A’dan Z’ye Kemalizm (4 ve Son)

A'dan Z'ye Kemalizm (4 ve Son)P.

Böylesi bir perde nice gözleri bürümüşken, nice aklı meşgul edecek; yaşamayı herşeye tercih ettirecek, “dünyayı dine tercih rejimini’’ meyve verecek bir felsefenin temelleri de atılır adım adım.

Daha Cumhuriyet ilân edilmeden, bu temelin ilk direğı dikilmiştir bile.İzmir Kongresinde ‘’İktisadiyat demek, herşey demektir.’’der Mustafa Kemal. “Öyle bir iktisat devri ki, onda memleketimiz mamur olsun» milletimiz müreffeh ve zengin olsun.’’Ardindan bu açıdan da söz İslama varır.’’Kanaat, bitmez tükenmez bir hazinedir’’ hadisinden bahis açılır. Sonuç, bir idam hükmüdür sanki, “kanaati kenz-i yefna (bitmez tükenmez bir hazine) farzetmek. Fakrı fazilet bilmek felsefesine de, iktisat devri artık hitam versin. Ve infaza bir an önce başlanır. “Lüküs hayatlar devreye girer. Kaç milyonerimiz var?

‘Hiç’ der Mustafa Kemal, “Binaenaleyh, biraz parası olanlara da düşman olacak değiliz. Bilâkis, memleketimizde birçok milyonerlerin, hattâ milyarderlerin yetişmesine çalışacağız.”

Çalışır. “Biraz parası olanlar’ listesine alınan Eczacıbaşı sülâlesinden Nejat Eczacıbaşı’nın dediği gibi, CHP dördüncü kurultayında devletçiliği öneren Atatürk, o “devletçilik“ içinde, “yol işlerini, demiryolu işlerini bazı müteahhitlere verir; ortaya Vehbi Koç ve benzeri zenginler çıkar—yaşayışı ile herkesin özendiği bir Kemalist hayat örneği sergileyen; parası ile Kemalizm çizgisindeki basının, şunun, bunun destekçisi ve gen kalanların ise köstekçisi olan zenginler…

Bîr yanda bunlar olurken, diğer yanda “Allah’ı da, sultanla birlikte tahtından indirdik. Bizim mabedlerimiz fabrikalardır” diye yazar biri CHP Edime mebusu Mehmet Şeref Aykut ise, Kamalizmi anlattığı eserinde, şu tesbite erişin “Kamalizm, bunların üstünde, yalnız yaşamak dinini aşılayan ve bütün prensiplerini ekonomik temeller üzerine kuran bir dindir.”

Bu din, nice dinsizi bağrına çeker. Ama ne yazık ki, nice safdil ehli dini de meşgul edip kendisine bağlar. Nice insan, Şemseddin Günaltay’ın Zulmetten Nura ’sında yazdığı gibi düşünmeyi hak bilir. Nicesi, onun gibi, “Asıl İslâmlık dünya ve âhiret için çalışmak, dünya ve âhiret için kazanmak, dünyada büyümek, kuvvetlenmek, servet ve ihtişam içinde yaşayarak, mesut ve faziletli bir dünya hayatı yaşayarak Allahın ahirettekı nimetlerine istihkak kazanmaktır” diye düşünür. Bu, Max Weberin Kaptializmin Ruhunda örneğini verdiği -Protestan ahlâkına tıpa tıp uyan bir felsefedir. Ve görünüşte din ile hayatı, dünya ile ahireti bir arada düşünüyor gibiyse de, en nihayeti yaşama derdini dine, dünyayı ahirete tercihi netice verir. Ve dünya hayatı için istenenlerin sınırı olmadığı için, âhiret için çalışmaya bir türlü vakit kalmaz.

İnsanlar, sanki insan olduklarım unutmuş gibidir. Sanki, aklıyla, kalbiyle, vicdanıyla, onca duygusuyla şu koca kâinata muhatap olan insan kalkmış; sadece mide ve dilden ibaret, başka bütün kabiliyetleri onun emrine girmiş insanlar dünyaya gelmiş gibidir.

O günleri Kastamonu sürgününde bütün gerçekliğiyle gören Bediüzzaman Said Nursî, bunun için “İşte bu dehşetli musibette, ehl-i diyanet dahi büyük bir vartaya düşüyorlar ve kısmen anlamıyorlar“ der “Bu asır hayat-ı dünvevivevi, havat-ı uhreviyeye ehl-i İslâmî da bilerek, severek tercih ettirdi.“ O kadar ki. ‘büyük makamlarda bulunan insanlar ve mesture hanımlar dahi, o cazibeye kapılıp hakiki vazifelerini tatil ederek iştirak ediyorlar.”

Said Nursî’nin buna karşı mücadelesi de dikkate değer. Bu tablo karşısında “iktisat“ın. “şükürün’’. “rızk“ın imanî tahlilini ortaya koyar Bediüzzaman.Asıl rızık vereni, asıl nimetlendireni anlatır, iktisat ve kanaatin nasıl yaşanacağını akla gösterir ve der: “Ara sıra, İhlâs ve İktisat Lem’alarını beraber okumalısınız.” Öyle bir devir yaşanmaktadır ki, “iktisat’ ın sırrını anlayıp ona göre yaşanmazsa, ihlasa erişmek de imkânsız hale gelmektedir.

Bu iki risale okunmazsa? Yaşanmazsa? Ve şu veya bu kadar olsun. israfa düşülürse? Sonra ne olur?

Sonuç, ehl-i din olsun veya olmasın, yüz binlerce, belki milyonlarca örneği ile ortadadır: “israf eden ona esir olur, onun dâmına düşer.

R

Kalpler,akıllar midenin derdine düşmüş halde ‘yaşamak derdi’nin peşine düşmüş iken ‘lüküs hayat’ın düşünü görmekte iken;kalbleri,akılları uyutacak başka başka şeyler de ortaya çıkıverir.Dinden imandan ancak ‘bir mürteci daha’ kabilinden iğrenç haberlerle bahseden gazeteler,yığınla malzeme yığar akılların önüne. ‘Şu aktris şu aktörle dolaşıyor’dan,’Bilmem hangi devletin reisinin,Patagonya kralına ültümatomuna’;’Para dağıtıyoruz’dan ‘ tayyare piyangosuna sizde katılın’a kadar,yığınla malzeme.

Radyo aynı malzemeleri saat başı iletir. Ebedî hayatını kurtarmak: onun için de şu dünyada kendisini sınayan Rabbine gerçek bir ubudıyet tavrı sergilemek durumunda olan insanlar, zihinlerini saat hası küçük, bu büyük dâvaya nisbeten ehemmiyetsiz, dünyevi meselelere mahkûm ederler. Düııvevi meselelerde boğulan her bir an, uhrevi olandan biraz daha kopuşu getirir. Üstüne üstlük eğlencesini, müiğinı de kenarına iliştirir radyo. Geriden sinema devreye girer; tiyatrosu, ve ötesi derken…

Ne gazete, ne radyo, ne sinema, ne tiyatro, eğer insanın var oluş gayesine göre gavelense bir uyuşturucu halini alacak değildir; ama “resmi dinsizlik” dogması nın hüküm sürdüğü, ifsad komitesinın bunları bir “öncü kol“ olarak kullandığı bir devirde, hangisi insanın var oluş gayesine yönelir ki? Bilâkis, her biri aksı istikamette çalışır durur. Sonuçta, akıllar geveze, ruhlar serseri olur. Ve kalbler ölür.

 S

Ve “kadın,” Mustafa Kemal’in daha 1916 da haklarında “serbestliklerini vermek” notunu düştüğü “kadın,’ oyunun son perdesinde sahneye itelenir. Tek bir ‘Selâmün aleyküm ’e bile tahammül edilmeyip, yerine ‘‘günaydınının getirildiği; Adab-ı Muaşeret kitabı ile birr asri işretin reklamının edildiği sırada, kadınlar yavaş yavaş “asrı hayat” a ısındırılır. Balolar, güzel bacak müsabakaları, güzellik yarışmaları, açılıp saçılmalar birbiri ardınca gelir.

Daha Eylül 1925’te, “güzel bacak müsabakası” başlar Aynı sıralar kızlı-erkekli dans yarışmalarının başladığı tarihlerdir de. 1931’e gelindiğinde ise, güzellik yarışmaları sıraya girer. İlginçtir, ilk “kraliçe,”’ aynı zamanda bir Kemalizm öğretmenidir. İkinci “güzel” dünya güzeli seçilince, Mustafa Kemal, bunu “ırkının tabiî güzelliği ”ne bağlar ve pek memnun olur, keriman Halis’in Ata’sına çektiği telgrafa bakılırsa, işin aslı başkadır: “Bu muvaffakiyetim, sizin memleket kadınlığına telkin ettiğiniz fikirler eseridir.”

İlk balo ise, Ankara Türk Ocağında yapılan tayyare balosu olur. “Gazi ve İsmet Paşalar” da katılırlar. Akabinde, her şehirdeki devlet erkânına birer balo vacip olur. Tiyatrolar sözde ve giyimde müstehcenliği ihmal etmezken, Şehzadebaşı ndaki “Millî Sinema” kabilinden sinemalar Kadın ve Erkekde Vücud Güzelliği, Çılgınlar Revüsü gibi filmler gösterirler. O günkü adıyla “deniz hamamı” olan plajlar da bir hayli teşvik görürler.

O yıllar—meselâ 13-14 İkinci kanun 1931 tarihli Karagöz örneğinde olduğu gibi— bugünün “Muzır Neşriyat Kanunu”na göre suç teşkil eden resimlerin rahatça basılabildiği ve de satıldığı devirlerdir. Afrodit kabilinden erotik romanlar da yayınlanma fırsatı bulur.

Sonuç, ağzından salyalar akan bir “muharririn satırlarına “Kadınların açıklığı günden güne aldı yürüdü. Şimdi doya doya güzel kadın vücudu seyrediliyor” diye akseder. “Artık bacak göstermenin ayıbı mı kaldı yahu? Kısa etekler, hepsini kabak gibi meydana koydu. Şöyle bir çarşıyı pazan dolaşın, istediğiniz kadar bacak seyredin.”

Bunlar olurken; böylelikle erkekler kadınların esiri, kadınlar eâfteıinin esiri haline gelir; iki halde de olan “insan” olan insanlara olurken, “tesettür”e dair yapılanlar da dikkat çeker. Okullarda tesettürle okumak da, devlet dairelerinde mesture olarak çalışmak da yasaklanır Hemen her “devrim muhafızı,” tesettüre saldırmayı bir vazife sayar. Bu cümleden olarak, Risale-i Nur müellifi Bediüzzaman Said Nursi,hayatının tek mahkumiyetini, ilginçtir, “Tesettür Risalesi” yüzünden alır.Bir diğer mevkûfiyetinin gerekçesi ise, kâinatta görünen her bir eserin nasıl Yaratıcısını bildirdiğinin tahlilini sunan: Kainattan Hakkını soran bir seyyahın müşahedatı olan Ayetü’l Kübra’dır.

Boyle bir devirdir Kemalizm devri…

Ş,T,U

İsterdik ki. şu üç harfi de bir güzel tahlil edelim. Ne yazık ki, 5816 sayılı kanun demokratik kanun buna izin vermiyor.

 Ü

Ve bütün bunlardan sonra, Mustafa Kemal’in ölümüne ramak kala söylediği şu söz hatırlarda canlanıverir. Şöyle demiştir “Türkün “Bugünkü manzaramız aşağı yukarı bir dictature manzarasıdır” ve ben öldükten sonra arkamda kalacak müessese bir istibdat müessesesidir.”

Evet, doğrudur. Ama buradaki “istibdat/ sadece siyasî istibdat mıdır? Ya toplum hayatında hüküm süreni? Ya akıllardaki istibdat? Ya kalblere gem vuran istibdat? Ya nefislerin istibdadı? Okullarda, yollarda, evlerde, sohbetlerde ve iç dünyalarda akıllan boğan, kalpleri yaralayan, insanı düşünmez veya yalnız dünyayı —ve de sanki Sahibi yokmuş gibi, kendi hesabına dünyayı— düşünür kılan gizli istibdat?

 V

Yukardaki sözü 1937’de söyler M.Kemal.Ve bir sene sonra istediği kadar ‘Atatürk ölmedi’ diye şarkı tutturulsun,her insan gibi o da ölür.O günün akşam gazetesi Haber,o günün akşamı haberi şöyle verir;Atatürk öldü,Yaşasın Cumhuriyet !

 Y

Aradan yirmi bir sene geçer. Bu defa bir başka gazetenin yazarı. kendisini şöyle demeye mecbur hisseder.

“Demokrasiye gidilirse devrimden, devrime gidilirse demokrasiden olunacaktır. ~

Gerçekten, bugüne kadar da hep öyle olmuştur.

 Z

Dinin ortadan silinmek islendiği, kalplerin nefislerin istibdadına atıldığı, iman hakikatlerini düşünme ve hazır akılların dalâletle boğuşturulduğû bir tablo sunmuştur Kemalizm. Ve o tablo, hayatiyetini bugün de apaçık devam ettirmede Atatürk öldü, ama Kemalizm değil. O, kimi insanların hayatında açıkça, tüm bir toplumun hayatında ise üstü kapalı biçimde yaşamayı sürdürüyor. Kimi kişilerin dünyasında büsbütün yaşıyor; kimilerinin dünyasında ise parça parça. Tam anlamıyla Kemalist denilemeyecek birçok insan bile ya onun “milliyetçilik” okuna ya “devletçilik” okuna; ya dünyevileşmeci “laiklik” okuna ya da başka bir desisesine râm olmuş halde yaşıyor. Hattâ ilgili okun farkına bile varamadan…

Ve galiba onun attığı oklarla yaralanmamak, onun açtığı “çullara düşmemek için, dün olduğu kadar bugün de,sürekli bir imani uyanıklık gerekiyor…

Metin Karabaşoğlu,Kertenkele Çukuru

Yazar Hakkında: Muhammed Ali

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*