A’dan Z’ye Kemalizm (2)

A'dan Z'ye Kemalizm (2)

İ
Saman üstünde kendini sözümona “hürriyet” diye isimlendiren dehşetli, katıksız bir istibdat sürerken, saman altında .. su değil, zehir gibi birşey vardır “Kurumsal” ya da “şeklî” devrimle geçen 1920’ler, aynı zamanda bir sonraki on yılda toplum hayatında, zihinlerdi’. kalblerde ve nefislerde olanca ağırlığıyla yaşanacak bir büvük imtihanın aleyhte netice vermesine matuf “altyapı” çalışmalarına sahne olur.

Meselâ, daha Cumhuriyetin ilânından üç ay evvel, zamanın maarif vekili İsmail Safa’nın devrinde “Birinci İlmi Heyet” toplanır ve “muasır, laik eğitim”de karar birliğine ulaşılır. Aradan altı av geçer. Bu defa İzmir’de, “ulu bir mabedde mabudunun huzuruna çıkmış bir abd gibi vecd ve huşu duyarak” Mustafa Kemal’in yanma gidecek “kurlar seçilerek, bir “İlmî görüşme” yapılır ve şu tartışılır: ‘Terbiye (eğitim) dinî mi olmalı, millî mi?” Ortak cevap: “Devlet, terbiyesini laikleştirmelidir.”

Nitekim, o devrin adamlarından biri “Bitaraflıktan anlamayız” der. “Çocuklarımızı partimizin ve devletimizin ana prensiplerine uygun bir tarzda yetiştirmek işleğindeyiz.” 1927’lerde henüz bu durumda değildirler. Bir dergi hayıflanır “Bugünkü nesli yetiştiren mütefekkir ve münevver zümrenin dinî bir imanı olmadığı halde, onların yetiştirdiği yeni neslin dindar olması…” diye lâfı alır, “bu imanı sarsılıp yerini yeni bir imana terketmedikçe” diye devam eder, ve sözü “millî iman” ile noktalar 1920’li yıllar. Dinden çıkıp milliyete tapan bir nesil için anketlerin, kitap etüdlerinin yapıldığı., bu hedefe varmak için muallimlerin yetiştirildiği, ders kitaplarının buna gore hazırlandığı yıllardır. Bu sayededir ki, 1930lara gelindiğinde, F. Frey’in işaretlediği şıı noktaya varılır:

‘’Kemalist ülküleri yaşayan ve Türk gençlerinin kafalarını öğretmenler Kemalin en sadık propagandacıları oldular.’’

J

30’ların zulmetli tablosu, 20’leriıı meyvesidir velhasıl. Ya 20’ler 30 yılların tablosu, gökten zenbille mi inmiştir?

Ebette hayır. Bilâkis, ardında. Bediüzzaman Said Nursî’nin ifadesiyle, “bin seneden beri” devam edegelen bir “rahneleme,” bir yaralama vardır. Nitekim o bin senede üç ayrı gelişme göze çarpıverir. Bîr yanda, iman ile küfrün arasının tamamen açıldığı. Sahabilerin güneş gibi bir imanla Allah’a muhatap olup bütün hayatlarını Onun rızasına uygun hale getirme cehdi içinde yaşadığı Asr-ı Saadetten sonraki asırlarda bu ruhun tedricen gölgelenmeye yüz tutması. hattâ Rabbin Kur’ân’ı ile ne buyurduğunu anlamaya çalışan ulemanın kitaplarının dahi zaman geçtikçe Kur ân a ayna değil, gölge haline getirilmesi; “daima iman vasıtasıyla vicdanı ihtizaza getiren” Kurâna gölge edilmesi yaşanır. Ayrıca, o zamana kadar kâinata Kurân nazarı ile bakılırken, “ilm-i din gibi tabirlerin doğuşu gibi vakıalarla tezahür eden bir gelişme daha yaşanır: Kur ân ile kâinat, ayrı “ilimlerin konusu olarak görülmeye başlanır. Ve düşünce laikleşir.

Ve bütün bu gelişmeler birikerek 1900 lere gelindiğinde, ortada, eski Yunanın ~fikr-i küfri’sini ap açık neşreden aydınlar; “dinî ve millî” ikilemesine başlamış bir devlet; samimî, ama taklitte kalan; kâinatı imanının delili kılmayan safdil dindar çoğunluk vardır. Zaman içinde, meydan birinci sıradakilere kalır.

Meselâ, iki İttihadçı aydın. Ziya Gokalp ve Abdullah Cevdet, henüz 1900’lerin başında din ile devletin ayrılmasını; ibadetin tamamen Türkçe olmasını; eğitim ve hukuk sisteminin laik temele dayanmasını isterler. Bu düşüncelerin. 1908 İttihad ve Terakki programına bir nebze yansıdığı görülür. 1909 sonrası icraatlara da. 1916’ya gelindiğinde ise, bütün mahkemelerin adalet bakanlığına bağlanması ile “laik hukuka adım atılır İlk Türkçe hutbe okunur.

Bunlara bakarak. “İnsanların en zor değişebilecek iki yönü olan dinî inançlar ve kadın konularında İttıhadçılar ile Kemalistle-rin gerekçeleri birbirine benzer“ diye söze başlar Baskın Oran. “Yeni Osmanlılardan ben süregelen Batılılaşma çabalarının doruğu olan bu İttihat ve Terakki islahatları, bir kadro yetiştirmek gibi olumlu bir fonksiyon da görmüştür. Bu kadro, arkasına gene bu ıslahatlarının yarattığı birikimi alarak, Türkıye Cumhuriyetini kuracaktır.”

K

İttihad aydınlarının bunu tartıştığı, İttihad iktidarlarının bunları tatbike koyduğu bir devirde, dinden kopmuş genç nesiller yetiştir­mekle ünlü okullardan birinden mezun, genç bir subaydır M. Ke­mal. O dönemin okuyan hemen her genci gibi, Büchner’in Madde ve Kuvveti’ni sair materyalist kitapları okumuş; Darwin’in izinden gidip, “İlk ceddimiz balıktır ” “Biz maymunuz’a kail olmuş; -bir Al­lah” inancını insanların “kendi uydurması” görmüştür. “Tabiat, hem kanunların sahibi, vâzıı, hâkimidir; hem de aynı, kanunların

Tabiidir.’’ Ona göre Yani,ne demekse, nasıl bir -mantık ” ise, tabiat hem hakim, hem mahkûmdur Ve ‘’Fılhakika, insan tabiatın, mahlûkudur” diye devam eder M Kemal. “Natür insanları türetti, onları kendine taptırdı“ da der. Vahyi reddeder, âhırete inanmaz. Hayat anlayışını ise şoyle anlatır: ‘”Vaktiyle kitaplar karıştırdım, hayat hakkında filozofların ne dediklerini anlamak istedim, Bir kısmı herşeyi kara görüyorlardı. ‘Madem ki hiçiz ve sıfıra varacağız,dünya­daki muvakkat omür esnasında neşe ve saadete yer bulunmaz’’ dıyorlardı»

‘”Başka kitaplar okudum, bunları daha akıllı adamlar yazmış­lardı. Diyorlardı ki, ‘Madem sonu nasıl olsa sıfırdır, bari yaşadığımız müddetçe şen ve şatır olalım.’ Ben kendi karaktenın itibariyle ikinci hayat telakkisini tercih ediyorum.”

“Hiç deliliz ve hiçliğe varmayacağız” diyen bir üçüncü yol var dır. Bu yol üzere giden, “daha da akıllı” adamların kaleminden çık­mış, dünyanın ve hayatın anlamım açan nice kitap vardır. Ne ki Mus­tafa Kemal in onlara aldırdığı yoktur. Çünkü gerçekte, önce yolunu çizmiş; sonra o yolu kitabına uydurmuştur.

Metin Karabaşoğlu

Üçüncü Yazı: Tıkla.

Birinci Yazı: Tıkla.

Yazar Hakkında: Muhammed Ali

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*