şaibelerinden Allah’ı tenzih ile beraber, böyle nassların zahirindeki yed, vech, gadab, rahmet, istivâ, nüzûl gibi müteşabihleri te’vil yoluna gitmemişlerdir.

Şârih aynı özetle şöyle diyor: Nüzûl, intikal, i’lan, kavi, teveccüh vs bir hüküm suduru mânâlarına kullanılmıştır. Bu mânâların hepsi lügatçılar arasında malûm şeylerdir. Madem ki nüzûlün böyle müşterek mânâsı vardır. Allahü Teâlâ’nın kendisiyle tavsifi câiz olan bir mânâya hamledilmesi en doğru bir harekettir. Burada Allah’ın rahmetle dileklerini vermekle, mağfiret etmek suretiyle teheccüd sahiplerine teveccüh buyurmasıdır, denilebilir. Bu, bir te’vil değil, fakat lafzı, medlûlü olan müşterek mânâlardan birisine hamletmektir ki, îmam Mâlik gibi seleften bâzılarının te’villeri de hep bu şekilde bir te’vildir. Hakikatta bu te’vil değil, bir nevi mânâ tercihidir.

Nevevî de bu hadîs hakkında şunları söylüyor:

Bu, müteşâbih hadislerdendir. Bunda âlimlerin iki mezhebi vardır. Bîri, selefin cumhuru ile bâzı kelâmcıların mezhebidir ki, onlar Allah’ın intikal, hareket vb. mahlûk alâmetleri olan mahlûk sıfatlardan tenzihine itikat ederek bunun Allahü Teâlâ’ya yakışacak surette hak olduğuna, hakkımızda müteâref olan zahirinin kasdedilmemiş olduğuna inanıp te’vili hususunda kelâm etmezler.

İkincisi, birçok kelâmcıların ve seleften birtakım cemaatların mezhebidir: Bu, müteşabihler çeşitli yerlere göre ve lâyık olacak surette te’vil olunur. Bu esas üzerinde onlar bu hadîsi iki türlü te’vil ettiler: Biri Mâlik b. Enes ve diğerlerinin te’vilidir ki hadisin mânâsı» Allah’ın rahmeti, emri yahut melekleri iner demektir. Nitekim tâbiler hükümdarın emrini yerine getirdiklerinde de, «Sultan şöyle şöyle yaptı…» denir. İkincisi, bunun istiare üzere olmasıdır. Bunun da mânâsı Allah’ın dua edenlere icabet ve lütufla teveccühüdür. Allah, yegâne bilendir (Nevevi).

 

Yazar Hakkında: Muhammed Ali

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*